İLERİ DEMOKRASİNİN PALEOLİTİK ÇAĞI


Şimdi herkes gibi bende düşünüyorum.
Hükümet MİT’i neden dört koldan koruyor, diye…
O zamanında polisimi kimseye ezdirmem söylemleri hala kulaklarımda yankılanırken, sanırım küçücük bir dipnot olarak hani kampanyaların ekranları kocaman kaplayıp içeriklerinin hızlıca akıp gittiği… Okumak için NLP eğitimlerinin bile yetmediği hatta büyüteç ya da mikroskoba ihtiyaç duyarak görmemizi gerektirecek cinsten bir yazıyla “biz hariç” diye mi yazdılar ya da söylediler de biz duymadık acaba…
Valla Ahmet Şık’ın dediği gibi dokunan yanar cinsinden bir tablo…
Ne polisi kaldı…
Ne savcısı…
Bir taraftan lav harekâtı uygulanırken diğer yandan gözdağı…
Öbür taraftan biz sahip çıktık mı böyle sahipleniriz imajı…
Her şey bir köşeye bırakıldı üç beş günde hararetli tartışmalar eşliğinde MİT’e koruma kalkanı hazırlandı. Hazırlanıp öyle aylarca da bekletilmedi. Yedi saatte onaylayıverdi Çankaya…
Şimdi muhalefete Anayasa Mahkemesi yolu gözüktü…
Gidecek… Gelecek… Gidecek… Gelecek…
Bence sonuç…
Neyse söylemeyeyim… Siz nasıl olsa biliyorsunuz…

Aslında niye iktidarıyla muhalefetiyle bu olay dallandı budaklandı ki… Bu hükümetin ne ilk lokal anestezisiydi ne de son olacak…
Bakınız R.Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olma sürecine…
Bakınız şike yasasına…
Bakınız…
Bakınız…
Bakmakla bitiremezsiniz…
Hem diyelim ki bütün bunlar kişiye özel değil, niye o zaman kovuşturanlar, soruşturanlar lav ediliyor… Pasif görevlere atanıyor.
Niye sesi çıkanın sesi kesiliyor…
Hani farklılıklar zenginlik oluyordu… Niye göremiyoruz biz o zenginleri…
Neresindeyiz acaba…
Neresinde duruyoruz…
Nereye bakınca tozu-pembesi dağılmış dünya kaçıyor gözümüze…

Yaşam adaletin” A”sına uğramazken acaba sosyal devlet olma vizyonu, misyonu sadece kömür, beyaz eşya, erzak vb. gibi eşyaları seçim zamanları dağıtmak mıdır? Ya da halkın refah düzeyini yükseltici, insan haklarına saygılı, daha özgürlükçü yasaları MİT’e tanınan imtiyaz gibi çok kısa sürelerde seçim yatırımlarına alet- edevat etmeden çıkarmak mı?
Yoksa “c” hiçbiri mi?

Sahi, neresindeyiz biz ileri demokrasinin, paleolitik çağında mı? 



KENDİN OL


ya siyah ol
ya beyaz
kalma ortalarda
gri, hiç yakışmıyor
sana.

KELİMELERE ÇEKMİŞİZ



kimi tek başına,
yapayalnız...
kimi eşanlamlı...
kimisi ise ikiz...
ama,
bazıları var ki aralarında
birbirlerinin tam aksi
bizler gibi hepsi.

Karanfil Kokulu Sevdana Dair

yorgun bir lamba...
paslı bir ranza...
ve kulaklarımda hiç dinmeyen
o tahta masanın gıcırtısı,
nasıl özletiyor seni
bir bilsen, hasretin nasıl ağır geçiyor

gelince havalandırma saati
bir bayram havası sarıyor koğuşu
kapılar ufacık oluyor, bizler kocaman
ta ki her zaman ki yerinden bağırana kadar
baş gardiyan,
” havalandırma bitti, herkes koğuşlara”

çatlak bir bardak...
solmuş düşlerle dolu, yarısı kırık bir vazo,
elliye elli pencerenin önünde
duruyor öylece,
duruyor, belki güneş bir aralıktan sızar diye
ahhh sevdiğim...
bir bilsen...
bir bilsen, nasıl boy verdi hasretin
nasıl, nasıl bir sevdadır ki bu
düşünmeye başlar başlamaz
sarıyor her yanımı karanfil kokuları

GEÇMİŞLE HESAP - DİNDAR NESİL-

İslam yüzde 99,3…
Hristiyan yüzde 0,6…
Diğer yüzde 0,1…
Nedir bu…
Türkiye’nin din dağılımı…

