THE BOOK OF ŞIK – Shift Del Konteynırı -


“The Book Of Eli” adlı bir film izlemiştim. Adına ister distopik deyin ister fantastik, güzel yer yer aksiyon sahneleriyle süslü bir film… Kısaca özetlemek gerekirse filmi; Eli (filmin başkarakteri) bir kitabın tek kopyasını okuyor, ezberliyor, koruyor… Deyim yerindeyse o kitabın misyonerliğini yapıyor. Derken filmin sonunda Vatikan tarzı bir yere ulaşıyor ve orada o ezberlediklerini söylüyor diğerleri adli kâtip edasıyla yazıyor.
Bir kopya…
Korunması için elinden geleni yapan bir adam…
Ve kitabın çoğaltılmasıyla, mutlu son...

İşte bu film takıldı aklıma Şık’ın kitabı pardon kitap taslağının başına gelenleri izleyip okudukça… İnsan ister istemez merak ediyor. Hani doktor hastasına; şeker, unlu mamuller, tuz vs. gibi bazı besin maddelerini yasaklar ya ama biz arada kaçamak yaparız. İşte bu da öyle bir şey; yasak( hem de en afillisinden) ama içten içe de bir yerlerde çıksa da okusak havası sarıyor insanı. Herkes bir şeyler yazdı, söyledi kitap hakkında;
“ Örgüt dokümanıymış”
“Kitabın şurasına burasına notlar alınmış.”
“Cumhuriyet tarihinde ilk…”
“ Kitabın PR çalışması yapılıyor(ki bana göre çok talihsiz bir açıklama)”
Ve daha neler neler yazmakla bitmez…
Sonra eski defterler açıldı. Kazım Karabekir Paşa’nın yakılan kitabı gündeme getirildi.  Ama ne hikmetse iktidarından-muhalefetine, işçisinden- dişçisine herkesin buluştuğu tek nokta, olayın üzüntüsü… Bir de benim anlamadığım bu Özel Yetkili savcılara yetkiyi hükümetin kendisi veriyor sonra da olay hakkında üzüntülerini dile getiriyor. İnsan yetki verdiği kişileri hiç denetlemez mi? Yoksa yetki verdiği kişileri denetleme yetkisi yok mudur?  Neyse canım bunlar da başlı başına bir konu zaten. Biz dönelim tekrar imamın ordusunun terhis ediliş hikâyesine…

Şık’ın kitabına “delete operasyonu”  başlığıyla haber de yaptılar. Lakin bu yapılan “Shift+Del” kombinasyonuydu. Yani nedir bu “Shift+Del” olayı derseniz. Siz bir belgeyi, kâğıdı buruşturup masanızın altında duran çöp kutusuna atıyorsunuz. Aklınıza bir şey takıldı mı ya da o çöpe attığınız kâğıtta telefon numarası, adres vs. olduğu aklınıza geldiğinde çöpü kurcalayıp onu bulup işinize yarayanı alıyorsunuz( ki benim en çok yaptığım uygulamadır.) İşte bu işlevi teknoloji çağımızda kısa adı “Del” olan tuş üstleniyor.  Ve Delete tuşu ile sildiğiniz belgeyi masanızın üstünde yer alan geri dönüşüm kutusuna yolluyorsunuz. Eee, zaten adı üstünde “Geri Dönüşüm.” Ama bu tuşla beraber “Shift” tuşuna basarsanız huuuppp belge kanatlanıp uçar, geri dönüşüm kutusuna uğramadan. Yani siz, masanızın altında duran çöp kutusunu kullanmıyorsunuz da dışarı da duran çöp konteynırını kullanıyorsunuz.
Hey gidi teknoloji hey… Sen kalk kırk yıllık masa altına gizlediğimiz çöp kutusunu masa üstüne al. Valla yakında başımızın üstünde çöp kutusuyla gezersek şaşırmam…

