SES KAYIT - Alo Yolsuzluk -




17 aralığın artçıları sürüyor…
Son olarak malumunuz o ses kayıtları bom… bom… bom… baaa gibi düştü sosyal medyaya…
Sonra ardından montajdı demontajdı tartışmaları başladı. 

Bir; diyelim ki montaj değil çok büyük yolsuzluk… Hem öyle böyle değil matematik sorularındaki çetrefilli problemler gibi yalnız tek fark or
ada her koşulda sonuç bulunuyor. Bu yolsuzluk probleminde ne kaldırılan para ne de kaç kişiyle olduğu bulunabilir… Çok bilinmeyenli, çok meridyenli ve bir hayli paralelli bir yolsuzluk olarak geçer Türk siyasi tarihine…

İki; diyelim ki montaj… İşte olay buradan itibaren organizasyon şeması gibi dağılıyor. Yani insanın aklına şu sualler takılıyor. 
Bir; sesin asıl sahibi bir yerlerde konuşmuş olacak ki bu tarz cümleleri başkaları da toparlayıp hepsini bir araya getirecek belli bir ahenk, belli bir ses tonunu koruyarak.

İki; madem montaj niye başbakanın kriptolu telefonunu da dinlemişler diyerek itirafta bulunuyorsunuz da şunu demiyorsunuz. Böyle bir konuşma oğlumla aramda geçmedi. Bizde bu kadar küçük meblağda paralar yok falan diye.

Üç; hep konuşmalar üstüne yükleniliyor. Kimse konuşulan canlıdan(paradan) bahsetmiyor. Dudak uçuklatan cinsten… Kimse şunu sormuyor. Hadi konuşmalar montaj ya paralar onlarda mı montaj… Çıkar güncel mal beyanını da görelim…

Dört; grup toplantısında yaptığı montajı göstereceğiz nasıl yapıldığını demesi de manidar… Çünkü onlarında bu işi iyi bildiği ortaya çıkıyor.

Beş; keserin sapı kendilerine dokununca tepeden tırnağa değiştirmedik, delik deşik etmedik kurum kuruluş memur kalmadı. Madem montaj, madem abdestinizden şüpheniz yok niye bunca hengâme… Niye bunca telaş… Niye yangında ilk kurtarılacak olan memleketken siz kasalarınızı, ayakkabı kutularınızı kurtarıyorsunuz.

Daha birçok maddeyle montaj olarak görülme nedenlerini uzatııırrr gideriz. Ama insanın aklına Nasrettin hocanın göle maya çalarken ki hali gelmiyor değil. Yani bakıyorsunuz başbakanın konuşmasına oğlunun koca koca gemileri için gemicik diyor. Eee bugün bakıyorsunuz telefon konuşmasına oğlu bilmem kaç milyon avroya ufak bir miktar kaldı diyor. Sanırım bunlar çookk büyük meblağlarla uğraşa uğraşa her şey gözlerine küçücük geliyor. Minimal sözcükler altına saklanmaya çalışılan koskoca bir yolsuzluk…

Her şey bir tarafa montajlamalarla, olmayan şeylerden delil üreterek suçlananlar içerde ömür çürütürken niye adını paralel yapı diye koyduğunuz cemaatle böyle ateşli savaşmadınız da linç girişimleri yaparak daha da körüklediniz.
Ayıp yahu…
Edep yahu diyeceğim ama nerdeeee…  
Hem zaten sizde ar olsa istifa makamını çalıştırır halka yiğitçe hesap verirdiniz. Halk seçimlerde sandıkta bunlara hesabını sorar deyip kaçak edebiyatı yapmadınız.

Sonuç olarak yolsuzluğun hesabı sandıkta değil mahkemede verilir ve bu konuşmalar montaj olsa da olmasa da tamamen baştan aşağı üç perdeden oluşan oyunun son perdesidir. 

ACININ SOL KULLANMA TARİHİ - Aşk -


Hani acıma-sız derlerdi ya aşk için… 
Bugünlerde ne doğru, çok doğru hatta hayatta doğru düzgün duyduğum dos(t)doğru cümle bu oldu. Hoş yine de düşünmeden edemiyor insan niye ayrılık uğrayınca acı yüzünü gösteriyor, “aşk” diye…

Hem nerden bulur bilmem ki nasıl barındırır, nasıl biriktirir onca acıyı bozulmadan, sol kullanım tarihi geçmeden. Nasıl bırakır bir zamanlar kendisinin işgal ettiği yüreğe, acısını…
Acı; hangi soyu tükenmiş zamanlardan evrimleşerek geldi ki bu kadar ilkel, bu kadar eski kafalı yapıyor insanı…
Salya sümük…
Gülünecek şeylere bile ağlamak için bahaneler ürettiriyor...

