Sayfalar
Çakmaktaşı'ndan
Atilla İlhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atilla İlhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Max Jacob – Seçme Şiirler
Cemal Süreya’nın çok harika önsüzüyle karşılıyor okuyucuyu. Çeviri ise Ülkü Tamer’e ait. Ardından Andre Billy’in, Max Jacob’u anlattığı hayli uzun bir yazısı yer almaktadır.
Max Jacob şairliğinin yanı sıra ressamdır da aynı zamanda.1876’da doğup 1944 yılında Nazi toplama kampında akciğer kanamasından ölür. Bazı kaynaklar gaz odasında öldürüldüğünü de yazar. Buradan anlayacağınız üzere Max Yahudi’dir. Ancak İsa’yı gördüğünü ve din değiştirmek istediğini yakın çevresine söyler. Epey bir süre neredeyse papazlara yalvarır derecesinde vaftiz edilmek için ricalarda bulunur. Bu süreç tam 5 yıl sürecektir. Nihayet 1914 yılında isteğine kavuşur. 16 Aralık 1914’ de ise Notre- Dame de Sion kilisesinde vaftiz edilir. Burada hemen bir parantez açmak istiyorum. Max Jacob; Guillaume Apollinaire, Pablo Picasso ile çok yakın arkadaştır. Apollinaire, gönüllü olarak savaşa gider. Ve Max, Apollinaire ile mektuplaşırlar işte o 7 Ocak 1915 tarihli posta pulu olan mektupta Max, 20 Ocak’ta vaftiz edileceğini, vaftiz babasının da Pablo Picasso olacağını yazmıştır. Üstelik Pablo, Max’ a çiçek bahçıvanlarının koruyucusu, piri anlamına gelen Flacre adını koyacağını ama Max’ın bu ismi ikici manası olan fayton olarak algılayıp bozulduğunu anlatır.
Tam burada Max’ın diğer bir yakın arkadaşın olan Andre Billy’de bu vaftiz edilme olayını şu şekilde anlatır. 16 Aralık 1914 tarihine kadar kilise kilise koşturduğunu, papazlara yalvarıp yakardığını nihayetinde de 18 Şubat (yıl yok ama tahminim 1915) günü vaftiz edildiği ve kendi seçtiği Cyprien adını aldığını anlatır. Evet, bir vaftiz edilme olayı üç ayrı kaynaktan farklı bilgi. Artık hangisine inanırsanız.:)
Fransız şiirinde cinas Max ve Apollinaire ile başlar. Bu ikili Yeni Espri anlayışının en önemli temsilcileri oldu. Bunu o zamanların Fransız şiirlerindeki sembolizm ve lirizm etkisinden sıyırmak istemelerinin payı büyüktür. Özellikle Jacob şiirde görüntüyü egemen kıldı. Yani dilin ahenkliğinden uzaklaşarak gündelik yaşamın sıradan ayrıntılarını birbiri ardına sıralar. Kopuk gibi görünen #şiir, bütün olarak bakıldığında yer yer dinsel motiflerle süslü, mistik bir hava verir.
Bu bağlamda gerçeküstücülüğe yakın seyrettiği de görülür ama tam anlamıyla gerçeküstücü denemez.
Max Jacob’un Seçme Şiirler kitabında şiirlerinin yanı sıra #Apollinaire ile mektuplaşmaları, Genç Şaire Öğütler kitabından da alıntılar yer almaktadır.
Sürnot: Attila İlhan Kaptan şiiri serisinde de Max Jacob adına rastlarsınız..
ŞİİR MATİNESİ -Kadınlar-
Ne diyordu usta;
“Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir”₁
Her şey bu şiirin keşfedilmesiyle başlamıştı… Ben ilk defa
belki de siz ilk defa, hayatınızda böyle bir sevmek, böyle bir kadın gördünüz…
Çoğu zaman tıpkı biz gibi ne düşünsek, azıcık üşüsek hemen bitiverirlerdi
yanımızda… Rüya desem değil, gerçek desem hiç değil… Sürreal bir tablo
içerisinde duruyorduk öylece akmaya başlayınca Nazım ustanın kaleminden
çağlayanlar, biz daha bir başka akıyorduk…
“Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin!
Ayağını bastın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi.
Güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde.
Ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler;
gönlüm gibi zengin,
hürriyet gibi aydınlık oldu odam.
Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin.”₂
Ama nasıl bir akmaktır o öyle… Nasıl bir kadındır… Nasıl bir
nefestir… İnsan çektikçe içine baharlar doluyor genzine ve verdikçe nefesini
rengârenk çiçekler açıyor… Yok diyor gerçekten insan böyle bir sevmek yok…
Böyle bir kadın yok… Gerçekten yok… Belki de bir zamanlar vardı dediği gibi,
unutamadığı gibi Orhan Veli’nin;
“Nedendir,
biliyor musun;
Her gece rüyama girişin,
Her gece şeytana uyuşum,
Bembeyaz çarşafların üstünde;
Nedendir, biliyor musun?
