izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8. Harika

Peru'nun kuzeyinde yer alan yüksek dağlarla çevrili bölgesi Cajamarca'nın Ichocán kentinde tarih 13 Eylül 1922 gösterdiğinde bir kız çocuğu dünyaya gelir. Doğduğunda ona “Zoila Augusta Emperatriz Chavarri del Castillo” adı verilir.

 O şöhretin doruğuna 1950‘li yıllarda bir müzik şirketinin yetenek avcısı tarafından keşfedilmesi, ardından adını değiştirmesi ve hiç reklam yapılmamasına rağmen “Voice of the Xtabay” albümünün 100.000’in üzerinde satmasıyla ulaştı.. Doğum tarihinden tutun da (bazıları 1921 bazıları 1929’a kadar arttırarak gitti) İnka İmparatoru Atahulalpa (ki annesinin kızlık soyadıdır) soyundan gelen prenses olduğuna dair çeşitli dedikodular ortaya atıldı. Lakaplarından biri de “İnka Prensesi”dir sırf bu yüzden..

Ama asıl beni kendine bağlayan ve kendimi onu dinlemekten alamadığım ve dinledikçe de sesinin arka bahçelerinde top oynadığım o muhteşem egzotik müziğine (İnka Kızılderililerine özgü yüzyıllar öncesine dayanan eski Peru müziği), 5 oktavlık sesine ve en önemlisi (ki bence en tanrısalı) tüm bunları yaparken hiçbir müzik eğitiminin olmaması.. Nota bilmediği bile söylenir ama o 5 albümle efsane olmuştur artık..

 Bir röportajında; İtalyan bir sopranonun “lütfen kendi müzik türüne geri dön, opera söylemeye devam edersen seninle rekabet edecek İtalyan soprano kalmayacak” dediğini de belirtir.. Burada bir parantez açarak (şarkılarını genelde eski Peru dilinde ve İspanyolca söyleyen o kız çocuğu İtalya turnesinde büyük bir cesaretle İtalyanca aryada söylemiş ve gösterdiği performanstan ötürü ayakta 20 dakika alkışlanmıştır)..

 1960 yılların başlarında 2 haftalık diye gitti Sovyetlere yoğun talep olması nedeniyle tam 6 ay kalır.. 86 yaşında hayata veda eden ama hiç ölmeyen o kız çocuğu; 13 yaşında müzik macerasına başlayan dünyanın 8. Harikası “Yma Sumac’dır..

 İyi dinlemeler..

Yma Sumac - Gopher Mambo

Yma Sumac

HAYIR Demesini Bilmeli İnsan




Güzel tarafından bakınca ne kadar berbat bi'yanı olduğunu görüyordum hayatın..

Betonun altında ezilen; toprak.. Işığın ardındaki; karanlık..
Yüzsüz gölgeye sığınan; yüz mesela.. Hepsi ne kadar berbat.. Hepsi ne kadar, kap-kap-kapanın elinde kapital..

Biz eskiden bu kadar yoksul değildik.. Sokak hayvanlarıyla ekmeğimizi paylaşır, son yudum suyumuzu bi'çiçeğe bağışlardık.. Sevgileri bi'koşula bağlamaz, -li'li, -la'lı ekler takmazdık insani duygularımıza..

Yani demem o ki canım kardeşim; en azından berbat tarafından bakınca hayata güzel yanlarını görebilmek için HAYIR demesini bilmeli insan..

Domates, Biber Bir De Hüzün




Hüzünlü bi'yanı vardı seni sevmenin..

Ağaçların kışa, iklimlerin soğuğa alıştığı gibi alışıyordum.. Uzaktan uzağa bakıyor bir türlü yanına sokulup adını soramıyor, içimden geçenleri avuçlarına bırakamıyordum.. Hoş ne zaman girişsem konuşmaya bi'aksilik yakama paçama dolanıp duruyor ben öylece yanından köysoylu yolu tozutarak transit kaçışlara en önden bilet alıyordum.. Hiç unutmam bir keresinde "bu sefer tamam oğlum bu iş, söyleyeceksin delikanlı gibi sevdiğini.. " diye diye günlerce aynanın karşısına geçip hazırladım, hatta gaza getirdim kendimi desem daha doğru.. Sonra onca hazırlığın yeryüzüne çıkacağı gün nihayet gelmişti..


