aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sarı Babet

 Seviyooo..Sevmiyo.. Seviyooo.. Sevmiyo.. diye salakça bir fala kilitledim ellerimi.. 
Aklımda doksan altımış doksan ölçülerine çok yakın bir kuantum fiziğiyle, durdum baktım parmaklarımdan kayıp giden papatyanın kanatlarına.. Aslında onlar sarı babetlerini göstermek için beyaz elbise giyen kadınlardan farksızdı. 

Usulca düştü sol elimin parmakları, toprağın tenine.. Tırnak aralarıma kahperenginde yalnızlıklar doldu... Yılların içimden dal gibi geçen uzantısını, tanımlanamayan bir evrende yaşarıyormuşçasına tomurcuk verdi gülüşlerim.. Aklım, Einstein’ın ötesindeki fizikle yoğrulurken, yüksek çok yüksek desibellere çıkmış üfleyip duruyordu kulağıma; ölüm..

Ne için yaratmıştı tanrı bizi..Papatya parmaklarımda, ellerim toprakta ve aklım fiziğin de ötesindeki bincelerce fizikle geberip giderken, sessizlik denen karadelik kaç desibele kadar yutardı sesleri..


Güldürüp durma beni papatya.. Kendi acını dindirmek için bulduğun o salakça intihar yöntemine kansaydım, insanların beni sevdiğine inanırdım..
O yüzden hiç gerek yok. Dursun kanatların, sarı babetlerinde..


Oksiaşk


iliklerine kadar boşalmış


bir sonbaharın, sigarasını yaktığı
çakmağın taşıydım.
içimde biriken binlerce yalnızlık,
buluşunca oksijenle
tüm sevişmelerimi o sigaraya
bağışladım..

Kendi Gözyaşlarımla


 Mendil mendil sildim ayrılığı.. Dilimi aşktan men ettim..Aldırmak için seni içimden denizin mavisine değil tuzuna yatırdım tenimi..

Ahh benim; aşk deyince kabına sığmayan sürreal bakışlarım..
Ahh benim; devrik hükümdarlar gibi halkın içinde tekmelenerek can veren cümlelerim ..

Ahhh benim; sosyalist saçlarına dokundukça tamirci çırağına bürünen yağlı paslı ellerim..
İçim cayır cayır yanarken, mendil mendil ayrılığı silerken, dilimi kaybettim.. Ezilen üzümler gibi doldu gözyaşlarım bilmem kaç 70'lik şişelere..

Seni bilmem ama nicedir sarhoşum kendi gözyaşlarımla ..

Bir Düşüyor, Bir Üşüyor, Bir Düşünüyorum


Nasıldı o kahrolası şarkının sözleri..

Düşüyorum.. Düşünüyorum.. Bir düşüp bir düşünmekten Rodin’in heykeline dönüyorum. Çok da benzeriz birbirimize hani. O hey ben kel.. Yani toplasan ikimizden yarım yamalak bir adam eder. Nerden geldi konu buraya, cancağzım.. Düşünüyorum. Düşüyorum, diyordum ki o şarkıyı..

Evrekaaa!

Evet, evet “Düşüyorum” diyordu soul tınılara binip aklımdan yüreğime paldır kültür* düşen o New York’lu şarkıcı.. Tamam doğruyu söylemek gerekirse feel miydi, feed miydi, fight mıydı neydi diye bayağı bir kurcaladım belleğimi.. Düştüm kalktım, maviye boyandım ama bak sonunda iyi hissediyorum kendimi.

“I keep on fallin’
In and out of love
With you
Sometimes I love you
Sometimes you make me blue
Sometimes I feel good”


Bazen yükseklerden çok yükseklerden düşmesi gerekir insanın yahut büyük resimde *kosküçücük bir fırça darbesi olması gerekir. Aşkın içinden dışına bakmak içinse dışında durmak gerekir, içini görmek için..

Yine ne oldu cancağızım.. Geometriye gitti kafa.. He valla neydi aşkın iç acılarının toplamı?

Neyse uzun hikaye bunlar “I feel good” diyelim gelmişine geçmişine de salalım uçurtmanın ipini o acıların içine..

Sürnot :* Yazıda geçen deyim ve pekiştirme çok bilinçsiz bir zamanda bilinçli olarak yazılmıştır.


Şarkı : Alicia keys - Fallin'


Formülü Yok




Düşünce bakışlarım kayalıkların sırtından mavinin koynuna, bir meşale gibi yandı avuçlarımda, aşk... 

Nasıl seyre dalmışsam öyle dokunulmaya, dokunmaya sevdalı sokak kedisi gibiydim... 

