YAS\ AKLAR ÜLKESİ - Kürtaj Devri -


Şimdi gündem de belli seyir de…
Kürtaj!
Emir geldi, kürtaj olma süresi düşürülecek!  
Düşürrrr…
Sezaryen yasaklanacak!
Yasaklaaaa…
Emri alanlar o süreyi de sıfıra indirgedi.  Sonra hemen birisi devlete maliyetini hesapladı.  Öbürü sağlık yönünden irdeledi. Başka biri hukuki boyutuyla konuştu.
Sonuç… Yasaklanır mı?
Yasaklanır…
Çünkü emir kesin ve net “ her kürtaj bir Uludere” (Peki her sezaryen ne oluyordu öyleyse)…
Yani!
Uludere’ nin çocukları kürtajla mı alındı…
Yoksa siyasi iradenin mekanizmalarıyla mı?
Aslında  “teşbihte hata olmaz” diyeceğim ama ona da dilim varmıyor. Çünkü teşbihe konu olan Uludere olayı aslında hatanın ana maddesi…

Hem kürtaja ben de karşıyım!
Demokrasiyi…
Cumhuriyeti…
Hukuku...
İşçilerin, emekçilerin haklarını siyasi hikâyelerle, operasyonlarla kürtajlayanlara…
Hani nasıl şipşak THY çalışanlarının grev hakkı ellerinden alındıysa, kadının da karar verme hakkı, söz söyleme hakkını, yaşam ve yaşatma hakkını da kürtaj yapanlara karşıyım.

Kürtaj yasak…
Sezaryen yasak…
Uludere hata…  
Eee ne kaldı elde… İstanbul’un her yerinden görülecek şekilde cami yaptırmak.
İşte bu! Bize de bu lazım… Çünkü gündemi değiştirmek şart…  Bazılarının son günlerde yaşanan olaylar karşısında acayip canı sıkılmış durumda…


Ve şaşırmadım aslında devletin kurumları tecavüz mağduru birçok kadına psikolojisi bozulmamıştır, bağırmadı diye istemiştir, ağlamadı diye kabul etmiştir vb. gibi raporlar verip görüşler  belirtirlerken kalkıp sağlıktan sorumlu bakanın  “tecavüze uğrayan kadınların çocuklarına gerekirse devlet bakar” demesine…

İyi seyirler, sayın seyirciler…









…Yokluğunda




ha bir havuz,
ha uçsuz bucaksız okyanus…
bakmayınca seninle,
hepsi
bir damla gözümde.

ZAM/ANE ÜLKESİ

Yüzde 3’ ten lütfettiler 3,5 yaptılar.
Yani 3,5 + 3,5 a(r)ttırıyorlar.
Eeee! Zaman fedakârlık zamanı yoksa Yunanistan’ a döneriz. Yani ekonomimizin pamuk ipliğine bağlı olduğunun göstergesi niteliğindedir bu cümle…
Peki, o zaman kendinize, danışmanlarınıza, emeklilerinize çifter rakamlı çifter rakamlı zamlarrr yaparken ve koca Avrupa siyasilerinin maaşlarının önüne geçerken maaşlarınız, aklınıza hiç Yunanistan gelmedi mi?  Yoksa geldi de en fazla bir adamızı, fabrikamızı falan özelleştiririz mi dediniz…

Beş aydır sallandırılan memur zamları, emekliye seçime yakın yüzde üç-beşlik intibak tarifeciği ile geçiştirilirken kendilerine bir gece ansızın zammın en babasını yapıverdiler.  Sonra onunla da yetinmeyince;
Elektrik…
Su…
Doğalgaz…
Ulaşım…
Kömüre…
Benzine…
Mazota hep çifter çifter rakamalar binerken, bizim gelir kalemine bir tutam pamuk ağırlığında bir şeyler konuyordu ve biz daha konan o şeyin adına zam demeden onu da şeytan alıp götürüyor, sata sata bitiremiyordu.

Biz zamların ülkesinde yaşıyoruz. Sesimiz çıkmaz hiç Endonezya ya da Pakistan gibi… Biz de her şeye zam yapılır, susarak ya da en büyük sloganımızı (“alıştık artık”) atarak göğüsleriz zamlarımızı…  Hatta merak bile ettiğimiz olur niye on günde üçüncü kez zam yapılmadı diye benzine…  Yani o denli meraklıyız ki Yunanistan’ın ekonomisini o hale getirenlerin hükümetin izlediği politikadan mı yoksa memurların, işçilerin aldığı maaşlardan mı olduğunu gayet iyi bilir, iyi anlarız... Sonra hep sorarız hani ekonomimiz sağlamdı, iyi yönetiliyordu, krizler bizi teğet geçerdi, şimdi ne oldu da memura yapılacak zamla mı Yunanistan’ a döneceğiz diye…

Biz, bir tek bize uğramayan, zamların ülkesinde yaşıyoruz…  Yaşam kalitemiz fevkaladenin fevkinde, hiçbir fatura, hiçbir vergi hiçbir zam bozmaz moralimizi, etkilemez bizi… Çünkü kişi başına beş metre yüksekten düşen saksı misali düşer başımıza bilmem kaç bin dolarlık GSMH ve etkisi cebimize girmese de yeter bize…  Çarşı -pazar, metrobüs-otobüs kaç para olmuş kimin umurunda ekonomik yalanlar yeter bize…

Şimdi bir tarafta yüzde 3,5 diğer tarafta grev hakkı… Hükümet rahat çünkü komisyonda onların ağırlığı var. Yani bildiniz zam en fazla yüzde 4 bilemediniz 4,5 tabi adına zam denirse… 

Hey gidi hey…
Nerden nerelere geldi zam/ane ülkesi…
Bir zam/anlar öğretmen maaşlarını geçmeyen zamlar yapılırdı milletvekillerine…
Heyyy gidi heyyyy….


