cakmaktasiblog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cakmaktasiblog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Beyaz Yalnızlıklar

  Beyaz yalnızlıklar yarattım kendime. Çekiverdim yüreğimin altındaki tabureyi... Oturup bir puro yaktım. Düşmesin diye ayaklarından sıkı sıkaya bağlanmış botlar gibi bağladım düşlerime, DEV sandığım her şeyi...

Gelmedin diye değil... Bekledim diye bunca acı... Ve akciğerlerimin karalar bağlanmasıyla dolan bu lanet olasıca duman, sanki ayrılığı oturtuyor bronşlarıma... Nefes alamaz haldeyim... Ne kadar öksürsem az... Yapışmış bir kanser hücresi gibi ciğerlerimde, ayrılık...

Ne radyolog, ne arkeolog bulup çıkarır içimde yankılanan ayak izlerini... Sırtımı yalnızlığa dayayarak çömelmiş vaziyette, dalda sallanan yaprak gibi soluk renklerle bakıyorum, uçuşan düşlerime... Puro bitiyor... –De ayrılıyor –vrimden... 


Gelmedin diye değil, bekledim diye bıraktığın o son bakışla, seppuku yaparak akıtıyorum seni içimden... Şimdi yükseliyor en güzel şiirlerim otopsörün ellerinde...

Düş Böceği




 Bıraktım kendimi bir gülün yaprağından.. İki yana açıp kollarımı merhaba diyordum yüzü çalınmış yere yahut yeri çalınmış yüze..
 

Anestezi almadan vuruyordum düşlere neşteri.. Denizyıldızlarından çalıp denizi, çadır kurdum kendime.. Kaçak yaşamlardan bir farkım yoktu.. Ne zaman gül dönse yüzünü ben kaçıyordum.. Kaç, kaç gelmelere eşdeğerdi. Umurumda değildi doğrusu.. Ben sadece gülün en yüksek yeri neresiyse oraya çıkıp iki yana açtım kollarımı. Şimdi bir uğur böceği bile yenebilir beni..


Rüzgâr hafifçe eserken ve yüreğim Charles’in soyadını verdiği Richter ölçeğinin de ölçemeyeceği frekansta sarsılırken, ne çok isterdim kanatlarını çalmayı o uğur böceğinin ama yaşam koca bir düş böceği; gül'üm..

Rengâşiirdi Parmakların




Şu renksiz hayatın içinden uzanıp renklerine dokundum dün akşam.. Parmaklarıma bulaşan haylaz bir çocuk gibiydi şiir.. Mısra mısra döktüm gözlerimden seni.. Fırat'mış, Dicle'ymiş, Zap'mış hepsi dünkü şiir sayılır, avuçlarımdaki rengâıslaklık yanında..

Dün gece çocuk, dün gece; on parmağımda on ressam kayboldum renkli sokaklarında..

Elim ne kağıda gitti ne kaleme.. Aşk denen çok renkli, pek çok bilinmeyenli denklemde yutulan yapayalnız bir sayı gibi hissettim kendimi..

Aktım.. Aktım.. Aktım.. Avuçlarımdaki asi coğrafya ile soyut renklerinden kendime yeni şehirler yarattım..


Hadi gel sokakları çocuk kokan şehirlerime - elim sende - oynayalım.. 




Sürnot: Oynanamayan oyunlara..

2) Resimdeki tablo Elif Şenel'e aittir.


Formülü Yok




Düşünce bakışlarım kayalıkların sırtından mavinin koynuna, bir meşale gibi yandı avuçlarımda, aşk... 

Nasıl seyre dalmışsam öyle dokunulmaya, dokunmaya sevdalı sokak kedisi gibiydim... 

Ama sen uzak dur sevgili, tepeden tırnağa kundaklandığım bu acıyı dindirecek bir formül yok... Bilmem kaç bilinmeyenli denklemin bilmem kaçıncı eşitsizliğiyim... 

Formülü yok...

Harfler kavuşunca birbirlerine, biz düşünce uzağa
"ayrılık" çelikten bir gemi olur yüzer mavinin yanağımda...

Yanar, ellerim... 
Sokulur usulca bir sokak kedisi yamacıma... Kaybolur bakışlarımız o geminin girdabında...

Sürnot: Benim denize, kedinin sokağa ait olduğu bian...

Yaprak Gibi Yüreğim...