İşte böyle bir talimatla (özel yetkili tabi) kitabın örgütsel doküman olduğu, bulunduğu bilgisayarlarda yakılması ( yani “Shift+Del” kombinasyonuyla imha edilmesi) kararı verildi. Kitap basılmadan uçtu. Ne kaldı elde “The Book Of Eli” tarzında taslağı okuyanların aklında kalanları söylemeleri, yazmaları filmdeki gibi mutlu sona götürür mü bilinmez ama okuyup anlatılanlardan kabataslak çıkaranlar…
Nisan’da kitabın taslağını yayınlanacağını duyuran Wikileaks tarzı bir site…
Sosyal ağlarda “imamın ordusu bende de var” tarzı girişimler…
Dünyanın gözünde Türkiye’deki basın ve düşünce özgürlüğü…
Ve bir de yurt genelinde potansiyel örgüt üyeliği…
Basılmamış bir kitabın doğurdukları olarak özetlenebilir. Hem de masaüstünde duran geri dönüşüm kutusuna inat, Shift+Del konteynırına inat,  imamın ordusu “yok” sattı.

Ve yazıyı yazarken son dakika; kitap taslağının toplatılmasına yapılan itiraz reddedildi.



Kaynak, Alıntı: www.cakmaktasi.wordpress.com

NERLERDEN NERELERE – Postmodern Değişim Filmi -

Türkiye değişmiyor diyen yalanın daniskasını söyler…
Bakın yaşanan son olaylara, bir yayınevi basılıyor ve daha basılmamış kitabın baskını oluyor. O da yetmiyor mahkeme kararıyla bir gazete basılıyor ve kitabın dijital kopyaları aranıyor… Kopya bulunan bilgisayarlardan image alınıp siliniyor…  Yetmiyor çağrı yapılıyormuşçasına bu kitabı ya da kopyasını her kim bulundurursa Ergenekon silahlı terör örgütüne yardım ve yataklıktan yargılanır…
Şimdi sorarım size kim, hangi tarihte görmüş böyle bir uygulama… Biz demokrasilerde görmedik, şu ileri demokrasilerde gördüklerimizi…
Ve diyorlar; devamı gelecek… Eee zaten şuana kadar izlediklerimiz hep devam filminin parçalarıydı…
Gelmese şaşardık… Lakin bu dalga mıdır, elektrik midir, hortum mudur neyin nesi olduğu bilinmeyen su gibi bulunduğu kabın şeklini alan film nerede son bulacak ve kimlere kimlere sıçrayacak;
Duruyorum…
Düşünüyorum…
Var mıyım yok muyum bilemiyorum ama herkesi bu filmde potansiyel oyuncu görüyorum… Artık kime hangi rol denk gelir bilemem… Yönetmeni kimse ona sormak lazım.
***
Daha önce de gördük lakin bu kadar büyük katılım bir ilk…
Ne mi bu ilk?
Durun durun hemen telaş yapmayın, partilere katılan milletvekili aday adayları…
Peki, bunu ilk yapan ne mi? Aday adaylarının meslek gurupları…
Birinin; oyuncu, top ve pop camiasına karşılık, diğerinin; türkücü, akademisyen, yargı ve Ergenekon’dan tutuklu gazetecilerine karşı… Önce aday adaylık yarışı sonra seçim koşusu…
Değişik, renkli, eğlenceli, umutlu bir seçim yarışı olacağa benziyor.
Evet, değişimin önünde kimse duramıyor. İçerideyken dışarda olanlar, dışarıdayken içerde yaşayanlar… Kalabalığı yalnızlık olarak görenler, yalnızlığı çoğunluktan sayanlar…
Basılmamış kitabı örgüt dokümanı yerine koyanlar, örgütsel içerikleri kitap yapanlar…
Değişim hiç mi değiştirmiyor sizi yoksa çok mu değiştiniz de tanıyamıyoruz, şaşıyoruz, anlamakta zorlanıyoruz yaşadığımız ülkeyi…
Hey gidi değişim, nasıl bu kadar değiştin…

Kaynak, Alıntı:
Değişim konusuyla ilgili diğer yazım; YAMAN ÇELİŞKİLER -Nükleer Değişim Hareketleri-
cakmaktasi.wordpress.com