ADI DEVRİM



karanlık günlerde yazdım duvarlara adını
hiç korkmadım …
adımların kelepçeli haliyle bile
yürüdüm üstüne üstüne  
durmadan seni
seni, yazdım

“su çürüyormuş!
çürüsün.
kimin umurunda
içiyorum ya seni doya doya”

karanlık günlerde yazdım duvarlara adını
yılmadım…
güneşten sürgün yediğim günlerde bile
hep bir aralık bulup
gözlerim doyuncaya dek sana baktım
kimse bilmez,
o an mutluluğun hangi renge büründüğünü…

“bütün renkler siyaha dönermiş zamanla!
dönsün.
kimin umurunda
alışmadı yıllardır gözlerim karanlığa…”

karanlık günlerde yazdım duvarlara adını
sökülürken sokak lambaları,
kaldırımlarda…
yollarda, ite kaka sürüklenirken bile
bir an olsun gevşetip yumruğumu
vermedim,
bir tek heceni dahi…

“sönecekmiş yıldızlar!
sönsün.
kimin umurunda
seni en solmaz harflerle yazdım ya
kızıl ırmaklar akarken avuçlarımdan,
o yeter bana”


HIŞIRTI



ıssız bir köşeye
bırakılmış
poşet yalnızlığındayım...
ne zaman
değerse tenime rüzgâr,
o zaman
terk eder;
yalnızlığım…


VAKTİ GELMİŞTİ ARTIK

Vakit gelmişti artık…
Giderken o şiir usulca yaklaşıyordu usuma… Ben gittikçe boyundan daha büyük sesler çıkarıyordu heceler…
“Giderken bura için, gelince ora için,
Gününde ve gecende kendince ora için
Sakladığın kendini böldün iki yarım'a;
İki kez yaralandın bir yarım yara için”*


Ve artık dayanamıyordu beynim, hücreler iflasın eşiğinde…  Parmak uçlarımdan tüm vücuduma yayılan ılık siyah sular, gözlerimden dökülürken soğuk ve tuzlu sulara dönüyordu. Gökyüzü tüm sıcaklığıyla ordaydı oysa üstümüzde… Aynı göğün altında o sıcaklardan çok uzaklarda, kutuplardan kalma havaları soluyorduk.
Sen dikiz aynasında küçülürken, ben gözlerinden kayıp gidiyordum.
Gözlerin…
O badem gözlerin…  Nasıl da birden kara bulutlar çöküyordu. Ardı sıra fırtına, tufan derken sağanağa kapılıyordu.
Ve gözlerim…
Dikiz aynasında inatla seni arıyordu.

Giderken, o şiir sokuluyordu yanıma, özgürlüğe koşarcasına yırtıp dizelerini notalardan akarak geliyordu. Ama nasıl bir gelmek o nasıl bir gelmek…  Acının sol anahtarı gibi…
“Acı çekmek özgürlükse
özgürüz ikimizde
acılardan artakalan
işte o bakışlarmış
kuğu diye gözlerimde
gün batımı bulutlarmış
yalanmış hepsi yalan
savrulup gitmek varmış
ayrı yörüngelerde...”**

Yalanmış evet.  Ayrılık gibi koca bir gerçeğin yanında, kavuşmak küçücük bir yalan…
Yalanmış evet! Ellerimiz değince birbirine, saatler yalan…
Yalanmış… Yalan…

Her defasında ayrılığa hazırız diyorduk gökdelenler gibi… Ayrılık vakti geldiğindeyse gecekonduların iş makinelerine direnişi gibi direniyorduk yıkılmamaya. Çok yaşamıştık oysa böylesi durumları hep o son sarılışlar yok muydu, o son sarılışlar işte onlar asıl yıkıyordu bizi... Yalınayak, üryan kalakalıyorduk ortada…
O son bakışlar yok muydu?  Anlamsız, boşluğa bakıp bakıp doldurmaya çalışır gibi manasızlığa bürünen, o ayrılık bakışları yok muydu? Bizi nasıl da sele veriyordu…

Giderken…
Bu kelime kimi zaman senin, kimi zamansa benim öznem oluyordu.  Bazen kalan sen, bazen ben… Giden içimizden gidiyordu. Onu durdurmaya hiçbir şeyin gücü yetmiyor, kelimeler öyle cılız, öyle yersiz yurtsuz kalıyordu ki onları anlatmaya hiçbir ses yetişemiyordu.  İşte o esnada yokluktan arta kalan eşyalara dokunuşlar başlıyordu. O dokunuşların derinlerden çağırdığı bir şiir de saatlerce yokluğa, dokunuşu sürdürebiliyordu. 
“Bilerek mi yanına  
almadın giderken  
başının yastıkta  
bıraktığı  
çukuru” ***



Vakti gelmişti artık…
Hadi bulalım yıkıntılar arasında kalan küçücük yüreklerimizi…
Yeniden büyüyelim dikiz aynasından bakınca hayata…






Kaynak, Alıntı:
* Özdemir Asaf “2/1-1/2” isimli şiirinden.
**Hasan Hüseyin Korkmazgil “Acılara Tutunmak” isimli şiirinden.
*** Sunay Akın “Giderken” isimli şiirinden

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.