Sayfalar
Çakmaktaşı'ndan
Akın Dursun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akın Dursun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYIR Demesini Bilmeli İnsan
Güzel tarafından bakınca ne kadar berbat bi'yanı olduğunu görüyordum hayatın..
Betonun altında ezilen; toprak.. Işığın ardındaki; karanlık..
Yüzsüz gölgeye sığınan; yüz mesela.. Hepsi ne kadar berbat.. Hepsi ne kadar, kap-kap-kapanın elinde kapital..
Biz eskiden bu kadar yoksul değildik.. Sokak hayvanlarıyla ekmeğimizi paylaşır, son yudum suyumuzu bi'çiçeğe bağışlardık.. Sevgileri bi'koşula bağlamaz, -li'li, -la'lı ekler takmazdık insani duygularımıza..
Yani demem o ki canım kardeşim; en azından berbat tarafından bakınca hayata güzel yanlarını görebilmek için HAYIR demesini bilmeli insan..
Takas

Takasa verilmiş kitap gibiyim..
Ezberleyip ezberleyip hep yanlış söylediğim bir şarkının nakaratı beyin hücrelerimi kuşatırken, seni tutup çıkardım sahaf raflarından..
Dumanlı bir ses zihnimde "..right above a dirty bookstore.."* diye yol alırken, parmak uçlarımda rengâyalnız hayatlar sevişirdi.. Sonra bi'sincap kompleksi otururdu zihnime ki sorma gitsin.. Belki bunca mülkiyetçiliğe karşılık Ursula K. Le Guin "Mülksüzleri" yazmıştı, bilmiyorum ama
ellerim o kitaba uzanırken ; "Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir.. Devrim'i satın alamazsınız.. Devrim'i yapamazsınız.. Devrim olabilirsiniz ancak.. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir..**" diye sloganlar atıyordu adeta Le Guin tenimin miting alanlarında..
Hadi.! Madem devrim var işin ucunda, ver beni takasa da al yalnızlığı.. Biraz da onu oku sevgili..
Sürnot : * Tom Waits "Christmas Card From A Hooker In Minneapolis " şarkısından..
** Ursula K. Le Guin "Mülksüzler"den.. ▫
Rengâşiirdi Parmakların

Şu renksiz hayatın içinden uzanıp renklerine dokundum dün akşam.. Parmaklarıma bulaşan haylaz bir çocuk gibiydi şiir.. Mısra mısra döktüm gözlerimden seni.. Fırat'mış, Dicle'ymiş, Zap'mış hepsi dünkü şiir sayılır, avuçlarımdaki rengâıslaklık yanında..
Dün gece çocuk, dün gece; on parmağımda on ressam kayboldum renkli sokaklarında..
Elim ne kağıda gitti ne kaleme.. Aşk denen çok renkli, pek çok bilinmeyenli denklemde yutulan yapayalnız bir sayı gibi hissettim kendimi..
Aktım.. Aktım.. Aktım.. Avuçlarımdaki asi coğrafya ile soyut renklerinden kendime yeni şehirler yarattım..
Hadi gel sokakları çocuk kokan şehirlerime - elim sende - oynayalım..
Sürnot: Oynanamayan oyunlara..
2) Resimdeki tablo Elif Şenel'e aittir.
Algı Operası
Allegrosu yüksek bir operanın merdivenlerinde gezinirken takılıp düşüverdim.. Yoksulluğu yüksek kaldırımlarla döşeli bir şehrin kalbine..
Gecekondular bi'tarafta, gökdelenler diğer.. Nefes almaya çalışanlarsa vurulanların hemen yanında.. Çok sesli memleket orkestrası bu gözlerimi kapatıp kulağımı herhangi bir şehrin göğsüne dayayınca duyduğum çarpık sesleşme..
Ee algı da öyle değil mi bugünlerde.? Kelimeler, kavramlar üzerine kurulan çarpık algılaşma.. Başkanlık deme cumhurbaşkanlığı de, zam deme fiyat güncellemesi de.. Daha böyle "de"lerrrr uzar gider.. Kanarız (her iki anlamda da) biz de.. Ee öyle değilmiş böyleymiş diye.. Ohal'lerden bu hallere düşerken, yol yaptılar diye övünerek.. Şimdi rahat rahat yolculuk yapın o yolun nereye vardığını görerek..
