roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İçim Çok Yağmur

 

Orhan ustaya-*

Kırık bir sonbaharın çatı aralığından bakıyordum.. Bir yağmur damlasına tutunup dünyadan uzaklaşırken, yeryüzü ile aramda ne varsa hepsini elimin tersiyle sildim.. Ne kadar da büyüdü yalnızlık, küçülürken yeryüzü..

 İnsanlar ahh insanların niye yüzü yok, baba.. İnsanlar, bazı insanlar niye harfleri farklı yazıyor, baba.. Bakışlarındaki hüzün nasıl ağır geliyor bana anlatamam.. Bi’cevap versen sorularıma, tutunduğum o buluttan bırakıp kendimi yeryüzünü gamzesinden öpeceğim.. Ama şimdilik en iyisi mi ben biraz daha yazayım baba..  Belki bi’cevap gelir de yaslanır parmaklarıma.. Ne bileyim belki insanlar değişir her şey iyiliğe gider.. Şimdilik baba; çok kötü bu yeryüzü..   

 Blues mavisi bir notadan sallanarak Reggae kıvamında oynayan seslere tutunuyorum.. İçimden geçen tüm cümleleri hece yerlerinden kırparken, origami’k düşler batıyor içime.. Susmak niye bu kadar acıtır insanı, baba.. Notalar hiç susar mı.? Susuyor işte baba.. Rüzgar dahi esmeyi bırak esnemiyor bile.. Hadi biraz konuşsana..  Eski zamanlardan bahset..  Bir şarkı mırıldan mesela.. Tüm sorular o notalara binip cevapları getirsinler.. Şimdilik baba; dinlediğim her şarkı çok acı..

 İçimde buruk bir gökkuşağı o buluttan diğer buluta uzanır..  Acılar hiç durmuyor ki baba.. Tam güleceğim sıra dişlerini gösterip mutluluktan koca bi’ısırık alıyorlar.. Acaba ne kadar mutluluk yerse doyar bu acılar, baba.. Kaç gülüşün yanağını kanatırlar.. Daha açmamış kaç çiçeği dikenlerle kuşatırlar.. Bi’kıpırdatsan dudaklarını, bahar okşayacak yüzümüzü.. Çiçek çiçek serpilecek umutlar.. Daha güzel gülümseyecek dünya ama şimdilik baba; çok hüzünlü bu yerküre..

 Bütün susuşlarımı çöp poşetlerinde topluyorum.. Aklım, elim, yüreğim hep anılarda takılı kaldı.. Gerçekler çok palyatif, anılarsa bi’o kadar telaşlı koşuşturmalarda baba.. Seni şimdiki zamanın gerçekliğiyle hiç kazımak istemiyorum, belleğime.. Hep bilinçaltının sunduğu o şatafatlı sürrealist dünyada ağırlıyorum..  İçimde yorgun işçi ellerin, dışım susuş çöplüğü.. Söyler misin baba.? Kim temizler dışımdaki bu çöplüğü.. Kim kalabalık cümleleriyle baştan çizer, seni.. Bi’kımıldasan yeniden öğreneceğim konuşmayı.. Şimdilik baba; çok ıssız kurduğum her cümle..

 Kırık bir sonbaharın çatısından damlayan hüzünle bakıyorum, hayata.. Çok büyük görünüyor her şey.. Çok çaresiz.. Çok ıssız ve köhne.. Ne kadar da büyüdü yeryüzü, küçülürken bedenin.. Ne kadar da boy attı yalnızlık.. İçimde bi’toprak kokusu sanki adım adım uzaklaşıyorsun benden.. Dur.! Sakın gideyim deme içim çok yağmur, baba..  Hayat bırakmıyor ki yakamı koşayım omuzlarındaki mutlu çocukluğuma.. Şimdilik beni affet beni olur mu.? İçim çok yağmur.. Yağmur, içim..

 

 

Sürnot: * Ustam; aynı zamanda Babam..

Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi





İlk olarak Marmara Kitabevi’nden 1945 yılında yayımlanan kitap Özdemir Asaf çevirisiyle dilimize kazandırılmış. 44 sayfa olan bu kitapta Pitigrilli’nin “Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi, Ay Işığı ve Yeşil Adam” olmak üzere üç hikâyesi yer almaktadır. Basit, sade bir anlatımın yanında alaycı bir üslup hâkim.  Ben pek açık seçik ifadelere rastlamadım. Esprilerse zamanına göre değerlendirildiğinde fena sayılmaz. Pitigrilli ve Özdemir Asaf açısından bu kitabı değerlendirecek olursam; kitap elime geçtiğinde çok düşündüm, kafa yordum  doğrusu “Özdemir Asaf bunu niye çevirmiş, Pitigrilli günümüzde pek tanınmayan bir yazar..” diye diye daha bir sürü soru işaretlerine takılı kaldım.  Ve işte benim için tüm hikâye de buradan itibaren başladı.  

Öncelikle bir parantez açarak şunu belirtmek isterim. Özdemir Asaf, 1942 yılında liseden mezun olduktan sonra çeşitli fakültelere girer aynı zamanda da bir iki gazetede de çalışır, çeviriler yapar. Bu kitabı çevirdiğinde Asaf, 22 yaşındaydı. Ancak ilginçtir ki Özdemir Asaf’ın biyografilerinde bu kitaba hiç rastlanmaz ( ki niye çeviri hanesine yazılmadığının soru işareti hala durur) İşte buradan itibaren yani gazeteci Asaf, gözü ve görüşü ile o yıllara gidersek; 1) Pitigrilli’nin 1945 yılına kadar yazdığı kitaplar neticesinde dünyada adının duyulmaya başladığı zamanlar 2) Özdemir Asaf’ın daha o yaşlarda nasıl ileri görüşlü olduğunu ve yakın geleceği göz kırpar bir hava içerisinde soluduğunu anlarız (Bunu niye mi dedim. Birazdan bu gerçekliğe aşağıda tanık olacaksınız da ondan).

Pitigrilli’yi tanımaya başlamadan evvel son bir sürnot; Pitigrilli birçok kitap yazmıştır. Çoğu kitabı dilimizi de çevrilmiştir. Bir zamanlar dünyayı etkisi almıştır. Ancak hal böyleyken ben Pitigrilli’yi araştırırken sanki hiç yaşamamış gibi geldi. Yani onunla ilgili doğru dürüst ne Türkçe kaynak var ne de İtalyanca. Hani yer yarılmış da Pitigrilli içine düşmüştü. İşte bu bağlamda değerlendirildiğinde onunla ilgili ulaştığım her bilgi altın değerindeydi benim için.

Hadi Pitigrilli’yi tanımaya gidelim biraz..


Asıl adı Dino Segre olan Pitigrilli (Pittigrilli, Piti olarak da rastlanır adına) 09.05.1893 yılında İtalya’nın Torino kentinde doğar, 08.05.1975 yılında yine aynı kentte ölür. Gazeteci ve yazardır. Hayatına 2.Dünya Savaşı değer. Yaşadığı kenti terk ederek önce İsviçre’de, daha sonra da Paris’te yaşar bir süre. Bundan dolayı hakkında birçok şey söylenir.  Sonra savaş bittikten yıllar sonra tekrar vatanına döner.

Pitigrilli, bir Buenos Aires seyahatinde, “ La Razon” gazetesi müdüründen yazı teklifi alır. “Pitigrilli Pitigrilli’yi Anlatıyor” diye yazmaya başlar. Birçok ülkede Pitigrilli rüzgârı eser. Bu rüzgâr Milliyet gazetesini de etkisi altına almış olacak ki 12.01.1964 yılında Adnan Tahir çevirisi ile “Pitigrilli Pitigrilli’yi Anlatıyor” Milliyet’in 4. sayfa sağ üst köşesine 08.07.1964 tarihine kadar oturur.  20 dile çevrilip 27 gazetede aynı anda basılan bu tefrika daha sonra İnsel Yayınevi tarafından kitaplaştırılır. Bizim Milliyet’in o Pitigrilli aylarındaki tirajını bilmem ama La Razon gazetesinin tirajını 254 binden, yarım milyona çıkardığı söylenir (İşte burada DİKKAT!  Üst paragraflarda Özdemir Asaf’ın belki gazetecilik içgüdüsü belki şairlik-yazarlık duyusuyla geleceği gördüğünün kanıtıdır bu olay).