Hiç geçmez miydi? Acının miadı.

Zaman sadece kortizonlu bir merhem yahut kas gevşetici bir ilaç mıydı? Sürünce, içince iyi sonra ten özümseyince sanırsın yanaklar yağmur yüklü bulut… Bu nasıl yağmak nasıl yağmak... Sular seller altında dizlerim, görünmez oluyor. Sonra gene çokça merhem, çokça ilaç,  çokça kâğıt mendil… Eee zaten bir ayrılığa kâğıt mendilden başka ne iyi gelirdi. Aşk sonrası ruh halini kâğıt mendilden başka en güzel ne anlatabilirdi. Böylesi zamanlarda başını dayadığın bir omuz oluverir. Yahut içini bolca dökebildiğin sadık bir dinleyici... En iyi en uslu dostun kâğıt mendildir ki sırılsıklam olmasına rağmen avuçlarında sıkı sıkıya tutarsın… Kıyamazsın atmaya.

Sonra birçok kez üzerimizde prova yapan zaman denen o tutmaya çalıştıkça elimizden kayan ipeksi kırmızı kumaş nasıl da olur üstümüze. Ama ayrılık ve acısı hemen vazgeçemez bizden ne kadar imkânı varsa seferber eder. Bir an yakalasa çırılçıplak hemen konuverir tenimize…

Sahi siz hiç banyoda çırılçıplak yakalandınız mı, ayrılık ve acısına… Saçınızı yıkarken hıçkıra hıçkıra ağladınız mı? Bir kere hemen söyleyeyim önce çok utanıyorsunuz sonra suyla mı gözyaşıyla mı durulandığınızı anlamıyorsunuz. Çıkmak istiyor çıkamıyor, susmak istiyor susamıyor, batmak istiyor batamıyorsunuz…  Ama en güzeli de ne biliyor musunuz?  Banyonun akustik ortamında kulağa çok hoş gelen acılarınız oluyor.
Acılarınız…

Acılarımız…

Hıçkıra hıçkıra… Suya gözyaşlarınızla ne şiirler indiriyorsunuz… Ne şiirler… Hepsinin güvertesinde el salladıkça sevgilinin silueti daha da tuzlu olup yakıyor teninizi su niyetine dökündüğünüz gözyaşları…
Ayrılıkla bu bilmem kaçıncı deniz savaşından sonra ıslak tenin üstüne yine bolca kortizonlu merhemi yediriyorsunuz, bişeyciğiniz kalmıyor. Bir pamuk hafifliğinde oluveriyor kafanız, sol yanınız…

Sanmayın ki iyi geliyor. O kadar merhem sürüp o kadar kas gevşetici içtikten sonra kısa süreliğine –miş gibi hissediyorsunuz.  Ama sonra gene en sadık dostunuz kâğıt mendil cebinizden çıkıveriyor. Zaman hiç bu kadar sulu olmamıştı. İçkiler bu kadar ayık… Yalnızlık bu kadar kalabalık… Sessizlik bu kadar gürültülü ve aşk bu kadar kalbime yabancı, olmamıştı…

Sahi sizin hiç aşkınız gidince, kalbinizin yerini apartman boşluğu sardı mı? Sürekli hiç dinmeyen ayak sesleriniz oldu mu? Bir kere öyle bir ustalaşıyorsunuz ki ayak seslerinden cinsiyet ayırt edebiliyorsunuz. Ayakkabıyı tahmin ediyorsunuz. Ben hatta ayakkabının markasını bile bilenlere rastladım. Yani F tipinden beter bir yalnızlığı daha A harfinde ağırlıyorsunuz.

Sonra niye geçmedi… Daha ne kadar sürecek… Hem geçse geçerdi bunca zaman diye başlıyorsunuz söylenmeye… Koca bir hayal kırıklığı ayaklarınıza batarken siz çevrenize gülücükler saçıyorsunuz. Acılarınızın ses tellerini yırtarcasına bağırıyorsunuz. Sizden başka duyan yok.