Seni hala seviyorum, eski karim.
Ama ne kadınsın, biliyor musun?”₃
Her gece rüyama girişin,
Her gece şeytana uyuşum,
Bembeyaz çarşafların üstünde;
Nedendir, biliyor musun?
Seni hala seviyorum, eski karim.
Ama ne kadınsın, biliyor musun?”₃
Yaşam akıp gidiyorken farkında olmadan
çoğumuz kayboluyorduk içinde… Belki de çoğumuz
subliminal mesaj gibiydik akan o tablonun içerisinde… Çoğumuz var… Çoğumuz
yok… Varla yok arası bir şey var
biliyorum… Duruyorsa o yolun başında bir kadın hala bu hayatta yaşanacak çok
şeyler var…
Ama ne sevmek...
Ne kadın…
Ama ne yaşamak...
Dediği gibi Necip
Fazıl’ın;
“Bir
kadının içinden ağlayışı, gülüşü,
Gözlerinden
ziyade bacaklarına yakın,
Bir
lisandır onların duruşu, bükülüşü,
Kadınlar!
Onlar varken konuşmayınız sakın.”₄
Di’li, nutku tutulur tabiri caizse insanın…
Nerden geldiğini ne olduğunu unutuverir o an… O an çıkar yörüngeden yürek… Ya
güneş olur ya da ay döndükçe döner etrafında… Kaç geceler kaç aylar… Mevsimler,
gece gündüz gibi gelir insana ve bir bakmışız Aziz Nesin’in bağışla dediği
noktadayız;
“Ya
zamanından çok erken gelirim
Dünyaya
geldiğim gibi
Ya
zamanından çok geç
Seni
bu yaşta sevdiğim gibi
…
Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın
Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın
Ölüme
erken seviye geç
Yine
gecikmişim bağışla sevgilim
Seviye
on kala ölüme beş”₅
Ve zaman her şeye rağmen bize oynasa da
oyununu bir kadın sıkı sıkıya tutunur içimizde, yenilmeden ne zamana ne de
yaşama… Duru/r tüm güzelliğiyle her yaşımızda, düşümüzde, geleceğimizde… Ve var
olduğu sürece de şiir yanı başımızdadırlar…
Ahhh kadınlar…
Bazen hiçç yoklar…
Kaynak,
Alıntı:
1)
Attila İlhan
– Ne Kadınlar Sevdim Zaten Yoktular şiirinden…
2)
Nazım Hikmet
- Hoş Geldin Kadınım şiirinden…
3)
Orhan Veli – Eski Karım şiirinden…
4)
Necip
Fazıl Kısakürek – Kadın Bacakları şiirinden…
5) Aziz Nesin – Bağışla şiirinden…
AŞK, KENDİ POTKALINI HAZIRLAR
Her aşk kendi potkalını hazırlar…
Aylardan eylüldü. Daha yenice soyunmaya başlamıştı ağaçlar. Hiç hesapta kitapta olmayan bir yerden çıkagelmişti ayrılık. Sudan çıkmış balık gibiydik… Durmadan birbirimizde ıslanıyor sonra kurulanıyorduk…
“ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun”
bu şehir o eski İstanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun”
üniversiteli âşıklar gibi sarmaş dolaş bağıra çağıra yürüyorduk. Sadece İstanbul şehrinin yerine sen başka ben başka şehirler koyarak koşturuyorduk… Soluğumuz uzanırken kaldırımlara, ıslanıyordu dudaklarımız…
Biliyorduk elbet bir şiirden geçmenin zorluğunu. O yüzden kaldırımlarından değil tam ortasından yürüyorduk caddelerin… Hani diyorduk madem düştük biz bu yangının orta yerine yanacaksak da dik yanalım… Zayıf ve cılız bir ateşle yanacağımıza güçlü ve gür olsun. Belki bir gün meydanlara dikilir o aşk ateşimiz…
Madem birbirimize “sen yoksun” diyorduk, yan yanayken o zaman baraj kapakları gibi açılalım da yetmesin göz kapaklarımız durdurmaya o suları…
Maden diyorduk aylardan ayrılık, parçalanan yüreğimizden akan şiirlerde boğulalım, tepeden tırnağa şiir olup yine şiirlere dökülelim…
Madem diyorduk, düşünme… Düşünme diye teselliler vererek başka bir şiirin dünyasına uydu oluyorduk ya;
“Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...”