YAMAN ÇELİŞKİLER -Nükleer Değişim Hareketleri-

Çelişkiler… Çelişkiler…
Dış ve iç ilişkiler…
Derken densizlikler sarıverdi her yanımızı… Hem de daniskasıyla beraber…
Ve Libya’da yaşananlar gerdi -resmen- bizi… Tabi bu gerginliğin ilk vurduğu yer petrol piyasası oldu.
Ve bir kez daha anlaşıldı bu kadar gelişme içerisinde Başbakanın ticari zekâsı…
“Biz bakkal dükkânı değil dünyanın en önemli ülkelerinden biri Türkiye’yi yönetiyoruz” demesi bu ticari zekânın bir ürünü (bu ilk değil tabi bakınız yurt genelinde yapılan özelleştirmelere…)
Dünyanın en önemli ülkesi…
Bir “bakkal dükkânı”…
Ve her ikisi yönetim çatısı altında… Hani yönetilecek bakkal dükkânı olsa hadi neyse hepsi silinmeye yüz tuttu. Silinmek istemeyenlerin ise üçü beşi birleşip hepsi bilindik alışveriş mağazalarının sokak arası adına express denen marketlerinden kurdular, ortak oldular…  Çok şükür hepsinin hali vakti yerinde…
Sonuç; neyin, ne zaman söyleneceğinin biliniyor olması…
***
Aslında bu olay en az Kaddafi’ den İnsan Hakları ödülünü alması sonra da biz Libya halkına silah sıkan taraf değiliz demesi kadar çelişkili.
Sen gel bir diktatörün(bunca zaman değildi tabi sonradan oldu)  elinden ödül al, sonra da onun değil ama onun halkından yana olduğunun beyanatlarını ver… Neyse ki bakkal dükkânı da işletmiyorum, ülke de yönetmiyorum. Hele dış ilişkiler uzmanı hiç değilim… Hepsinin işi birbirinden zor…
Bir de bunca zorlukların arasında bedelli askerlik mevzuumuz var ki o da içler acısı…
“Ben bu sorumluluğun altına giremem” diyen Sayın Erdoğan, acaba oğlunuz ne şekilde askerlik yaptı. Başbakanın oğlu olarak mı, vatandaş Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu olarak mı?
Hem niye ikinci defa konuyla ilgisi olanı olmayanı aynı kefeye koyup referandum diyorsunuz. Yani şimdi 60-70 yaşlarında bir dedeye de, teyze de 18 yaşında bir genç kıza da soracaksınız bedelli olsun mu olmasın mı? 12 Eylül referandumunda(bu ilki) da aynısı olmuştu. Tamirciden- seyyar satıcıya, işsizden- TÜSİAD’a kadar herkes yüksek yargı yapısı için oy kullandı. Bu mudur sizin adalet teraziniz. Halkımıza sorduk “evet” dediler. Ama o evet’i dedirtmek için ne konuşmalar yaptınız, kaç miting düzenlediniz, kaç şehir gezdiniz? Ne vaatler verdiniz… Hangilerini tutmadınız hepsi teker teker Türk siyasi tarihine işlendi…
Halk “evet” dedi diyerek vicdan rahatlatmaksa amaç evet başarılıdır izlediğiniz yol…
Hem niye referandumu böyle bir konu için kullanma gereği duyuyorsunuz da halkın tamamını ilgilendiren (hem de ölüm kalım mahiyetinde) nükleer santral yapımı konusunu referanduma taşımıyorsunuz…  Acaba bu sizin ticari zekânızla mı alakalı… Yoksa adalet terazinizle mi… Ya da Recep Tayyip Erdoğan olarak bu sorumluluğu tek başınıza aldığınızın göstergesi midir?
Bu ne yaman bir çelişkidir böyle… İşine geldiğine referandum de gelmediğine ne dersen de…  Halkın tamamını ilgilendirmeyen bir konuda halk karar versin de halkın tamamını ilgilendiren konularda siz verin kararı… Şimdi bu yapılan ileri demokrasi midir yoksa bir demokrasi geleneği midir? Bu değişim süreci midir yoksa istikrar mıdır?
Bu ne yaman bir çelişkidir böyle…
Hadi diyelim gerçekten tüp gaz kadar tehlikesi olsaydı bu nükleer santralin niye Rus halkına(tabi başka halklar da var) kaç defa sorulduğu halde HAYIR cevabı alındı… Yoksa Ruslar kendi ülkelerinde yapamadıkları, deneyemedikleri teknolojilerini bizim Akkuyu’da mı deneme ve yapma fırsatı bulacaklar… Madem tehlikesinin tüp gaz kadar olduğuna inanıyorsunuz taşıyın konuyu o zaman referanduma da görelim…
Oylayalım…
Anlayalım… Halk değer mi görüyor, değer mi kaybediyor… Yoksa değişim değişim diyenleri değiştirimi veriyor…
Bu ne yaman çelişkidir böyle…
Hem sürekli değişim, diyeceksiniz…
Hem değişimlerde işinize geleninde halkı dâhil edeceksiniz, gelmeyenlerde etmeyeceksiniz…
Sonra bunun adını halkına kulağını tıkamayan lider koyacaksınız. Hem de ileri demokrasi hareketleriyle süsleyerek…
Şimdi koyun değişimi sayı doğrusunda sıfırın yerine, neresine doğru gidiyoruz değişimin artısına mı eksisine mi?