Durduğum yerden bakıyorum hayata ... Hüzünbaz bir şarkının notalarında ayak uçlarıma basa basa yürüyorum... Tüm bu çabam incinmesin diye şarkı... Acıyormuş canım, kanıyormuş kendi harflerine küsen a〰ş〰k... Aldırmıyorum, gerçekten aldırmıyorum ayaklarıma batan sol anahtarına...


Yaprak gibi yüreğim... Yaşamın herhangi bir dalına tutunamayan...
Sırtını sonbahardan yapılma notalara dayayarak yavaşça kaldırım kenarına süzülen , yaprak işte yüreğim...

Dokunma❗ Dağılırım...



















 

Sürnot: "Cem Adrian - Her Aşkın Bir Şarkısı Var" 🎵🎶🎼 dinlenirken yüreğime konan bir karalama...


 

Zincirleme Aşk Tamlaması





aşk;
benzerdi sana…

güneş değince parmaklarımıza
Photo by Postitşairi
gökyüzü gülüşüne kanar,
martılar dalgalara,
deniz maviye…
ve ben
balıkçı takası oluverirdim gözlerinde…

Sekizinci Notam



Şarkılar yalan…
Notalar… Sözler…
Sen giderek pes’leşen bir gamın içerisinde sekizinci notam olarak duruyorken, sesim çok yavan…


Günlerden, sen...
Ayrılıklardan, sen...
Yalnızlıklardan, sen...
Ve beklemelerden çoğul sennn iken.. zaman; kadifemsi bir kaydırağın üzerinde takılı kalmış hiç ilerlemiyordu. Akması gerekirdi oysa deli sular gibi gürleye gürleye ama nerdeeee... Hiç kaldığı yahut böyle kaygan kumaşlarda takıldığı görülmemişti zamanın, ilk defa belleğim eğip bükemiyordu o saatleri... Hani o meşhur bilindik sürreal ressamın tablolarındaki kaygan ve uzamsı saatler gibi değildi hiç zaman... Daha çok katı, aksi yönünü gösteriyordu.

Ne gam-lı… Ne pes-li, yukarı doğru çıktıkça tizleşen bir hayatın ucunda asılı duruyorken adına aşk denen kuyruklu nota;
Ellerim, sen...
Düşlerim, sen...
Tenim, sen kokuyorken dört yanı ayrılıkla çevrili kara parçasıydım.  Baştan aşağı sırılsıklam! Korsan duygular içimde savurdukça kılıçlarını güldüm inatla hep daha da çok... Yerli yersiz hem de... “Ağlamak yakışmaz... “demedim de gözyaşlarımı gülmelerime katık ettim. Kimse anlam veremedi bu halime, gülüyor muydum ağlıyor mu? İşte hayatın da karmaşık bir kimya formülüne dönüştüğü an bu an olmalıydı. 

Hangi DNA sarmalı döndükçe böyle çaresizlik denen o olguyu yaratırdı.

Duyular... Yaşlar... Eller... Diller... Cümleler... Duble yollarda tekil sevişmeler ve daha neler neler nasıl da hepsi iç içe girmişti ama aynı zamanda da dış dışa... Sanki boğuluyormuş da hangi duyuya el atsam onu da boğuyormuşum gibi bir histi... Hani böyle kitapların birden fayans kılığına bürünüp içlerinden kurtulan karakterlerin deli gömleği ile peşimde koşturması gibi bir şeydi. Evet, evet hiç umulmadık bir anda yırtılan tenimden girmiştin içeri... Böyle acıta acıta, böyle kanırta kanırta… Sonra gene aynı geldiğin duygu acısıyla gittin… Belki de terk ettim ama ne fark eder sonuçta köpekler gibi acı duruyorken sol yanımda düşlerim onları çeke çeke sular seller altında kaldı. Yani havladıkça acılar, ben ağladım. Ne ağlaması yahu! Deli miyim ben? Sağanaktım…
Şimdi gene böylesi bir sağanakta;

Şarkılar yalan… (Cidden bak!)
Notalar… Sözler…
Sen giderek pes’leşen bir gamın içerisinde sekizinci notam olarak duruyorken cümlelerim çok yavan… (İster inanma ister edebiyat parçalıyor, ister scrabble oynuyorsun de ne düşünmezsen düşünme…
Yokluğun zor…!
Varlığın çok daha…! )*