Seni görür görmez yayından kurtulmuş ok gibi soluğu aldım yanında.. Bakışların toza karışmış halde yüzüme bakarken "ayna oğlum aynayı hatırla diye" içli içli yanan tenime soğuk cümleler serpiyordum.. Bi'kaç kelime eveleyip geveledikten sonra tam konuya girdim.. (Hani filmlerdeki gibi olmasa da kendimce bi'romantizm havası yaratarak..) Tam o anda megafondan yayılan seyyar manavcının sesi ortalığı sebze haline çevirmez mi.? Ee zaten kalbim dudaklarıma gelmiş o heyecanla hatlar karıştı tabi bende "seninle ben domates biber gibiyiz ne güzel yakışırız patlıcanlı yemeklere.." diye bi'cümle fırlayıverdi dudaklarımdan.. Etraf oldu mu kiraz bahçesi gibi..

İşte ne zaman pazarda, manavda "domates,biber,patlıcan" ı yan yana görsem hatta kurutulmak için notalara asıldığına kulaklarım yerli yersiz şahit bile olsa öyle bir hüzün oturur ki içime seni sevmekten de öte..



Sürnot : Ee tabi ki Barış Manço "Domates, Biber,Patlıcan "şarkısı gider bunun üstüne..


Algı Operası


Allegrosu yüksek bir operanın merdivenlerinde gezinirken takılıp düşüverdim.. Yoksulluğu yüksek kaldırımlarla döşeli bir şehrin kalbine.. 


Gecekondular bi'tarafta, gökdelenler diğer.. Nefes almaya çalışanlarsa vurulanların hemen yanında.. Çok sesli memleket orkestrası bu gözlerimi kapatıp kulağımı herhangi bir şehrin göğsüne dayayınca duyduğum çarpık sesleşme..



Ee algı da öyle değil mi bugünlerde.? Kelimeler, kavramlar üzerine kurulan çarpık algılaşma.. Başkanlık deme cumhurbaşkanlığı de, zam deme fiyat güncellemesi de.. Daha böyle "de"lerrrr uzar gider.. Kanarız (her iki anlamda da) biz de.. Ee öyle değilmiş böyleymiş diye.. Ohal'lerden bu hallere düşerken, yol yaptılar diye övünerek.. Şimdi rahat rahat yolculuk yapın o yolun nereye vardığını görerek..

Tıka kulaklarını, kapa gözlerini, yut cümlelerini.. Maymunlar oynasın.. Çarpık kentleşmenin, yoksul cümlelerin ve 360 derece dönmenin gerçek yüzüdür; siyaset.. Çalanlar, söyleyenler, besteleyenler hep aynı.. Bakmayın siz benim çoğul ekiyle sessiz konuştuğuma.. Tek sesli memleket orkestrasıdır bu dinlediğimiz..


Sürnot : İyi seyirler, Sayın dinleyenler..

Sürnotun SürPsikolojik Notu: Algınız sizi değil, siz algılarınızı yönetin.. Hayır'ı bol geceler olsun..

Sarı Babet

 Seviyooo..Sevmiyo.. Seviyooo.. Sevmiyo.. diye salakça bir fala kilitledim ellerimi.. 
Aklımda doksan altımış doksan ölçülerine çok yakın bir kuantum fiziğiyle, durdum baktım parmaklarımdan kayıp giden papatyanın kanatlarına.. Aslında onlar sarı babetlerini göstermek için beyaz elbise giyen kadınlardan farksızdı. 

Usulca düştü sol elimin parmakları, toprağın tenine.. Tırnak aralarıma kahperenginde yalnızlıklar doldu... Yılların içimden dal gibi geçen uzantısını, tanımlanamayan bir evrende yaşarıyormuşçasına tomurcuk verdi gülüşlerim.. Aklım, Einstein’ın ötesindeki fizikle yoğrulurken, yüksek çok yüksek desibellere çıkmış üfleyip duruyordu kulağıma; ölüm..

Ne için yaratmıştı tanrı bizi..Papatya parmaklarımda, ellerim toprakta ve aklım fiziğin de ötesindeki bincelerce fizikle geberip giderken, sessizlik denen karadelik kaç desibele kadar yutardı sesleri..


Güldürüp durma beni papatya.. Kendi acını dindirmek için bulduğun o salakça intihar yöntemine kansaydım, insanların beni sevdiğine inanırdım..
O yüzden hiç gerek yok. Dursun kanatların, sarı babetlerinde..