Birçokları Pitigrilli’nin açık saçık, ahlak dışı hatta berbat yazdığını söylemiştir. Berbat yazıp yazmadığı tartışılır ama 1920 yılında “Lüks Memeler” 1921 yılında “ Bekâret Kemeri” gibi öyküler yazmıştır. Toplumun birçok kesiminden bu yüzden tepkiler de almıştır. Bize gelince,  Pitigrilli’yi;

Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”ında da Selim’e şu cümlelerle okutmuştur ” (kütüphaneci)... ahlak bozucu olduğunu ileri sürdüğü Pitigrilli adlı bir yazarı, tatil aylarında bile öğrenciye okutmuyordu. Selim’e yalnız çocuk ansiklopedisi veriyordu. Selim’in ortaokula geçtiği yaz bu aksi memur izne çıktı ve Selim bütün Pitigrilli’leri bir solukta okudu. Memur izinden dönünce, bu meseleyi kurcalamasından korkan Selim, iki ay kütüphaneye uğramadı. “ 

Aziz Nesin’se onun için “mizah yıkılacaksa bu adam olumsuz yıkıcılığın örneğidir, haincesine zeki ama olumsuzluğu yüzünden büyük mizahçı olamayan bir adamdır, Pitigrilli” demiş.

Pitigrilli’nin 1969 yılında yayınlanmaya başlayan haftalık mizah dergisi Ustura ’da üstelik Aziz Nesin ve birçok değerli yazarımız ile beraber hikâyelerine de rastlarsınız.
Yine aynı değerli yazarlarımızla beraber, Muzaffer İzgü Anafilya- Şubat 2009 sayısında gülmece dergisi Akbaba’yı anlatırken şöyle diyor;  “Adnan Tahir, Pitigrilli’den çok düzeyli gülmece öyküleri çeviriyordu.”

Pitigrilli’nin ölümünden bir yıl sonra Umberto Eco onun için şöyle yazar “ Pitigrilli, keyifli bir yazardı, - baharatlı ve hızlı- yıldırım gibi bir gidişi oldu”

İşte beynimde Özdemir Asaf, tenimde Pitigrilli rüzgârı ile birkaç kez okuduğum “Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi”nin hikâyesi beni çözümleri zamana yayılacak birçok soru işareti ile böyle bir seyahate çıkardı.


Ruhi Mücerret

O sıfatın tavladığı...
O gözle görülmeyeni gösteren...
O aslında soyut ama bir o kadar somut ruh...
320 sayfa, ciltsiz, 14x21 cm ebatlarında filinta gibi bir delikanlı tabi yaşını saymazsak…
April yayıncılıktan cafcaflı kapakla doğan, bir Murat Menteş yapımı…


İtiraf etmeliyim Murat Menteş bu kitabın kapağıyla beni çok çok derinden vurdu. Bir kere çocukluk kahramanım Cüneyt Arkın var. Sonra gençlik yıllarımın bol anasonlu günlerine sık sık eşlik eden akil Orhan baba ( tabi o zamanlar akil-i başında değildi) ve tabi ki hani ufakken oynadığımız oyuncaklara benzeyen bu hareketli kapak insanı çocukluğuna götürüyor. Bende mesela hiç unutmam Cüneyt Arkın’lı Yılmaz Güney’li, Adile Naşit’li olanları da vardı bunların ama inanın o oyuncaklarımın içerisinde o kadar çok aradım ki onları bulamadım. ( Aboo Freud’a ihtiyaç duymadan sizi çocukluğuma çıkardım. Eee bu durumda zaten ona da gerek yok o çocukluğa iniyorken ben çıkıyordum) Eee o yıllar 3D’ler 4K’lar vardı da biz mi oynamadık... Bırakın akıllı telefonları ankesörlü telefon zor bulunuyordu.(Hişşt sakın bu cümlelerden yaşımı hesaplamaya kalkmayın zira ben Ruhi Mücerret’in yanında kundakta bebek kalırım) Ama gene o kadar çok aradım aradım bulamadım. Sunay Akın’ın oyuncak müzesine bi göz mü kırpsam acaba...