Peki, nedir “dindar”…
Kelime manası; din inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse, mütedeyyin…
Yani Başbakan’ın dindar nesil yetiştireceğiz deyip tinercilerle karşılaştırma yapması tinercileri bir manada din inançlarının olmadığını gösteriyor. 
Yani tinerciyse nesil, dinsiz oluyor…  Değilse dindar…
Bir de çağdaşlığı var tabi işin…
“Ne yani hem çağdaş hem dindar nesil olamaz mı?” Olur, olmaz olur mu hiç ama bu cümle biraz garip kaçtı o kadar…
Yani şimdi bunca zaman dindar olanlar çağdaşlığın zıt anlamlısı mı oluyordu da çağdaşlık geldi dindarın önüne… Ya da çağdaş olanlar dinsiz mi oluyor da siz bu iki unsuru birleştirme telaşına düşüyorsunuz?

Peki, o zaman ne anlamalıyız bu dindar nesil cümlesinden ya da anlamamalıyız;
Bir; Akp’den önce bütün nesil tinerciydi…
İki; tiner bulamazsan bally çek…
Üç; ebeveynler dindar olmasalar bile dindar nesil yetiştirebilirler…
Dört; Fatih projesini…
Beş;  dinsizlik bir din olmayabilir lakin bir inanış biçimidir...
Altı, yedi… diye diye böyle gider cümleler lakin asıl mevzu her zaman dediğim gibidir.
Nabız yoklama…
Yani daha dün,  “Andımız” ve “ Gençliğe Hitabe” kaldırılsın, tartışılsın deniyordu.
Bugün dindar nesil…
Peki, neyin nabız yoklaması bu böyle…  Yani dokunulmayanlara dokundurulma, konuşulmayanları konuşturma ve anayasayı kutsal kitapla kıyaslama çabası… Yani ayet değil ya anayasanın ilk üç maddesi bile değiştirilebilir demeye getiriliyor iş…
Hâlbuki daha kendi dokunulmazlıklarına dokunamıyorlar…
Gazeteciler, yazarlar, bilim adamları konuşuyorlar diye sesleri kısılmaya çalışılıyor…
Bu ne denli bir kıyaslama nasıl bir ileri demokrasi…
Çoğunluk bizde, herkes konuşur son sözü biz söyleriz… Ayet olmayan her şeyi değiştirebiliriz mantığıyla, yeni anayasa çalışmalarına yol alıyoruz ya bunlar onun nabız yoklaması…

Bin dokuz yüz seksen iki anayasasında yok…
Altmış bir anayasasında da yok…
Bin dokuz yüz yirmi dört anayasasında vardı ama ondan da bin dokuz yüz yirmi sekiz de çıkarıldı…
Peki, neydi o varken yok olan…
Anayasanın ilk üç maddesinden birinde yer alan “Türkiye Devletinin dini, İslam’dır, ibaresi…
Evet… Yirmi dört anayasasında vardı, yirmi sekizde çıkarıldı ve yasa şu an bugünkü haliyle karşımızda...
Türkiye Devletinin, Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî marşı “İstiklal Marşı’dır.
Başkenti Ankara’dır.
Bu demek oluyor ki, ülkemizin resmi dini yok.
Durun hemen telaşa kapılmayın yasada yok diye dinsiz falan değiliz…
Eee…
 O zaman da şöyle bir soru da geliyor insanın aklına, niye yasa da olmayan dini ibaresi nüfus cüzdanlarımızda var.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye'de nüfus cüzdanlarında din ibaresinin yer almasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9. maddesine aykırı olduğuna hükmetti, 2005 yılında bir vatandaşımızın açtığı dava neticesinde. Sonuç olarak ise 2006 yılından sonra isteyen boş bıraktırabiliyor o “dini” hanesini…
AİHM 2005’de özgürlükler bağlamında böyle bir karar veriyor…
Oysa 1928 Türkiye’sinin 5 Şubat 1937’ye varan yolculuğunda (laikliğin süreci) o özgürlüğü vatandaşlarına tanıyor.
Yani laiklik, dinsizlik değil…
Yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması demek değil…
Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğünü tanıyan, isteyen istediği şekilde dinini yaşayabilir demektir.

Şimdi geçen bir konuşmada biz, bize yapılanları unutmayız… demişti ya Başbakan, evet haklı güçlü bir hafızası var unutmuyor…
Aslında o CHP, MHP, BDP ile savaşmıyor, çatışmıyor, tartışmıyor…
Yüzü geleceğe dönmüş görünse de geçmişle hesaplaşıyor…


Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.