Turuncu Acı


Hangi aydınlık sallanır sol yanımda..


Ahhh benim; ürkek, çekingen, yaralı yarınım, acıdan başka hiçbir şey yok bu yürekte, ne verebilir ki sana..
Sadece Acı..
Acıııı..
Hep büyük harfle başlayan imla kurallarını dahi alt üst eden, morna'lardan, coladera'lardan ve hatta hiç bilmediğim dillerden akan ıpıslak bir Acı dökülürken yanaklarımdan, dizlerimdeki turuncu denizlere..

Ne verebilir sana bu turuncu Acı..

Salvador Dali – Büyük Mastürbatör


Kitap; Varlık Yayınları’ndan 1997 yılında basılıp yayımlanmış. Bendeki de bu yıla ait 1.basım. Türkçe ’ye kazandıran ise Gürhan Tümer. Onun hakkında da kısa bir bilgi vermeden geçemeyeceğim.


Gürhan Tümer; İzmir’li, mimarlık alanında Prof. Dr. Uzun yıllar Ege Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversite’sinde akademik yaşam sürdü. Aynı zamanda İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV)’in kurucu üyesi olan Tümer, Eylül 2013’de aramızdan ayrıldı. Ancak bıraktığı güzel eserlerle hep yaşıyor ve yaşayacak da..


Gelelim Salvador Dali – Büyük Mastürbatör’e. Giriş yazısında Tümer, kitabın nasıl oluştuğuna dair ipucu veriyor.

İzmir Alsancak Fransız Kültür’ün dış kapısı önündeki masaya atılmış, alınıp bir daha geri verilmemesi ayrıca da resmi kayıtlardan düşümü yapılmış Dali’nin bu şiir kitabıyla karşılaşıyor. Ve hikâye başlıyor.

Doğruyu söylemek gerekirse Dali’nin şiir yazdığını biliyordum ama böyle bir kitabı olduğundan bihaberdim. Sevgili Gürhan Tümer bu kitap için öyle güzel, öyle güzel bir giriş yazısı yazmış ki birkaç sefer okudum.

Dali ile ilgili bilmediğim bilgilere rastladım. Mesela Dali’nin kaka sapığı ve sanatçısı olduğunu, etrafındakilere kaka öyküleri anlattığını, çocukluğunda altına bilerek işeyip çişinin bacakları arasından akmasından hoşlandığını, uzaya gidiş geliş çalışmalarında astronotların kaka çiş olaylarını( bu mevzuyu ayrıntılı anlatmayacağım zira mideniz kalkabilir) , Babil Kulesinden etkilenerek Ölümsüzlük Kuleleri olacak burada herhangi bir katta oturan bir alt kattakinin ağzına doğrudan yapacak ve hiçbir şekilde çalışmadan vb. bi’şeyler yapmadan beslenme sorununu çözebileceğini taaa ki bir tıp öğrencisinin kaka mineral ve protein bakımdan sıfırdır açıklamasını Dali’ye yapana kadar hep bu şekilde ölümsüz bir yaşam tezini savunduğunu. Bugüne kadar böyle ayrıntılı bir şekilde bilmiyordum.

Okudukça yer yer iğrendim, tiksindim ama ne demiş Dali; “İğrenme en çok arzu edilen şeylere açılan kapının çok yakınında bulunan bir nöbetçidir” Ben geçtim bu kitapla o nöbetçiyi zor da olsa.

Sonra efendim o zamanlar Gerçeküstücü şair Paul Eluard’ın karısı olan Gala’ya delicesine âşık olup Eluard’tan arakladığını, Hitler’i kadın olarak düşündüğü fantezisi, tablolarındaki cinsellikler falan bunları biliyordum da sekse Gürhan Tümer’in anlattığı kadar o derece düşkün olduğunu bilmiyordum. Amanın neler neler. Yazılmaz, anlatılmaz..:)

Aslında bir süredir ressam olup şiir yazanlar ile şair olup resim yapan sanatçılara göz gezdiriyordum. Bu kitaptan da böylelikle haberim oldu zaten. Benim için çok kıymetlidir, Dali’nin en ünlü tablosundan da bu yazdığı şiir yahut Nazım Hikmet’in, Max Jacob’un şiirlerinden öte çizdiği tablolar. Çok değerlidir. Kıymetlidir ve ayrı bir yeri vardır benim için.. Sanatçının ustalaştığı işin arkasında, kendine sakladığı ve yine kendine çıktığı nefes alma tünelleridir o yapıtlar. Çok ustaca olmasalar da çok samimi yapıtlardır. O yüzden daha bi’başka tanırsınız sanatçıları o yönleriyle karşılaşınca. Neyse lafı fazla uzatmadan gelelim Dali’nin Büyük Mastürbatör şiirine..