NÜKLEER GERÇEKLİK - Tüp Gaz Santrali -

Nükleer…
Hani Japonya’daki depremin ardından Tsunami sonrası ardı ardına reaktörleri patlayan…
Sen de bir yıllık, ben diyeyim beş yıllık değerlere ulaşan\ ulaşabilecek radyasyonun bir anda doğayla buluşmasını televizyon ekranlarından izlediğimiz…
O teknolojisine özendiğimiz, kıskandığımız, yarıştığımız ülkeyi o hale getiren…
Nükleer santralin bizdeki karşılığı ben diyeyim evimizdeki mutfak tüpü, siz deyin kozmetik malzemeleri…
Tüm dünya ülkeleri Japonya’ya bakarak ders çıkartma derdinde…
Kimileri reaktörleri süreli bakıma çekmekte…
Kimisi stres testleri uygulamakta…
Kimileri faaliyetleri askıya almakta…
Tüm dünya anı yaşayıp ders çıkarma ve felaket senaryolarına canlı örnekle hazırlık yapma peşinde, biz ise durmak yok Rusya’yla nükleere devam peşindeyiz…
Üstelik bu peşinde olduğumuz şeyin mutfak tüpü kadar değeri var…

Aslında bu benzetme nükleer santral konusunda nerede duracağımızın, durmamız gerektiğinin de göstergesi niteliğinde… Ayrıca nükleer santral konusunda da ne kadar bilgili olduğumuzun ve Sayın Başbakanın danışmanlarının neyi ne kadar bildiği ve aktardığının göstergesi…
Sapla saman iç içe…
Ohhh… Ne güzel kardeşçe geçinip gidiyorlar. Bize ne nükleerinden, santralinden…  Biz bakalım gelecek kaynağa…

Bir Türkiye gerçeğidir bu benzetme…  Tüp gaz kadar tehlikesi olan bu nükleer santral 1986’da Çernobil başta olmak üzere kaç tane Avrupa ülkesini etkisi altına aldı. Kaç can gitti… Kaçına aile yadigârı olarak “kanser” miras kaldı. 2006’da Türk Tabipler Birliğinin “ Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser” raporunda bazı olguların, kanser artışlarının özellikle Karadeniz Bölgesinde oluşu dikkat çekiyor. Ve kim bilir, kaçımızın evine o radyasyon yüklü bulutların bıraktığı gözyaşı, çay keyfimiz olarak kondu.
Ve kim bilir, Japonya’nın 1945 yılındaki Hiroşima ve Nagasaki’de uğradığı atom saldırılarındaki kıyımın daha büyüğüyle karşı karşıya kalabileceğini…  Yalnız bu kez tek fark kendi elleriyle… Ve 1956’da
“Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.”