Güzel kapak... Dakikalarca elimde alabora olmaya meyilli gemi gibi oynattığım da doğrudur sırf bu yüzden, kitabı... O bir Cüneyt bir Orhan oldukça ben bi çocuk oldum bi çocukluğum oldum...


Bölüm bölüm oluşan bu kitap Menteş’in o bilindik akıcı ve zekice kurgulanan diliyle çok güzel harmanlanmış. Haaa bu arada yazıların ve ortamın ruh halini yakalamak için yazarın kitap içerisinde verdiği müzikleri de açarak okununca romantizm tadından yenmiyor. Şahsen ben ortam müsait olduğunda hep öyle yaptım.

Kitap içerisindeki espriler gerçekten çok hoş, karakterin doğası gereği de zaten böyle makaraya sarılacak cümleler şart.

Ne mi anlatıyor Menteş, 100 yaşında bir gazinin ölümle dans ediş şeklini... 320 sayfalık bir hayatı size tek tek anlatamam lakin bi soluğun üçte ikisi kadarlık zaman diliminde okuyabileceğinizi garanti kapsamında sunabilirim.

Size bol keyifli okumalar ve insan içinde okurken yüksek sesli gülmemeye özen gösterin...



Sürnot: Bu kitabın arka kapağına kapak yapan Emrah Serbes şöyle diyor "100 yaşından küçükseniz, bu romanı mutlaka okuyun!" ve merak ediyorum ben okudum gördüm. 100 yaşından büyükler için herhangi bir sakat durum bulamadım. Niye böyle demiş acaba… İlk gördüğüm, bulduğum yerde ya kendine soracağım ya da Behzat Che’ye… 

Ötekiler





Tuncay Özkan’ın Silivri’deki son kitabı, ilk romanı…
Solukdaş’ına ithaf etmiş…
Kitabın fiziki özellikleriyle başlamak istiyorum önce… 176 sayfa, ciltsiz, 14*20 cm boyutlarında ve son zamanlar sevimli patileriyle her yanımızı saran Kırmızı Kedi Yayınevinden 2013 yılında çıktı.

Gelelim kitabın bende bıraktığı ayak izlerine…

Bir çocuğun devrimci duygularla yeşermesi… Ardından büyüyüp serpilen o çocuğun bizzat devrim saflarında yer almasıyla başlıyor roman…
Akıcı bir dil… Şahsen ben çok kısa bir sürede “okuyorum” demeye fırsat kalmadan “okudum bitti” oluveren bir kitap…
Romanda geçen mekânların bilinmemesine karşın kitabın baş tarafına konan harita çok başarılı… Bilmediğiniz bir bölge olduğunda dönüp bakabiliyorsunuz. Diğer yandan bence kitabın çok sinematografik bir yanı var… Yani bu kitaptan bir senaryo çıkartılıp sinema filmi yapılır mı derseniz bence çok rahat yapılır ( Ancak baştan söyleyeyim böyle bir filmi bu ülke kaldırır mı onu bilemem)…
Kahraman mı gerçek kişi mi desem bilemedim ama adı geçen kişi Hüseyin Yanç…
Aslında kitabın arka kapak yazısı durumu özetliyor ama bu kişinin başından geçen durum sırayla;
Devrimci… Sonra devrimciyken tünel kazıp kaçmasıyla;
Pkk’lı… Abdullah Öcalan’ın “hevali”yken;
İtirafçı…  Cezaevinden çıkar çıkmaz o dağlarda çarpıştığı askerin saflarında;

Derken bir bakmışsınız “O şimdi asker”… Yine o bölgeleri çok iyi biliyor diye birçok operasyonlarda öncü olarak katılıyor. 15 ay yine o kurtulmak istediği kan, barut, dağ hayatının içerisinde geçiriyor. 