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...”
Diyorduk fakat bizdeki şarkılar da sesler de hiç bu şiirin ruhuna yakışacak cinsten değildi. Şiir mavi biz gece… Şiir en güzel tınılarını takmış takıştırmış, bizse ufacık bir kâğıda koca koca puntolarla “ayrılık” yazıp bırakıyorduk kırmızı gecelerden geçen şişelerin içine… Tabi nerden bilelim bir gün o şişelerin lazım olacağını…
En kalabalık şehirlerde bile yaşasak yan yana olmayınca ıssız adada yaşamaktan farkı yoktu bizim için… Belki de sırf o yüzden başka bir şiire çeviriyorduk rotamızı…
“keşfedilmeyi bekleyen
bir ada yalnızlığı yaşıyorum
varsın kimseler sormasın
ben sensizliği su diye içiyorum
kimseler bilmesin, var/sın
sensizliği, onlardan bile sakınıyorum “
bir ada yalnızlığı yaşıyorum
varsın kimseler sormasın
ben sensizliği su diye içiyorum
kimseler bilmesin, var/sın
sensizliği, onlardan bile sakınıyorum “
Sakınıp saklıyorduk elbet içimizde rotasız yüzen şiirlerin nereye çıkacağını… O potkalı ne zaman, nasıl bırakacağımızı… Sen susuyor, ben konuşuyor… Sen konuşuyor, ben yutkunuyordum… Bir ara sıkıp yumruğumu ses tellerimi parçalarcasına geçmek geldi bir şiirin sokaklarından;
“Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar”
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar”
Ve nitekim geçtik de o yıkıntıların, terk edilmişliğin, ıssızlığın kol gezdiği sokaklardan… Zulamızdaydı potkal… Kimse bulmasa da olurdu. Sen bana, ben sana mektup gibi bir posta güvercinin ayağına iliştirilmiş not gibi ya da Kızılderililerin dumanla haberleştiği gibi sadece birbirimiz arasında yüzüp gelse yeterliydi o ayrılığa yazılmış aşk tümceleri...
Yüzyıllar oldu yüzünü görmeyeli, dokunup okşarken kelimelerini ne çok istedim bu yaşantının bir rüya olmasını… Uyanınca yanımda bitivermeni, yanağıma konan ıslaklığın sabahın serinliğiyle buluşmasını… Ne kadar çok isterdim, bilirim sen de isterdin bütün bunların sabah uyandığımızda hatırlamakta zorlanacağımız bir rüyadan ibaret olmasını ve birlikte çıkıp o malum şiirin en yüksek yerinden hayata haykırmayı…
“Rüya, bütün çektiğimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının,
…
Sus, kimseler duymasın, Duymasın, ölürüm ha. Aymışam yarı gece, Seni bulmuşam sonra. Seni, kaburgamın altın parçası. Seni, dişlerinde elma kokusu. Bir daha hangi ana doğurur bizi?”Ve susuyor ayrılık…
Sen suskun…
Ben suskun…
Kelimeler suskun…
Elimizde kırmızı gecelerden geçen şişelerden dökülen, dudaklarımız…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popüler Yayınlar
-
doğduğuma en çok babam sevinmiş, oğlum diye diye demirleri tutuşturup el ele merdiven dayamış güneşe… altı yaşımda okumaya başladım. y...
-
Güzel tarafından bakınca ne kadar berbat bi'yanı olduğunu görüyordum hayatın.. Betonun altında ezilen; toprak.. Işığın ardındaki; kara...
-
karanlık günlerde yazdım duvarlara adını hiç korkmadım … adımların kelepçeli haliyle bile yürüdüm üstüne üstüne durmadan seni...
-
Tenime batarken hasretin... Ne gündüzü ne geceyi ,ben güneşe yazdım seni... 🎵🎵 Acıysa şarabın tadı, köpeklerden beter öldürüyorsa dilimi...
-
Tuncay Özkan’ın Silivri’deki son kitabı, ilk romanı… Solukdaş’ına ithaf etmiş… Kitabın fiziki özellikleriyle başlamak istiyorum...
-
“Ve Tanrı kadını yarattı… Ne bir taşa, Ne de bir başkasına dayadım sırtımı Kadınımdan başka…” d iye doğaçlama bir dörtlükle başlıyor yolc...
-
Seyirciler arasından tek tek çıkarak yol alıyorlardı oyuncular şu şiirle sahneye… “* Kimi der ki kadın Uzun kış gecelerinde yatmak içindir...
-
dur! basma oraya az önce kırıldı yüreğim, batmasın ‘sev’ ler ayağına 20.07.2002 / 15:25 İzmir