Ama sen uzak dur sevgili, tepeden tırnağa kundaklandığım bu acıyı dindirecek bir formül yok... Bilmem kaç bilinmeyenli denklemin bilmem kaçıncı eşitsizliğiyim... 

Formülü yok...

Harfler kavuşunca birbirlerine, biz düşünce uzağa
"ayrılık" çelikten bir gemi olur yüzer mavinin yanağımda...

Yanar, ellerim... 
Sokulur usulca bir sokak kedisi yamacıma... Kaybolur bakışlarımız o geminin girdabında...

Sürnot: Benim denize, kedinin sokağa ait olduğu bian...

Sustuğum Her Nefes Senin İçin




Yazdığım her nefes biraz ayrılık, biraz da ölüm için...
Parmak uçlarımda tüm ağırlığıyla asılı duruyorken yüzün... İnce bir ip gibi geçti boğazıma yaşam...
 

Hiç bilmezdim böyle bıkacağımı hiç ummazdım sıkılacağımı,yaşamaktan... Nefes alıp veriyordum en azından yaşamak denirse buna... Yani işte yaşayıp gidiyordum...

Şimdi ağır ağır yürüyorum kendi tenimde kurduğum cümle ağacına doğru... İki parmağımın arasındaki kalem de kırıldı... Ayağımın altındaki noktalar bir bir kayıp gitti... Yıkıldı üstüme ünlem... Gözlerim bir aşkın peşinden sürsonsuzluğa akıp gitti...
Artık öldüğüm her nefes senin için... 






Zamanın Zehri






Kaç güneş batırdım yokluğunda... Kaç dalga delip geçti tenimi... Nefesin boğazıma düğümlenmişken havanın tadı ne kadar yavanmış anladım...


Zamanın ayrılık zehrini taşıyan akrebi değdi bize... Ne kadar anlatsam sana bundan gayri kâr etmez bilirim ama inan kaç güneş batarken parmak uçlarımda, sabahı yaşadım gözlerinde...
Baharın tadı hâlâ damağımda... 🎶

Hadi ❗
Bırakmak istiyorsan bırak nilüferleri, alışıktır gözlerim nehir olmaya...

Düşünce Nefesin İçime





Koyu bir akordan tenime yayılan yalnızlığın ses tellerine basa basa yürüyorum... Beynimde bir mırıltı, dudaklarımda bir kıpırtıyla şarkı niyetine adını çağırıyorum... Ne Müzeyyen'in sesinden dökülen nihavende ne de Vivaldi'nin parmaklarından aceleci edayla koşuşturan Sonbahar Allegro'suna benziyor bu...

Başka bir müzik, bambaşka... Ne notası nota, ne de sol anahtarı anahtar...

Kulaklarım ilk defa şahit koyu bir akordan süzülerek ses tellerime tüneyen o melankolik nefesine...


Sürnot: Ne yani, hiç öpüşmemiş gibi okumayın...

Gezegenlikten Kopan Genlerim





Bir farkım yok Plüton'dan... Aşk yaratınca kendi tanımını, solup gitti gezen genlerim...

Yalnızlık da sildi yüzümü... Ayrılığın sisteminde hiçim şimdi...

Bunca yıl cücenin biri gezegen sanıyordu ya kendini... Bunca yıl sistemin içerisinde maskotluk yapıp güldürüyordu ya abilerini, ablalarını ne oldu da böyle aşk baştan yarattı kendini...

Şimdi elim, yüreğim gezegenlikten dışlanan Plüton ıssızlığına boğulu... Gözyaşlarım yer çekimine inat yükselir ona doğru... Bakma sen onlara Plüton, bakma tenin olmasa da ruhun gezen/gen senin...

Hadi gülümse; parmak uçlarım senin bu gece...


Yaprak Gibi Yüreğim...




Durduğum yerden bakıyorum hayata ... Hüzünbaz bir şarkının notalarında ayak uçlarıma basa basa yürüyorum... Tüm bu çabam incinmesin diye şarkı... Acıyormuş canım, kanıyormuş kendi harflerine küsen a〰ş〰k... Aldırmıyorum, gerçekten aldırmıyorum ayaklarıma batan sol anahtarına...


Yaprak gibi yüreğim... Yaşamın herhangi bir dalına tutunamayan...
Sırtını sonbahardan yapılma notalara dayayarak yavaşça kaldırım kenarına süzülen , yaprak işte yüreğim...

Dokunma❗ Dağılırım...



















 

Sürnot: "Cem Adrian - Her Aşkın Bir Şarkısı Var" 🎵🎶🎼 dinlenirken yüreğime konan bir karalama...


 

Git Bana Doğru


Git❗Yolun açık olsun...

