yanılma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yanılma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ACININ SOL KULLANMA TARİHİ - Aşk -


Hani acıma-sız derlerdi ya aşk için… 
Bugünlerde ne doğru, çok doğru hatta hayatta doğru düzgün duyduğum dos(t)doğru cümle bu oldu. Hoş yine de düşünmeden edemiyor insan niye ayrılık uğrayınca acı yüzünü gösteriyor, “aşk” diye…

Hem nerden bulur bilmem ki nasıl barındırır, nasıl biriktirir onca acıyı bozulmadan, sol kullanım tarihi geçmeden. Nasıl bırakır bir zamanlar kendisinin işgal ettiği yüreğe, acısını…
Acı; hangi soyu tükenmiş zamanlardan evrimleşerek geldi ki bu kadar ilkel, bu kadar eski kafalı yapıyor insanı…
Salya sümük…
Gülünecek şeylere bile ağlamak için bahaneler ürettiriyor...

Hiç geçmez miydi? Acının miadı.

Zaman sadece kortizonlu bir merhem yahut kas gevşetici bir ilaç mıydı? Sürünce, içince iyi sonra ten özümseyince sanırsın yanaklar yağmur yüklü bulut… Bu nasıl yağmak nasıl yağmak... Sular seller altında dizlerim, görünmez oluyor. Sonra gene çokça merhem, çokça ilaç,  çokça kâğıt mendil… Eee zaten bir ayrılığa kâğıt mendilden başka ne iyi gelirdi. Aşk sonrası ruh halini kâğıt mendilden başka en güzel ne anlatabilirdi. Böylesi zamanlarda başını dayadığın bir omuz oluverir. Yahut içini bolca dökebildiğin sadık bir dinleyici... En iyi en uslu dostun kâğıt mendildir ki sırılsıklam olmasına rağmen avuçlarında sıkı sıkıya tutarsın… Kıyamazsın atmaya.

Sonra birçok kez üzerimizde prova yapan zaman denen o tutmaya çalıştıkça elimizden kayan ipeksi kırmızı kumaş nasıl da olur üstümüze. Ama ayrılık ve acısı hemen vazgeçemez bizden ne kadar imkânı varsa seferber eder. Bir an yakalasa çırılçıplak hemen konuverir tenimize…

Sahi siz hiç banyoda çırılçıplak yakalandınız mı, ayrılık ve acısına… Saçınızı yıkarken hıçkıra hıçkıra ağladınız mı? Bir kere hemen söyleyeyim önce çok utanıyorsunuz sonra suyla mı gözyaşıyla mı durulandığınızı anlamıyorsunuz. Çıkmak istiyor çıkamıyor, susmak istiyor susamıyor, batmak istiyor batamıyorsunuz…  Ama en güzeli de ne biliyor musunuz?  Banyonun akustik ortamında kulağa çok hoş gelen acılarınız oluyor.
Acılarınız…

Acılarımız…

Hıçkıra hıçkıra… Suya gözyaşlarınızla ne şiirler indiriyorsunuz… Ne şiirler… Hepsinin güvertesinde el salladıkça sevgilinin silueti daha da tuzlu olup yakıyor teninizi su niyetine dökündüğünüz gözyaşları…
Ayrılıkla bu bilmem kaçıncı deniz savaşından sonra ıslak tenin üstüne yine bolca kortizonlu merhemi yediriyorsunuz, bişeyciğiniz kalmıyor. Bir pamuk hafifliğinde oluveriyor kafanız, sol yanınız…

Sanmayın ki iyi geliyor. O kadar merhem sürüp o kadar kas gevşetici içtikten sonra kısa süreliğine –miş gibi hissediyorsunuz.  Ama sonra gene en sadık dostunuz kâğıt mendil cebinizden çıkıveriyor. Zaman hiç bu kadar sulu olmamıştı. İçkiler bu kadar ayık… Yalnızlık bu kadar kalabalık… Sessizlik bu kadar gürültülü ve aşk bu kadar kalbime yabancı, olmamıştı…

Sahi sizin hiç aşkınız gidince, kalbinizin yerini apartman boşluğu sardı mı? Sürekli hiç dinmeyen ayak sesleriniz oldu mu? Bir kere öyle bir ustalaşıyorsunuz ki ayak seslerinden cinsiyet ayırt edebiliyorsunuz. Ayakkabıyı tahmin ediyorsunuz. Ben hatta ayakkabının markasını bile bilenlere rastladım. Yani F tipinden beter bir yalnızlığı daha A harfinde ağırlıyorsunuz.