Sonra İstanbul’a yerleşiyor. Seviyor, sevdalanıyor. Evleniyor. Birçok kez dolandırılıyor… Yoksulluk çekiyor ama hiç yoksunmuyor. Sabah akşam demeden çalışıyor alnının teriyle… Ardından;
Baba, oluyor… Onca zorluğu ve ölümle koyun koyuna yatmışlığından olsa gerek kızına “ Kardelen “ adını koyuyor.

Sonra bir arkadaşı ve patronunun ifadesiyle hiç ummadığı bir anda Ergenekon’a dâhil ediliyor. Serbest kalıyor. Bir süre sonra tekrar tutuklanıyor.  Silivri’ye konuyor. Derdini anlatmaya çalışıyor ama onu kim dinleye…

Ergenekon’ da İlker Başbuğ’a suç ortağı yapılıyor. Tüm bu yaşadıklarının aslında başına gizli tanıklığı kabul etmediği için geldiğine inanıyor ve bu davada bildiği tüm doğruları anlatıyor ama onu yine kim dinleye…

Kitap işte böyle bir hayatı konu alıyor…

“Ötekiler” aslında nereden baktığınıza göre değişen bir kavram… Yani onlara göre biz öteki, bize göre onlar öteki…

Ancak bu kitapta da değişmeyen hayatın bir gerçeği var o da bir yerlerde birileri hala mahkeme kapılarında “adalet arıyoruz” derse - kim kaybetmiş ki - demek geçer içimden… 

Benim Hüzünlü Orospularım



Benim Hüzünlü Orospularım…
Orijinal adı , Memoria de mis Putas Tristes…

Edebiyat dünyasının, geçtiğimiz nisan ayında kayan yıldızları arasına katılan Büyülü Gerçekçilik akımının öncülerinden sayılan Gabriel Garcia Marquez’e ait bu kitapla uzun süren aradan sonra tekrar roman okumaya geri döndüm. Yine Gabo’ya ait Kırmızı Pazartesi’ye de okudum bu romanı okumadan hemen önce ama itiraf etmeliyim çok sıkıldım, bunaldım. Akıp gitmedi zihnim bir türlü…  “Benim Hüzünlü Orospularım” öyle mi? Benim için değil. Dimağımda çok farklı tatlar bıraktı.  Tabi bu konuda dilin, romanın konusu ve yazıldığı yılın etkisi muhakkak vardır. Çünkü “ Kırmızı Pazartesi 1981’de yazılmış. “Benim Hüzünlü Orospularım” ise yazarın son romanı olma özelliğini taşımakla beraber 2004 yılında yazılmıştır. 

Kitabın fiziki özellikleriyle başlamadan önce ufak bir sürnot eklemek isterim. Size uzun uzadıya ne yazarı ne de kitabın arka kapak tanıtımı, basın tanıtımı gibi klişe şeylerden bahsetmeyeceğim. Tamamen yazarın bende yarattığı ve bıraktığı tatlardan bahsedeceğim. Yani bu günü kadar alışagelmiş bir “Benim Hüzünlü Orospularım” anlatımı olmayacak bu yazı o yüzden güzelce arkanıza yaslanıp koltuğunuza kurulun ve üzerine rahat bir şeyler giyinip keyfini çıkarın hayal gücünüzün…

- Yalnızlığın Cinsiyeti Olmaz -
Kitap; ciltsiz, 14*26 cm ebatlarında. 96 sayfa, 2005 yılından bu yana İnci Kut çevirisiyle karşımızda… Can Yayınları’ndan yayımlanıyor.  Çeviri kitaplarında okuyucunun zevkini ve şevkini kaçıran o rastlanılması muhtemel redaksiyon hatalarına ben rastlamadım. Yahut okurken kendimden geçtiğimden midir nedir dimağıma bir şey çarpmadı. O yönden çok mutlu olduğumu bir kere ifade etmeliyim.