Tıka kulaklarını, kapa gözlerini, yut cümlelerini.. Maymunlar oynasın.. Çarpık kentleşmenin, yoksul cümlelerin ve 360 derece dönmenin gerçek yüzüdür; siyaset.. Çalanlar, söyleyenler, besteleyenler hep aynı.. Bakmayın siz benim çoğul ekiyle sessiz konuştuğuma.. Tek sesli memleket orkestrasıdır bu dinlediğimiz..
Sürnot : İyi seyirler, Sayın dinleyenler..
Sürnotun SürPsikolojik Notu: Algınız sizi değil, siz algılarınızı yönetin.. Hayır'ı bol geceler olsun..
Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi
İlk olarak Marmara Kitabevi’nden
1945 yılında yayımlanan kitap Özdemir Asaf çevirisiyle dilimize kazandırılmış.
44 sayfa olan bu kitapta Pitigrilli’nin “Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi, Ay
Işığı ve Yeşil Adam” olmak üzere üç hikâyesi yer almaktadır. Basit, sade bir
anlatımın yanında alaycı bir üslup hâkim.
Ben pek açık seçik ifadelere rastlamadım. Esprilerse zamanına göre
değerlendirildiğinde fena sayılmaz. Pitigrilli ve Özdemir Asaf açısından bu
kitabı değerlendirecek olursam; kitap elime geçtiğinde çok düşündüm, kafa
yordum doğrusu “Özdemir Asaf bunu niye
çevirmiş, Pitigrilli günümüzde pek tanınmayan bir yazar..” diye diye daha bir
sürü soru işaretlerine takılı kaldım. Ve
işte benim için tüm hikâye de buradan itibaren başladı.
Öncelikle bir parantez açarak
şunu belirtmek isterim. Özdemir Asaf, 1942 yılında liseden mezun olduktan sonra
çeşitli fakültelere girer aynı zamanda da bir iki gazetede de çalışır,
çeviriler yapar. Bu kitabı çevirdiğinde Asaf, 22 yaşındaydı. Ancak ilginçtir ki
Özdemir Asaf’ın biyografilerinde bu kitaba hiç rastlanmaz ( ki niye çeviri
hanesine yazılmadığının soru işareti hala durur) İşte buradan itibaren yani
gazeteci Asaf, gözü ve görüşü ile o yıllara gidersek; 1) Pitigrilli’nin 1945
yılına kadar yazdığı kitaplar neticesinde dünyada adının duyulmaya başladığı
zamanlar 2) Özdemir Asaf’ın daha o yaşlarda nasıl ileri görüşlü olduğunu ve
yakın geleceği göz kırpar bir hava içerisinde soluduğunu anlarız (Bunu niye mi
dedim. Birazdan bu gerçekliğe aşağıda tanık olacaksınız da ondan).
Pitigrilli’yi tanımaya
başlamadan evvel son bir sürnot; Pitigrilli birçok kitap yazmıştır. Çoğu kitabı
dilimizi de çevrilmiştir. Bir zamanlar dünyayı etkisi almıştır. Ancak hal
böyleyken ben Pitigrilli’yi araştırırken sanki hiç yaşamamış gibi geldi. Yani
onunla ilgili doğru dürüst ne Türkçe kaynak var ne de İtalyanca. Hani yer
yarılmış da Pitigrilli içine düşmüştü. İşte bu bağlamda değerlendirildiğinde
onunla ilgili ulaştığım her bilgi altın değerindeydi benim için.
Hadi Pitigrilli’yi tanımaya
gidelim biraz..
Asıl adı Dino Segre olan
Pitigrilli (Pittigrilli, Piti olarak da rastlanır adına) 09.05.1893 yılında
İtalya’nın Torino kentinde doğar, 08.05.1975 yılında yine aynı kentte ölür.
Gazeteci ve yazardır. Hayatına 2.Dünya Savaşı değer. Yaşadığı kenti terk ederek
önce İsviçre’de, daha sonra da Paris’te yaşar bir süre. Bundan dolayı hakkında
birçok şey söylenir. Sonra savaş
bittikten yıllar sonra tekrar vatanına döner.