Koynumda kokun... Ellerimde teninin izleri... Artık hiçbir şey eskisi gibi değil... Parmaklarım tuşlarına bastığı anda hayatın, her nota ayrılığın sesi... Hangi soprano, hangi tenor ve hangi bariton bu notalara kulağını verip ayrılığın dalgalı ayak seslerini tanır ki...


Dokun/ma her şey öylece kalsın... Güneş göğsünde, rüzgar teninde , dalga saçlarında ve avuçlarında martılar , bırak kalsın öylece... Sen git❗Ama bana doğru... Kilometrelerce uzanan cümlelerde çarpışalım yine seninle... Ayrılığı nihilizme adayalım... Şarkılar sussun sadece tenimizde yürüyen parmaklarımızın sesi duyulsun... Hadi git bana doğru... ❗

Can Kırığı




Cam kırığı değil içimdeki, can kırığı…

Uzanınca ellerim karıştırırdı gökyüzünü… En çok bulutları gıdıklardım. Güldükçe ağlamaları ondan... Akşamüstlerine doğru güneşi amforaların koynuna yolladım mı  ellerime yıldızlar batardı. Aldırmazdım. Sahiden aldır-maz bırakırdım öylece... Düş kaybıymış, acıymış, alyuvarlarım-akyuvarlarım denize dökülürmüş, ha! Dökülsün bana ne! Her dalgada nasıl olsa kendime gelirdim.


Siz bilmezsiniz ne çok geçtim ben aşkın sıratından, Şatt'ül-Arab'ından çividen de çivi Zap sularından da bir ondan geçmedim, vazgeçemedim... Her aşk yeniledikçe ve yenildikçe kendi devrimi yaratırmış ya benimki de o hesap ama cam değil ki bu takımı bozuldu mu yenisini alıp koyasın, can kırığı... Dil kırığı, düş kırığı, cümle kırığı... Dokunup sarmadın ya ten kırığı... O yüzden kanıyor durmadan içim... O yüzden cennetin kapısını çarpmam, cehennemden de daha sıcak bakmam...

Uzanınca ellerim, karışırdı aşka gök/yüzü...
Cam kırığı değil içimdeki, can kırığı…

Pembenin Zehri





Ben seni çok sevdim ve çıkardım  en sevdiğim kitapların arasından seni...

Postit yaprakları arasına zulaladım... Sen de biliyorsun artık okunacak değil yazılacak kadındın...

Zehir zakkum bir mevsimin üstüne pembe pembe yağmıştın... İçim dışıma taşmış, yüreğim köhne bir mazgalın başında gelecek gemileri bekliyordu...

Amin demedim hiç... Sadece umut ettim gelmeyecek ve olmayacaklara... Şimdi seni en sevdigim kalemimle tozu kalmış pembenin zehriyle birlikte damardan alıyorum...

Susuyor evren...
Düşüyor palet...
Avuçlarımdan di'li kurumuş  ıslak iki cümle sızıyor...
"Seni Sevdim"...

İŞTE BU KADAR




İşte şu kadar uzak kalabilirdim gözlerine ama "Bakışların gittiğin yerden uzak..." benimse cümlelerim yorgun, parmaklarım kırılgan...

Metro kalabalığında aklımın merdiven boşluğunda yankılanırken kırmızı adımların, zaman kendi kavramını yitiriyordu... Günler birbirine giriyor. Hafifçe bir tebessümün dahi o bilincini yitirmiş zamanın zoruna gidiyordu...

Kendi kendini de ilk defa sorguluyordu zaman; bugün günlerden ayrılıkken kim demiş "cumartesi," yarın gökyüzü gibi sonsuz ve mavi bir yalnızlık kahvaltıma konuk olacakken kim demiş" pazar"... Sonra aklımdan hiç çıkmayan "sen" pazartesiye sendrom olurken, kim koymuş böyle uyduruk isimleri günlere...

Zaman, geçiyorsa aşktan mesafeler de sorguya çekerdi kendini... Mesela uzak aslında çok uzak olmayabilir ama geçmiyorsa aşk, zamanın kılcal damarlarından yakın da bir o kadar uzak olabilir... Sahi
! Kim koymuş isimlerini sensiz geçen günlerin, mesafelerin... Diyor ya zamanın nokta/lama işaretlerine takılı kalmış bir şiir; "

“o kadar uzaktın ki bana
inanamıyorum şimdi,
bir kibrit çöpü mesafede duruşuna

o kadar yak
ındın ki bana 
inanam
ıyorum şimdi, 
bir kibrit
çöpü mesafede oluşuna”
Yani işte şu kadar mesafe sevgili sen hesap et yakın mı? Uzak mı?

S
ürnot : 1) Şarkısıyla konuk olan Feridun Düzağaç teşekkür :)))
 2) ** KİBRİT ÇÖPÜ" şiirinden... 

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.