Diye “ Japon Balıkçısı” şiirinde Nazım’ın anlattığı gerçeklikle bir kez daha Japonya’nın karşı karşıya kalmayacağını… Hem sorarım size hangi mutfak tüpü yapar;
“Bu gemi bir kara tabut.
Badem gözlüm beni unut.
Çürük yumurtadan çürük,
benden yapacağın çocuk.
Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?”

Diye dizelerdeki bahsedilen kıyımı… Bir neslin… İnsanlığın yok oluşunu… Yok, kardeş bu mutfak tüpü, piknik tüpü işi değil… OSTİM’de patlayan sanayi tüplerinin işiyse hiç değil…
“Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür…”

İşte bu Akkuyu’ ya yapılacak nükleer santral gerçekliği… Tabi mutfak tüpümüz gibi mutfak dolabında kapalı durduğu sürece bu tüp gaz santralinin kimseye zararı yok…



Kaynak, Alıntı:
Yazıda geçen dizeler Nazım Hikmet “ Japon Balıkçısı” şiirinden.
Türk Tabipler Birliğinin “ Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser”.

BUYRUN CENAZE NAMAZINA - Ailelere İmam Nakli -


Ne ilginç… Aile hekiminden sonra aile imamlığı…
Ne gerek vardı şimdi bu uygulamaya demeyin.   Gezilmedik ev bırakılmayacak…
Din… İman konusunda bilgilendirilme yapılacak.
Hıı… Bir de alkol ve sigara gibi maddelerin zararları anlatılacak.
-Hoppala…
- Nerden çıktı şimdi bu.
 -  Şimdi bunların ek ücreti falan da olur. Hani aile hekimi diye doktorlara veriyorlar ya bir de bunun yanında ek personeli olur… Bir imam, bir müezzinle olacak iş değil…
- Bilmem olur herhalde…
- Peki, gayrimüslimler, onlara da gidilecek mi?
- Nerden bileyim canım, çalınmadık kapı bırakılmayacağına göre gidilir herhalde…
-Ya davet geri çevrilecek olursa…
- Ne olacak en fazla mahalle baskısı…
Nasıl uygulanacağı, donanımlarının ne olduğu hepsi tartışmaya açık bir uygulama…  Ayrıca çok da gereği olup olmadığı da tartışılır. Çünkü ailelerin asıl isteği aile sigortası, aile terapisti, aile avukatı gibi sosyal devlet olma gereğinin temelini oluşturacak uygulamalardır. Değişen yaşam koşullarında bilgilendirici, öğretici, yol göstericiliği açısından. Çünkü yaşanan işsizlik, ekonomik sıkıntılar, aile içi şiddetle doğup cinayetle dağılan yuvalar, kömür yardımından daha fazlasını gerektirir. Lakin bu uygulama da geldiğimiz son noktayı gösterir nitelikte…
Boş verin açlığı-tokluğu, malı-mülkü, geçim derdini bakın sizin ayağınıza kadar imam yolluyoruz.
Eee, zaten yaşıyor muyuz ölümüyüz belli değil…  
Ne yapalım hazır imam gelmişken,  buyurun cenaze namazına! Nasıl olsa aile mezarlığımız da hazır…
Bir de açıklama yapıyor İl Müftüsü “ imamlarımızın görevini camiyle sınırlandırmıyoruz” 
Yani öyle bir misyon yüklüyorlar ki akıllara zarar… Mahalledeki fakirlerin tespitinden, hasta ziyaretine kadar her şey…  Muhtarlık denen kavram siliniyor… Yerine, adına her ne koyarsanız koyun ama temelinde alttan alttan dini motiflerin yer alacağı bir uygulama…  
Aile içi travmaların sonucu cinnet geçirmeler, kocaların karılarını hiç düşünmeden öldürmeleri bu aile imamlığını meselesini gündeme getirdi sanırım.  Çünkü hiç birinin aklına bu şiddetin diş ağrısı gibi bir hastalık olduğu gelmedi.  Hoş gelse de zorunlu olarak psikolojik destek terapilerine katılma zorunluluğu ve bunu karşılayamayacak durumda olanları ise devletin destek olabileceği bir model akıl edilemedi sanırım. Belki de geldi, akıl edildi ama toplum buna hazır değil…
Belki de maliyeti yüksek…  En iyisi biz şimdilik imamla yetinelim. Onu bir psikiyatrmış gibi dinleyelim feyz alalım. Belki o evimizde misafir olduğu sürece şiddet bekler kapıda… O gittikten sonra şiddetle koyun koyuna…     
Gerçekten ağlanacak halimize gülüyor muyuz yoksa gülünecek zamanlarda mı ağlıyoruz. Çünkü yüzsüzlere yüz nakli…
Tutuklulara infaz, infazlara tahliye nakli…
Yasalara arka bahçe yapma nakli gibi envaı çeşit nakil yapılırken, gencecik bir kıza menüsküs nakli yapılamıyor. Sebebi de mevzuat hazretlerinde böyle bir şey yok. Sanırım bacağı yönetmelik organdan saymıyor.