Sonra niye geçmedi… Daha ne kadar sürecek… Hem geçse geçerdi bunca zaman diye başlıyorsunuz söylenmeye… Koca bir hayal kırıklığı ayaklarınıza batarken siz çevrenize gülücükler saçıyorsunuz. Acılarınızın ses tellerini yırtarcasına bağırıyorsunuz. Sizden başka duyan yok.

Geçse geçerdi, niye sürüyor hala bu ayrılık…
Niye sorusu uzayıp giderken yırtıyordu düş tellerinizi de… Sonra düşüyor… Sendeliyor… Ufak ufak kopuyorsunuz bu hayattan. Sol anahtarı bir süreliğine seyahate çıkmış hiç çalınmayacak bir beste olarak kalıyorsunuz nota defterinde…
Hala aklım almıyor aşk, nasıl bir zamanlar kendisinin olduğu yüreğe, dokunduğu tene bırakıyordu hiç acımadan, acısını… Ve zaman o geçmek bilmeyen diye dövünüp durduğumuz zaman; nasıl da geçiyor-du acılarla anlamadan…

Hani acı’ma-sız derlerdi aşk için…

YALNIZLIK – Çıtın Che’si –




Yalnızlık…
O değişmez olgusuyla, o değişmez sessizliğinin ses tonuyla yanaşınca yanıma kalakaldım öylece…
Büründüm onun ses tonuna… Bülbül değildim ama tepeden tırnağa dut yemiş gibiydim sanki
Sus-dut…
Çıtın Che’si çıkmıyordu.
Sokak lambalarının sesi âdete yırtıyordu kulaklarımızı, aydınlığıysa gölgelerimizi… Saatlerce ama saatlerce sus-duk…

En büyük, en görkemli kalabalığımızdı, yalnızlık… Bu şatafatlı yalnızlığa bir de suskunluğu dolayınca gölgemizden bile çekinir oluyorduk. Türlü türlü hayallere, farklı farklı düşlere sürüklüyordu bizi. Mesela çaktırmadan elimi ağız şekline büründürüp konuşuyormuş havası veriyordum. Sen de elini sanki elimin üstüne koymuşsun havası veriyordun. Duvara yansıyan siluetlerde konuşuyorduk ama suskun-duk biz.
Tepeden tırnağa sus-tuk…
Ne mum ne de bir perde vardı. Etrafta meddah falan da yoktu. Gölgelerimizi konuşturan tepeden tırnağa suskunluğa bürünen bizdik. Çünkü dudaklarımızdan dökülen son kelimeydi, ayrılık…
Sus-dut… Sadece siluetlerdeydik. 

Aslında tüm o suskunluğun içerisinde çok kalabalık olduğumuzun farkındaydık. Sanki sen İstiklal caddesi, ben Kemeraltı gibiydim. Çok telaşlı, hiçbir işi olmadığı halde bir yerlere yetişecekmiş acelesine bürünen bir ifade vardı yüzümüzde… Belli oluyordu aslında çokça içimizden konuştuğumuz. Dilimiz damağımız kuruyor habire yutkunuyorduk. Gecenin o sessizliğinde sokak lambalarından yayılan, gölgelerimizden açığa çıkan sesler ne kadar da gürültülüydü. Yan yana olduğumuz halde duyamıyorduk birbirimizi…
Hep içimizden…
Hep içimizden, konuşuyor ve belki vazgeçer diye iç geçiriyor da dilimize getirip oradan dudaklarımıza itemiyorduk o cümleleri… Son cümlemizin hem öznesi, hem yüklemi, hem dolaysız tümcesiydi ayrılık. O yüzdendi bunca can çekişmemiz…
Biz sadece ayrılıyorduk… Diş çektirmek gibi bir şeydi oysa bu… Suskunluk, gece, sokak lambaları, gölgeler öylesine yol üstü diye uğramışlardı sadece. Niye üstümüze alınıyorduk…  