Kapakta işin gerçeği kimin oturduğunu pek çözemedim. Yani cinsiyet yönünden… Ama yalnızlığın cinsiyeti olmaz diyerek fazla takılı kalmadım. Antik acılardan damıtılmış bir yalnızlık hâkim kapağın genelinde.

Hadi! Gelelim dimağdaki o Büyülü Gerçekçilikle Gerçeküstücülüğün birleşiminden doğan tatlara…

Romanın kahramanının yaşını şimdilik bırakın bir kenara, takılmayın o kadar yaşa başa… Mesleği haber şişiriciliği yani gazetecilik… Yıllardan beri bu işi yapıyor. Yani abartma sanatının da kahramanı aynı zamanda… Yalnızlığın en sevdiği şey; çokça abartılmış egosunun, bolca tatmin edilmiş olmasıdır ki yazar da kahraman da bunu çok iyi bir şekilde başarmış olması beni en çok mest eden yanı oluyor bu romanın… Kendisine doğum gününde hediye ettiği 15’ine basmaya az kalmış bakire bir kızı bile okşarken sanki yalnızlığını hiç ürkütmemek ister gibi bir hali var.

 - Romancının Roman Kahramanına Roman Yazdırması -
 “Bir keresinde bu yatak öykülerinin başıboş hayatımın sefil yanlarını anlatacak bir kitap için iyi bir malzeme olacağı gelmişti aklıma, kitabın adı da gökten inivermişti sanki: Benim Hüzünlü Orospularım*” dediği bölüm yazarın kahramanını tanıttığı bölümde geçmesinin de etkisiyle şu çağrışımları uyandırdı. Bu alıntıdan itibaren romanı farklı bir gözle ve zihinle okumaya koyuldum. Çünkü kahramanın da bir yazım ustası olması sebebiyle aslında kitabı yazanın roman kahramanının ta kendisi olduğu olasılığı bende okudukça güçlendi. Yani açıkça söylemek gerekirse Gabo bana bu romanda emanetçiymiş gibi geldi. Hani Franz Kafka’nın yakın arkadaşı Max Brod’a ölmeden önce eserlerini yakması için emanet vermesi gibi bu ihtiyar gazetecinin ölmeden önce hayatını kaleme alarak Gabo’ya emanet etmesi bir şey…  

 - Pedofili Mi? Satiriasis Mi? Yoksa On Numara Beş Yıldız Şizofren Mi? -
İlk sayfalarda roman kahramanını anlamlandırmaya çalışıyorsunuz. Çalıştım, çok uğraşmadım (şaka, şaka hala kahramanı çok farklı pencerelerden anlamlandırma serüvenim devam ediyor) 90 yaşına kadar parasız sevişmeyen bir adam, “bu yaşına kadar türlü türlü fantezilerle seks hayatı yaşamıştır diye düşünüyorsunuz. Bundan sonraki zamanda tatmadığı farklı tatlar peşine düşmek ve onlardan da tatmak istemiş sapık, sapkın ihtiyarın teki… Sokak jargonuyla “torunu yaşındaki kızla beraber oluyor utanmaz, pezevenk” diyerek olaylara düz mantık ve tamamen uçkur penceresinden bakmak sanırım bu kitabı okuyanlara hiç yakışmayacak bir realitedir diye düşünüyorum. Okuyacak olanlara ise bu ön yargıyı oluşturmaksa edebi açıdan hiç yakışık almayacağı kanısındayım. Ancak tıp dilinde psikoseksüel rahatsızlık olan pedofili hastası denebilir yahut satiriasis ancak bu durumlar da kitabı okudukça tartışılır. Çünkü sakin ve sanatsal bir anlatımı var roman kahramanının kendini… Sevişirken, özlerken, onunla konuşurken… Bir iki yer haricinde bende bu yönde genel bir kanı oluşturmadı işin gerçeği.  
Ancak şu çok düşündürücü, kıza Delgadina adı vermesi. Kızın roman bitene kadar neredeyse hiç konuşmaması sonlara doğru bir iki cümle etmesi,  kahramanın bazı bölümlerde sinir krizleri geçirip orospu, orospu diye bağırarak odayı talan falan etmesi sonra kızın sürekli uyku halinde kediotları gibi sakinleştirici bitkilerle yatakta hep çırılçıplak yatması ben de bu ihtiyarın şizofreni olabileceği kanısını çok güçlü kıldı. Arada böyle olmadığını gösteren birkaç cümle geçse de ben roman bittiğinde hala bu tanı çevrelerinde turluyordum. Turluyorum da… Tabi bu arada bir şeyi atlamamakta fayda var. Kızın da kediotu gibi şeyleri içmesi, çırılçıplak yatması, iletişime kapalı olması depresif, uykusuzluk ve benzeri gibi psikolojik sorunlarının olabileceğini okuyucuya hissettiriyor yazar.