Pitigrilli, bir Buenos Aires seyahatinde,
“ La Razon” gazetesi müdüründen yazı teklifi alır. “Pitigrilli Pitigrilli’yi Anlatıyor” diye yazmaya başlar. Birçok
ülkede Pitigrilli rüzgârı eser. Bu rüzgâr Milliyet gazetesini de etkisi altına
almış olacak ki 12.01.1964 yılında Adnan Tahir çevirisi ile “Pitigrilli
Pitigrilli’yi Anlatıyor” Milliyet’in 4. sayfa sağ üst köşesine 08.07.1964
tarihine kadar oturur. 20 dile çevrilip
27 gazetede aynı anda basılan bu tefrika daha sonra İnsel Yayınevi tarafından
kitaplaştırılır. Bizim Milliyet’in o Pitigrilli aylarındaki tirajını bilmem ama
La Razon gazetesinin tirajını 254 binden, yarım milyona çıkardığı söylenir
(İşte burada DİKKAT! Üst paragraflarda
Özdemir Asaf’ın belki gazetecilik içgüdüsü belki şairlik-yazarlık duyusuyla
geleceği gördüğünün kanıtıdır bu olay).
Birçokları Pitigrilli’nin açık
saçık, ahlak dışı hatta berbat yazdığını söylemiştir. Berbat yazıp yazmadığı
tartışılır ama 1920 yılında “Lüks Memeler” 1921 yılında “ Bekâret Kemeri” gibi
öyküler yazmıştır. Toplumun birçok kesiminden bu yüzden tepkiler de almıştır.
Bize gelince, Pitigrilli’yi;
Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”ında da Selim’e şu
cümlelerle okutmuştur ” (kütüphaneci)... ahlak bozucu olduğunu ileri sürdüğü Pitigrilli adlı bir
yazarı, tatil aylarında bile öğrenciye okutmuyordu. Selim’e yalnız çocuk
ansiklopedisi veriyordu. Selim’in ortaokula geçtiği yaz bu aksi memur izne
çıktı ve Selim bütün Pitigrilli’leri bir solukta okudu. Memur izinden dönünce,
bu meseleyi kurcalamasından korkan Selim, iki ay kütüphaneye uğramadı. “
Aziz Nesin’se onun için “mizah yıkılacaksa bu adam olumsuz
yıkıcılığın örneğidir, haincesine zeki ama olumsuzluğu yüzünden büyük mizahçı
olamayan bir adamdır, Pitigrilli” demiş.
Pitigrilli’nin 1969 yılında
yayınlanmaya başlayan haftalık mizah dergisi Ustura ’da üstelik Aziz Nesin ve
birçok değerli yazarımız ile beraber hikâyelerine de rastlarsınız.
Yine aynı değerli
yazarlarımızla beraber, Muzaffer İzgü Anafilya- Şubat 2009 sayısında gülmece
dergisi Akbaba’yı anlatırken şöyle diyor;
“Adnan Tahir,
Pitigrilli’den çok düzeyli gülmece öyküleri çeviriyordu.”
Pitigrilli’nin ölümünden bir
yıl sonra Umberto Eco onun için şöyle yazar “ Pitigrilli, keyifli bir yazardı, - baharatlı ve hızlı- yıldırım gibi
bir gidişi oldu”
İşte beynimde Özdemir Asaf,
tenimde Pitigrilli rüzgârı ile birkaç kez okuduğum “Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi”nin hikâyesi beni çözümleri zamana
yayılacak birçok soru işareti ile böyle bir seyahate çıkardı.
Max Jacob – Seçme Şiirler
Cemal Süreya’nın çok harika önsüzüyle karşılıyor okuyucuyu. Çeviri ise Ülkü Tamer’e ait. Ardından Andre Billy’in, Max Jacob’u anlattığı hayli uzun bir yazısı yer almaktadır.