Şaşılacak iş doğrusu benimki de…  
Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz…
Aile imamımız varken, menüsküs nakline ne gerek.  



Kaynak, Alıntı:
www.cakmaktasi.wordpress.com
Aratın: Arama motorunda, aile imamlığı gırgır diye.

KADINLARIMIZ VAR BİZİM - 8 Mart Yolculuğu-

 
“Ve Tanrı kadını yarattı…
Ne bir taşa,
Ne de bir başkasına dayadım sırtımı
Kadınımdan başka…” diye doğaçlama bir dörtlükle başlıyor yolculuğumuz…
Lakin ben yalnız o kadar eskilere kadının yaratıldığı zamanlara falan gitmeyeceğim.  Kadının enlerinden, ilk kadın bilmem nelerine de değinmeyeceğim. Çünkü dayak yiyen…
Devlete sığınmak isteyip de devletin sığdıramadığı…
Öldürülen…
Evlatları kayıp edilmiş, failleri meçhul, gözleri yaşlı…
Eylemlerde, düşük yapıp gitmeseymiş hamile hamile oralara denilen, kadınlarımız dururken tamamen içimizde… İçimizden geçip giderlerken gerek yok o kadar eskilere gitmeye…

Şiddetle yan yana, dayak yese de kocamdır döver mantığıyla sindirilmiş, büyükleri öyle öğretmiş, karakollar “kocandır” deyip barıştırmış…
Kadınlarımız var bizim, hastane koridorlarında bekleyen…
Yürekli… Mağdur… Hakkını aradı mı rezillik sayılan…
Kurtuluş savaşında mermi taşıyan… Su taşıyan… Can taşıyan… Düş taşıyan…

Her bir taraftan genç kız cesetleri çıkarken kiminin fail ya da failleri bulunup kimilerininki ise meçhule karışmakta…
Kimisi töreye kurban edilmiş… Kimisi teröre…
Kimilerineyse tek sorunları türbanmış gibi davranılmış…
Siyasetten uzak, siyasetin tam göbeğine oturtulmuş,
Kadınlarımız var bizim, yitik… Güçlü… Mağrur… Savunmasız…

Kadınlarımız var bizim;
*“… korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
” kadınlarımız var, değerli… Sevdalı… Tutuklu…

Kimisi karları delerek, kilometrelerce yürüyor okuyabilmek için…
Kimisi çocuk yaşta, çocuk sahibi…
Kimisi asgari ücretle ev geçindirme derdinde,
Kimisi de mutfaktaki kavanozu çocukluktan kalma alışkanlıkla gizliden gizliye doldurarak geçinebilme sanatı yapma derdinde…
Kadınlarımız…
Kardelenlerimiz var bizim, dertli… Tutumlu… Çalışkan… Cesur…
Ne kadar büyüsek de gölgeleri üstümüzde olan hünerli… Duyarlı… Düşünceli…
Kadınlarımız var, kapının açılmasıyla;
 “Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
yorulmuşsundur;
nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır;
beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.**
diyerek naif ve utangaç bir şeklide yoksulluğumuzla karşıladığımız, tutkulu… Sevdalı… Yaşama dört elle sarılan, dimdik kadınlarımız var…
Ne önümüzde ne de arkamızda, yanımızda…
Yanı başımızda… 