- Seks, İnsanın Aşkı Bulamadığında Elinde Kalan Bir Tesellidir -*
Kitapta bana göre ilgili çekici diğer bir durum orospu kavramının yeniden anlamlandırılabilir olması. Hatta bugüne kadar bakmadığım apayrı bir pencerede sunuyor bana bu kavrama.  Bütün işi gücü düğme dikmek olan el değmemiş bir kızın neden hangi sebeplerden ötürü böyle bir şeyi kabul edebileceği ayrıca tek derdiğinin para olmadığı, patroniçenin ağzından kızın kahramana deliler gibi âşık olduğu gibi durumlar göz önüne alındığında, bana düşündürücü ve ilgi çekici geldi. El değmemiş bakireyi patroniçe buldu diye yahut kahramanla yattı diye bu durum onu gerçekten orospu yapmış mıdır? Amacım toplumsal bir mesaj vermek değil lakin bu kavram burada kaygan ve kadifemsi bir anlama bürünüp duru sulara akıp gidiyor. Üstelik yazar da bu kavramın farklı anlamlar taşıyabileceğinin ipucunu okuyucuya veriyor. Çünkü kız ihtiyarın her dediğini yapmıyor. Âşık olmadan, aşk yaşamadan sevişmenin verdiği birikmiş teselli ile kahraman bir bölümde kızla sevişmesini öyle tasvir ediyor ki işte bunu ancak anlasa anlasa aşk yaşayarak sevişenler anlar diyorsunuz ve zihinsel bir hazzın peşinden sizde sürükleniyorsunuz.

- Aynı Irmağa Giren Kişilerin Üzerinden Her Zaman Farklı Sular Akar -**
Bu kitapla ilgili birçok kanı Gabo’nun kendi hayatının bir kesitini anlattığı ve kahramana kendinden çok şey yüklediği yönünde… Her yazar şüphesiz kendinden yani kendi gerçekliğinden bir şeyler katar yazdıklarına… Çoğu zaman saklar çoğu zaman aleni yapar bu işi…  Muhakkak hayatından kesitler sunduğu geleceğine dair cümleleri yatırdığı, sakladığı ve bir filolojik kazıda rastlantı sonucu bulunabilmesini istiyor da olabilir…

Doğrusunu söylemek gerekirse daha birçok farklı hazlar yaşattı bu kitap dimağıma. Bilmiyorum belki de uzun süre aşksız sevişen roman kahramanının aşkla sevişmesi gibi ben de uzun süre roman okumadığımdan mıdır nedir bu kitapla ilgili yazma iştahım kabardıkça kabardı. Çok farklı bilinçaltı serüveni yaşatan bu kitabı şiddetin her türlüsüne karşı olduğum için sadece tavsiye edebiliyorum.  Tabi aynı kitabı okuyup üzerimizden, düşlerimizden, yüreğimizden farklı cümlelerin akacağı kesin…


Sürnot:
* Kitaptan birebir alıntı.
**Efesli Filozof Herakleitos Benzetmesi (Kitaptan alıntı)


Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.