Biliyorduk elbet ayrılığın, üstüne dökeceğimiz her cümle dağılıp gidecekti. Belki de o yüzden hiç konuşmadan anlaşabiliyorduk. Suskunluğunda en nihayetinde bir dili vardı. Biz ilk defa o gün gölgelerin, sokak lambalarının bir anlatım biçimi olduğunu gördük. Kaldırımların öylece durmasının, yıldızların ritmine cırcır böceklerinin eşlik etmesi sonra rüzgârın yaprakların omuzuna el atması gibi daha birçok şeyin ilk defa o gün kendilerine has lisanları olduğunun farkına vardık. Çünkü biz hiç onların lisanlarını öğrenmeye teşebbüs etmemiştik. Ayrılık bize giderayak bir lisan bırakıyordu. Çokça tökezliyorduk lakin azimliydik de öğrenmeye…  
Aslında onca ses, onca anlatım biçimlerine inat suskunluğun sesi yağmur yüklü bulutlar gibi kaplıyordu her yanımızı. Ve onca vakte kadar çıkmayan o çıtın Che’si elinde stetoskobuyla ayrılığın kapladığı yıkıntılarla dolu sol yanımızı dinliyordu. Çığlıklardan patlıyordu kulakları, bir taraftan gök gürültüsüyle karışık gözyaşı atıştırıyor diğer taraftan bize bakıp bakıp yalnızlığı üç kat sardığı purosundan bir fırt çekiyordu. Tam karışacak oluyorduk o dumana suskunluğun boğucu sesi tutuyordu bizi… Tam yelteniyorduk ki Ç’nin bacağından tutup kendimizi kurtarmaya, boğuluyorduk ayak izi çukurlarında… Ne derin ne uçsuz bucaksızdı onlar. Sen artık bir mevsimden başka bir mevsime geçiyordun. Solbaharımdın, sonbahara akıyordun.
Ne halt edeceğimizi bilemiyorduk. Çünkü sende ilk defa ayrılığı yaşıyordun, ben de… Üstelik hiç bilmediği bir lisanı çarçabuk nasıl öğrenirdi insan… Nasıl bir şey bekliyordu o yol ayrımından sonra bizi bilemiyorduk. Sadece yalnızlık, suskunluk, gölgeler ve sanki yüzyıllarca geçmeyecek bir acı boy veriyordu o yıkıntılarımız arasından… Ama ne acı onca sessizliğin içinde, hangi Richter ölçer, hangi desibel, hangi hangi birim bizi dindirebilirdi… Hangi doktor, hangi Che iyileştirebilirdi ki şu an bizi… Hangi tedaviye cevap verebilirdik.
Hangi…
Hangi… Diye sorular yırtıyordu bir taraftan beynimizi…

Ne yapacaktık…
Acaba her şeye inat birazcık dudak döküntüleri yapsak bir çaresi olur muydu? O içimizden saydığımız birimler bizi biraz olsun anlayabilirler, ölçebilirler miydi?
Ne bileyim geziniyorduk işte öyle sessiz çırpınışlarda… Biliyorduk elbet bir faydası olmayacağını. Biliyorduk ama çırpınıyorduk da…

Yalnızlık; yüksekliğini yaşantımızla ördüğünde kalmıyordu yapacak bir şey. Gelmiştik artık ayrılığın son bir adımına. O bir adımdan sonra artık bambaşka birileri olacaktık. Yolda görüp kafamızı çevirecek, tanımamazlıktan gelecektik birbirimizi… Yahut hiç rastlamayacaktık ama rastlamak içinse iç geçirecektik.

O son adımdan sonra en güzel melodiler bile artık çıtın Che’sinin bıraktığı sol’dan son anahtarında… Sessizlikte yürüyecekti bizimle beraber kulağımızda hiç dinmeyen şarkı gibi uyacaktı, ayak seslerimiz ayrılığa…

Ve arkana bakma diye diye iç geçirirken aynı anda, aynı adımı atınca farklı yöne, sol'acaktık artık Che’nin orta yerinde…  

Kabuğunu Soymadan Yedim Yokluğunu




Ne günlerdi ne günler…

Yanına yanaşmaya cesaret edemezdim.  Köşe başlarında hep gizlice yolunu gözlerdim.  Sen yanımdan geçerken tam konuşacak gibi olurdum, suskunluğa boğulurdum. Tam elimi uzatacak olurdum dona kalırdım. Sen belki de bunların hepsini biliyordum da bilmezden geliyordun. Belki de böylesi hoşuna gidiyordu.  Çocukluktu bizimkisi, ben diyeyim aşkın ilk hali sen de emekleme hali… 

Bütün duygularımız, duyularımız girerdi birbirine…  Sadece hayal hem de safi pembe bir hayalin peşinden giderdik… Hayatın bütün koyu renklerine inat biz gerçekten renkten renge girerdik bakışlarımız, ellerimiz, yüreğimiz değince birbirine...