Max Jacob şairliğinin yanı sıra ressamdır da aynı zamanda.1876’da doğup 1944 yılında Nazi toplama kampında akciğer kanamasından ölür. Bazı kaynaklar gaz odasında öldürüldüğünü de yazar. Buradan anlayacağınız üzere Max Yahudi’dir. Ancak İsa’yı gördüğünü ve din değiştirmek istediğini yakın çevresine söyler. Epey bir süre neredeyse papazlara yalvarır derecesinde vaftiz edilmek için ricalarda bulunur. Bu süreç tam 5 yıl sürecektir. Nihayet 1914 yılında isteğine kavuşur. 16 Aralık 1914’ de ise Notre- Dame de Sion kilisesinde vaftiz edilir. Burada hemen bir parantez açmak istiyorum. Max Jacob; Guillaume Apollinaire, Pablo Picasso ile çok yakın arkadaştır. Apollinaire, gönüllü olarak savaşa gider. Ve Max, Apollinaire ile mektuplaşırlar işte o 7 Ocak 1915 tarihli posta pulu olan mektupta Max, 20 Ocak’ta vaftiz edileceğini, vaftiz babasının da Pablo Picasso olacağını yazmıştır. Üstelik Pablo, Max’ a çiçek bahçıvanlarının koruyucusu, piri anlamına gelen Flacre adını koyacağını ama Max’ın bu ismi ikici manası olan fayton olarak algılayıp bozulduğunu anlatır.
Tam burada Max’ın diğer bir yakın arkadaşın olan Andre Billy’de bu vaftiz edilme olayını şu şekilde anlatır. 16 Aralık 1914 tarihine kadar kilise kilise koşturduğunu, papazlara yalvarıp yakardığını nihayetinde de 18 Şubat (yıl yok ama tahminim 1915) günü vaftiz edildiği ve kendi seçtiği Cyprien adını aldığını anlatır. Evet, bir vaftiz edilme olayı üç ayrı kaynaktan farklı bilgi. Artık hangisine inanırsanız.:)
Fransız şiirinde cinas Max ve Apollinaire ile başlar. Bu ikili Yeni Espri anlayışının en önemli temsilcileri oldu. Bunu o zamanların Fransız şiirlerindeki sembolizm ve lirizm etkisinden sıyırmak istemelerinin payı büyüktür. Özellikle Jacob şiirde görüntüyü egemen kıldı. Yani dilin ahenkliğinden uzaklaşarak gündelik yaşamın sıradan ayrıntılarını birbiri ardına sıralar. Kopuk gibi görünen #şiir, bütün olarak bakıldığında yer yer dinsel motiflerle süslü, mistik bir hava verir.
Bu bağlamda gerçeküstücülüğe yakın seyrettiği de görülür ama tam anlamıyla gerçeküstücü denemez.
Max Jacob’un Seçme Şiirler kitabında şiirlerinin yanı sıra #Apollinaire ile mektuplaşmaları, Genç Şaire Öğütler kitabından da alıntılar yer almaktadır.
Sürnot: Attila İlhan Kaptan şiiri serisinde de Max Jacob adına rastlarsınız..
Oksiaşk
iliklerine kadar boşalmış
bir sonbaharın, sigarasını yaktığı
çakmağın taşıydım.
içimde biriken binlerce yalnızlık,
buluşunca oksijenle
tüm sevişmelerimi o sigaraya
bağışladım..
Kendi Gözyaşlarımla
Mendil mendil sildim ayrılığı.. Dilimi aşktan men ettim..Aldırmak için seni içimden denizin mavisine değil tuzuna yatırdım tenimi..
Ahh benim; aşk deyince kabına sığmayan sürreal bakışlarım..
Ahh benim; devrik hükümdarlar gibi halkın içinde tekmelenerek can veren cümlelerim ..
Ahhh benim; sosyalist saçlarına dokundukça tamirci çırağına bürünen yağlı paslı ellerim..
İçim cayır cayır yanarken, mendil mendil ayrılığı silerken, dilimi kaybettim.. Ezilen üzümler gibi doldu gözyaşlarım bilmem kaç 70'lik şişelere..
Seni bilmem ama nicedir sarhoşum kendi gözyaşlarımla ..
Turuncu Acı
Hangi aydınlık sallanır sol yanımda..
Ahhh benim; ürkek, çekingen, yaralı yarınım, acıdan başka hiçbir şey yok bu yürekte, ne verebilir ki sana..
Sadece Acı..
Acıııı..
Hep büyük harfle başlayan imla kurallarını dahi alt üst eden, morna'lardan, coladera'lardan ve hatta hiç bilmediğim dillerden akan ıpıslak bir Acı dökülürken yanaklarımdan, dizlerimdeki turuncu denizlere..