Sürnot: 1) (Parantez) içerisindekiler iç ses olurken acaba dışında kalanlar dış ses mi olur yoksa tam tersi bir durum da söz konusu olabilir mi bilmiyorum ama ya parantez içi ya dışı kesin soft rock bir şarkının yansıması… Hııı soft rock şarkı demişken Elton John ve Bernie Taupin ‘in sözlerini yazdığı ve bitmeye yüz tutmuş bir aşkı yalvarışlarla anlatan yine “Elton John tarafından 1 Kasım 1976 yılında seslendirilen – Sorry Seems To Be Hardest Word – şarkısını dinleyin derim özellikle de Ray Charles düetiyle… 

2) Tablo Salvador Dali “Music The Red Orchestra”

Ötekiler





Tuncay Özkan’ın Silivri’deki son kitabı, ilk romanı…
Solukdaş’ına ithaf etmiş…
Kitabın fiziki özellikleriyle başlamak istiyorum önce… 176 sayfa, ciltsiz, 14*20 cm boyutlarında ve son zamanlar sevimli patileriyle her yanımızı saran Kırmızı Kedi Yayınevinden 2013 yılında çıktı.

Gelelim kitabın bende bıraktığı ayak izlerine…

Bir çocuğun devrimci duygularla yeşermesi… Ardından büyüyüp serpilen o çocuğun bizzat devrim saflarında yer almasıyla başlıyor roman…
Akıcı bir dil… Şahsen ben çok kısa bir sürede “okuyorum” demeye fırsat kalmadan “okudum bitti” oluveren bir kitap…
Romanda geçen mekânların bilinmemesine karşın kitabın baş tarafına konan harita çok başarılı… Bilmediğiniz bir bölge olduğunda dönüp bakabiliyorsunuz. Diğer yandan bence kitabın çok sinematografik bir yanı var… Yani bu kitaptan bir senaryo çıkartılıp sinema filmi yapılır mı derseniz bence çok rahat yapılır ( Ancak baştan söyleyeyim böyle bir filmi bu ülke kaldırır mı onu bilemem)…
Kahraman mı gerçek kişi mi desem bilemedim ama adı geçen kişi Hüseyin Yanç…
Aslında kitabın arka kapak yazısı durumu özetliyor ama bu kişinin başından geçen durum sırayla;
Devrimci… Sonra devrimciyken tünel kazıp kaçmasıyla;
Pkk’lı… Abdullah Öcalan’ın “hevali”yken;
İtirafçı…  Cezaevinden çıkar çıkmaz o dağlarda çarpıştığı askerin saflarında;

Derken bir bakmışsınız “O şimdi asker”… Yine o bölgeleri çok iyi biliyor diye birçok operasyonlarda öncü olarak katılıyor. 15 ay yine o kurtulmak istediği kan, barut, dağ hayatının içerisinde geçiriyor. 

Sonra İstanbul’a yerleşiyor. Seviyor, sevdalanıyor. Evleniyor. Birçok kez dolandırılıyor… Yoksulluk çekiyor ama hiç yoksunmuyor. Sabah akşam demeden çalışıyor alnının teriyle… Ardından;
Baba, oluyor… Onca zorluğu ve ölümle koyun koyuna yatmışlığından olsa gerek kızına “ Kardelen “ adını koyuyor.

Sonra bir arkadaşı ve patronunun ifadesiyle hiç ummadığı bir anda Ergenekon’a dâhil ediliyor. Serbest kalıyor. Bir süre sonra tekrar tutuklanıyor.  Silivri’ye konuyor. Derdini anlatmaya çalışıyor ama onu kim dinleye…

Ergenekon’ da İlker Başbuğ’a suç ortağı yapılıyor. Tüm bu yaşadıklarının aslında başına gizli tanıklığı kabul etmediği için geldiğine inanıyor ve bu davada bildiği tüm doğruları anlatıyor ama onu yine kim dinleye…

Kitap işte böyle bir hayatı konu alıyor…

“Ötekiler” aslında nereden baktığınıza göre değişen bir kavram… Yani onlara göre biz öteki, bize göre onlar öteki…

Ancak bu kitapta da değişmeyen hayatın bir gerçeği var o da bir yerlerde birileri hala mahkeme kapılarında “adalet arıyoruz” derse - kim kaybetmiş ki - demek geçer içimden… 

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.