Ne günlerdi ne günler…

Daha yenice konuşmaya başlayan çocuklar gibiydik, bir kelime karşılığında bin ter dökerdik…  Utangaç, bir o kadar da düşünceli yaklaşırdık… Söylenecek her sözü tartar biçer öyle söylerdik…  Hiç unutmam elim bile nasıl ürkekçe yanaşırdı eline… Bir tepki bekler, bir hareket görse apansız uzaklaşırdı. Yüzde hafif bir tebessüm belirmişse ve hafiften senin elinde yanaşmaya yeltenmişse işte o an dünyanın en cesur erkeği oluverirdim… Kan ter içinde kalan ben sıkıca kavrardım o eli hem de hiç bırakmamacasına… Avuçlarım terler, sırılsıklam olur yine de bırakmaya yeltenmezdim. Sonra nice haftaların sonunda gökkuşağı oluverirdi kolum, dolanınca beline…  Ya bize zor gelirdi ya da aşk bizi çekingen bir maviye boyadığı içindi, dokunmak için, sarılmak için onca zamanın geçmesi…

Ne günlerdi… Ne günler…

İyileşiyor muyum bilmiyorum. Gündüzleri başka, akşamları bambaşka oluyorum…  Senin geçeceğin saati bekleyen adam başka, yüz yüze gelince bakışları kaçıran adam başka, ayrılığın ayak izleri altında fosilleşen adam bambaşka…

Çok başka biri oluyorum. Acaba tekrar denesek mi diye aklımdan geçirince… Bilmiyorum belki senin de aklının zulasındayımdır. Sen de benim gibi apansız düşünüverince bambaşka olabiliyorsundur…

Ahhh, ahh bu düşünceler yok mu, düştükçe insanın başına elma gibi hatta yağdıkça ne yapacağı bilinemiyor…

Evet! Şimdi –Dili geçmiş zaman kullanıyor olabilirim… Bunu kullanmamın nedeni yaşandı ve fiziken de bitti diye olabilir ama ya o duygular hâlâ bir yerlerde nefes alıp veriyor… Hadi desen, yeniden deneyelim inan takatim yok… Hadi desem, bilirim halin yok…  Yaşanır mı? Bir türlü –di’li geçmiş zamanı getiremiyorum şimdi ya da gelecek zamana… Tutulmuş di’li çözülmüyor… Sadece nefer alıyor, veriyor. Bit’kisel… Ve sol yanım hep biraz daha acıyarak anlıyorum.
Koca bir ayrılık…
Koca bir boşluk…
Ezer bizi yeni, yeniden o koskoca yalnızlık…
Sar başa sara bilirsen… Zor, adımız gibi biliyoruz. Olmaz hiçbir şey eskisi gibi… Olmaz biliyoruz... Eee daha ne diye kat kat giyinmiş anıları soymaya çalışıyoruz…

Seni bilmiyorum ama ben şuan yokluğundan, ilk kez kabuğunu soymadan bir ısırık alıyorum. Bir kez daha hiç olmadığından daha da farklı bir acıyla sarsılıyorum.
Biraz, biraz daha soyulmaya başlayınca yaram, daha bir çırılçıplak kalıyor tenim…
Sonra ardından soyuluyor yalnızlık, ortada çırılçıplak bir biz düştükçe düşüyor elmalar, Newton gibi yer çekimini bulamadık belki ama soymadan yediğimiz her elmada düş çekimi sarsıyordu bizi… 

Tam kendime geliyorum derken daha çok acıyordu yaram… Olsun, artık eskisi gibi aldırmıyorum… Zaman denen o paraşütün ipini çekince başka bir yaşam dilimine sürükleniyorum. Kabuğunu soymadan bir ısırık, bir ısırık daha alıyorum, yokluğundan… Derken bir bakıyorum hepsi geçmiş…

Ve son nefesini veriyor. Hıçkırıklı dalgalar arasında kabuğunu soymadan ısırdığım o yokluğundan doğan düş çekimi de…  


Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.