Geçse geçerdi, niye sürüyor hala bu ayrılık…
Niye sorusu uzayıp giderken yırtıyordu düş tellerinizi de… Sonra düşüyor… Sendeliyor… Ufak ufak kopuyorsunuz bu hayattan. Sol anahtarı bir süreliğine seyahate çıkmış hiç çalınmayacak bir beste olarak kalıyorsunuz nota defterinde…
Hala aklım almıyor aşk, nasıl bir zamanlar kendisinin olduğu yüreğe, dokunduğu tene bırakıyordu hiç acımadan, acısını… Ve zaman o geçmek bilmeyen diye dövünüp durduğumuz zaman; nasıl da geçiyor-du acılarla anlamadan…

Hani acı’ma-sız derlerdi aşk için…

Oy Cihan, Bizum Cihan





Hepinizin malumu üç fidanımız…
Deniz, Yusuf, Hüseyin… 
Ama bu sefer bu öykü onların değil, onlara göğsünü siper eden nice ismini anamadığımız, hatırlayamadığımız kahramanlardan bir tanesinin öyküsü…

Üç İngiliz teknisyeni 72 yılında Denizlerin idamını durdurmak için bir grup genç Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyüne kaçırırlar…  
Ve hikâye başlar…
68 kuşağının simgesi olan üç fidanın ardındaki en az onlar kadar devrim ateşiyle yanan, cesur, onurlu gençlerin arasındaki bir isimdir, aynı zamanda da kitabın kahramanıdır.
Cihan Alptekin…
Karadeniz’in bıçkın, asi çocuğu…
O yakın Türkiye tarihine Kızıldere katliamı olarak geçen olayda yiten bir karanfil…    

“Oy Cihan, Bizum Cihan” Cihan’ın ablası Nuran Alptekin Kepenek tarafından kaleme alınmış, ciltsiz, 240 sayfadan oluşan bir kitap… 14*21cm ebatlarında olan kitap Ümit yayıncılık tarafından yayımlanmıştır. Tabi bendeki biraz eski basımı şu an yeni kapak ve farklı bir yayınevinden yine raflarda… Anı ya da biyografi dalında diyebilirsiniz kitaba ilk bakışta ama bence Türkiye’nin yakın siyasi ve sosyolojik tarihini barındırıyor içerisinde…  Yani Cihan’ın yaşantısına bakıp o yılların ekonomik açıdan tutun da siyasal sonuçlarına kadar bir Türkiye profilini rahatlıkla çıkarabilirsiniz…

Doğrusunu söylemek gerekirse bu yılları anlatan birçok kitap okudum.  Hepsi de yaşanmışlık anlamında, acı, yoksulluk anlamında benim için çok değerlidir. Ancak içerisinde bulunulan imkân( belki de imkânsızlık demek daha doğru olur)ve yaşam öyküsü olarak beni çok derinden etkileyen, okuyup sonra tekrar dönüp okuduğum sonra yetinmeyip tekrar okuduğum ve sol yanımdaki kütüphanede yerini alan nadir kitaplardan bir tanesidir Oy Cihan Bizum Cihan…

Kitabın fiziki içeriğine gelecek olursak… 68’liler vakfının bir yazısıyla başlıyor.
İçindekileri ve önsözü yerli yerinde… Son sayfalara doğru ekler bölümü var. Orada Cihan’a adanmış şiirler mevcut. Sonra kaynakça da yer alıyor. Ardından fotoğraflar ve onların arasına serpiştirilmiş el yazısı mektubu yer alıyor Cihan’ın… 
Tabi bu kitabın etkisiyle Cihan’a ben de birkaç şiir adadım. Onlardan bir tanesi;

- Cihan’da Sulh -


seni
ne zaman sorsalar
Deniz’e
“Cihan’da sulh geçerdi…”
ve
Cihan yaşarken
size
ağaçlar hep
geniş gelirdi.

Bu kitabı size konusu bakımından uzun uzadıya anlatmak isterdim lakin anlatamayacağım. Çünkü bazen bir kitap alıp götürür ya sizi bir daha getirmez. Dolaştırır sokaklarında, caddelerinin en işlek yerlerinde gezdirir sonra en solmaz acılarını tattırır ve son olaraksa bir kuytuda elinize mendili tutuşturuverir ya işte bu kitap benim için böyle bir kitap…
Anlatılmaz…
Okunur...
Okunur…
İçerisine girilip kaybolunur, sonra insani bir yanımız mendille buluşur.

İyi, keyifli, bol okumalar dilerim.


Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.