Alıntı:
*N.Hikmet “Kadınlarımız” şiirinden
** N.Hikmet “Hoş geldin Kadınım” şiirinden




KENDİN PİŞİR KENDİN YE - Bir Gazetecilik Mangalı-



Yılın ikinci sokak hareketi… (Birincisini sorarsanız onu “Ne Mübarek Yürüyüş adlı yazımda anlatmıştım.)
Bu sefer gazeteciler…
-Hepsi mi peki...
-Yoo değil
-Gelenler bizden, gelemeyenler onlardan mı?
- Olur mu?  Hiç öyle şey
- Hepsi gazeteci…
- Ne olup olmadıkları önemli değil, gazetecilik adına ortak paydadalar…

İşin ilginç yanı ne biliyor musunuz? Hepsi eylemdeyken eylemi kimin çekip yayınlayacağı…
Gelmeyenler mi?
Gelip de eylemde çalışanlar mı?
Yoksa sadece misafir gazeteciler mi bilinmez ama tek bir durum ortaya çıkacak o da “kendin pişir kendin ye
Haberin ta kendisi bu sefer onlar… Hem içindeler hem dışındalar...
Diker mi terzi kendi söküğünü bilinmez ama gazeteciler sokakta…

Evet, son günlerde bir dalgadır gidiyor. Ama herkesin bilmediği bir şey var oda bu dalgalın tsunami doğurduğu. Her mesleğin kendine göre zorlukları, sıkıntıları vardır ama gazeteciliğin ayrı. Daha o mesleğin başlarında onlara zorunlu ders olarak hapishaneye düşünce yapılması gerekenler, hapishanede geçinebilme, orada yaşam alanı kurabilme ve hapishane psikolojisi gibi bir takım dersler konulup okutulması gerekir. Tabi ailelerine de toplu terapiler yapılmasında yarar vardır. Çünkü böyle bir durumda içerdeki dışarıdaki fark etmiyor hepsi tutsak oluyor.

Şimdi şöyle bir düşünürken aklıma Napolyonun o meşhur anekdotu geldi. Napolyon savaşta İspanya'yı yenmiş. İspanya kralı siz ancak para ve mal için savaşırsınız biz ise namusumuz ve şerefimiz için savaşırız demiş...
Bunun üzerine Napolyon;
-Evet insanın neyi eksikse onun için sava
şır...” demiş. İşte bu anekdot günümüze uyarlandığında ve bugünden dokuz yıl gerilere gidildiğinde ne çok sokağa dökülme eylemlerine tanık olduğumuz akıllara gelir ve bu eylemlerin eksiği vardır fazlası yoktur.
İşçiler Emekçiler Memurlar, insani koşullarda yaşam hakkı için,
Eczacılar… Doktorlar emekleri, ekmekleri için,
Avukatlar… Hak, hukuk, adalet için,
Öğrenciler Harç paraları, parasız eğitim için,
Sanatçılar… Oyuncular… Çalışma koşulları, tiyatro binaları için,
Aydınlar… Yazarlar… Çizerler… Gazeteciler… Özgürlük için,
Faili meçhuller… Kayıp çocuklar… Sokak hayvanları… İçin,
Hrant… Mumcu… İpekçi
Laiklik… Cumhuriyet için yürüdük, döküldük sokaklara…
Neyimiz eksik, neyimiz yok… Neleri yitirdik… Neleri geri getirebiliriz diye haykırdık var gücümüzle sokaklarda…
İşte bugün de o günlerden bir tanesi yaşandı. Azalan taraflarımız, eksilen yanlarımız artılarımız eksilerimiz serildi bir kez daha sokaklara…
Kendileri pişirip yiyemediler belki ama mangalın kokusu geldi ta buralara…

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.