Ne verebilir sana bu turuncu Acı..
Gönül Yarası
Uçsuz bucaksız koridorların amansız boşluğuydum... Hatta öyle bir boşluk ki doldukça daha da yalnızlığa boşalan...
Öyle bir boşluk ki gözü korkardı doluluğun...
Öyle bir boşluktu ki düşünce tenime meteor yağmuru gibi kalbim, elim, dilim , cümlelerim etten bir organ gibi dağıldı hece hece...
Ruhumda geçmeyen bir yara olarak kaldı;gönül...
Hadi ! Düş parmak uçlarımdan da gömül...
Sürnot: 🎶🎶Hüsnü Arkan ile Cem Adrian - Gönül Yarası🎶🎶 dinlenerek bir yaranın kabuğu kaldırılabilir.
Bırak Batayım Yalnızlığın Tenine
Bırak tuzlu tenini dalgalı parmaklarıma bu gece sende alabora olmam lazım...
Bırak bu gece kelimelerini seni benden daha güzel yazacak kalemler yaratmam lazım...
Bırak saten bir gecelik giymiş gibi ilerleyen saatleri seni sana bırakmayacak zamanlara soyunmam lazım...
Hadi durma, durma gerçekten bırak sen de uzun topuklu ayrılığın ardından kurak mevsimlere aksın dudak ıslaklığım ...
Bırakkkk nasıl bulmadıysan yüreğimi öyle…
Yarabaz Bi'Adamım
Nakarat gülüm! Bu aşkın ötesi berisi gibi hayat hep aynı nakarat...
Üstelik işin tuhaf yanı, aynı hece harekatıyla yüreğimizi kuşatıyorken, biz yorulmak bilmeden aynı notalara basıp basıp farklı seslerin çıkmasını bekliyorduk...
Oysa mucizevi bir şarkı değil ki aşk ... Olsa olsa ayrılık şarkılarının girizgahından başka hiçbir halta yaramayan, heyecanlı üç beş perküsyon darbesi...
Dedim ya bu hayat, hep aynı nakarat... Sen çiz üstümü, sadaka niyetine bağışla güneşe... Bunu demek istemezdim ama "BEN BÖYLEYİM*" bu nakaratta yara/maz bi'adamım, yara/baz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popüler Yayınlar
-
Güzel tarafından bakınca ne kadar berbat bi'yanı olduğunu görüyordum hayatın.. Betonun altında ezilen; toprak.. Işığın ardındaki; kara...
-
doğduğuma en çok babam sevinmiş, oğlum diye diye demirleri tutuşturup el ele merdiven dayamış güneşe… altı yaşımda okumaya başladım. y...
-
iliklerine kadar boşalmış bir sonbaharın, sigarasını yaktığı çakmağın taşıydım. içimde biriken binlerce yalnızlık, buluşunca oksijenle...
-
Allegrosu yüksek bir operanın merdivenlerinde gezinirken takılıp düşüverdim.. Yoksulluğu yüksek kaldırımlarla döşeli bir şehrin kalbine.. ...
-
Tuncay Özkan’ın Silivri’deki son kitabı, ilk romanı… Solukdaş’ına ithaf etmiş… Kitabın fiziki özellikleriyle başlamak istiyorum...
-
Uçsuz bucaksız koridorların amansız boşluğuydum... Hatta öyle bir boşluk ki doldukça daha da yalnızlığa boşalan... Öyle bir boşluk ki ...
-
+1 farkındalıkla hafifçe çekildi gözleri ve gülerken yanakları… Her yıl olduğu gibi bu yılda 21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık G...
-
gidersen sevdiğim yeni bir mevsim doğar tenimde göz yaşlarım buz tutar avuçlarımda kurur baharlar gidersen; gökyüzü rengini alıp da gid...
-
içimde; eski zamanların sarhoşluğu… gözlerimde, hasretin yakıcı kokusu yol alıyorken yüreğimdeki sokaklarda, sana çıkıyor desem de her...
-
karanlık günlerde yazdım duvarlara adını hiç korkmadım … adımların kelepçeli haliyle bile yürüdüm üstüne üstüne durmadan seni...