Bu arada az daha unutuyordum. Sevgili Gürhan Tümer sayesinde Michelangelo’nun da şiir yazdığını öğrenmiş ve iki adet şiirini okumuş olmaktan aldığım hazzı anlatamam.

Yukarıda da belirttiğim gibi şiire söyleyecek sözüm yok. Niye öyle demiş, niye burada bunu kullanmış diyerek irdelemek Dali’ye haksızlık olur. Ancak söyleyebileceğim şunlar. Tek ve uzunca bir şiir. Dali’ye yakışır tarzda hatta üç gömlek de fazla Dali’ce.. Sürrealist, lirik, romantik yer yer bazı bölgelerde çok sık ve gür bir şekilde iğrenç mide bulandırıcı (Çiş, kaka vb. öğeleri bolca kullanmış mesela) benzetmelerle bezenmiş. Ancak onca iğrenç yanına rağmen iğrenmiyorsunuz okurken ayrı dünyalara gidip geliyorsunuz. Güzel değişik pencereler açıyor zihinde..


Son olarak Dali’nin bu şiiri ile aynı adlı bir tablosu da vardır, içine girmeden şöyle dışarıdan bir göz gezdirin derim.. :)

Ve işte bir parça Büyük Mastürbatör;

“ Bakışları doluyordu
soğuk kalabalığıyla
imgelerin
ölümün ilkesine
bağlanmış
ve ta çocukluktan beri
bilinçaltı
imgelerinin
dalgalarına
çakılmış
ünlü
çeşmelere
benzeyen.” 





Bırak Batayım Yalnızlığın Tenine




Bırak tuzlu tenini dalgalı parmaklarıma bu gece sende alabora olmam lazım...

Bırak bu gece kelimelerini seni benden daha güzel yazacak kalemler yaratmam lazım...

Bırak saten bir gecelik giymiş gibi ilerleyen saatleri seni sana bırakmayacak zamanlara soyunmam lazım...

Hadi durma, durma gerçekten bırak sen de uzun topuklu ayrılığın ardından kurak mevsimlere aksın dudak ıslaklığım ...


Bırakkkk nasıl bulmadıysan yüreğimi öyle…




Hikaye Gerisi




Tenime batarken hasretin... 

Ne gündüzü ne geceyi ,ben güneşe yazdım seni... 🎵🎵
Acıysa şarabın tadı, köpeklerden beter öldürüyorsa dilimi ağır geldiğindendir hasretin... 🎵🎵 

Oltaymış, balıkmış hikaye gerisi...


Hangi Ulaşım


Sahi❗
Nasıl bir dünya bu...? Yokluğunu durmadan çeşitli ulaşım araçlarının arasına hapsederek, kolumdaki çoğul yalnızlıkla dolaşmak hangi evrene ait bir olgu...

Sonra hiçbir şey olmamış gibi yüzümün, karla karışık yağmur görünümüne bürünmesi... Ardından sürreal bir ressamın paletinden renk diye tuvale saçılmamız...

Sahi❗ 

Yaşanan bunca ayrılık ve yalnızlık ne zaman sürgün yer tenimden... Biliyorum, farkındayım hatta hiçbir şeyim bu aralar... Hem de tahmininden çokkk haddinden fazlaa... Neyin var diye soranlara dahi "ç'si " sonsuzluğa uzanacak kadar, fısıltıyla karışık"Hiççç〰 " diyebiliyorum... Hiççç bu ara... Hangi ulaşım aracına binsem ulaşmıyor aslında...

Formülü Yok




Düşünce bakışlarım kayalıkların sırtından mavinin koynuna, bir meşale gibi yandı avuçlarımda, aşk... 

Nasıl seyre dalmışsam öyle dokunulmaya, dokunmaya sevdalı sokak kedisi gibiydim... 

Ama sen uzak dur sevgili, tepeden tırnağa kundaklandığım bu acıyı dindirecek bir formül yok... Bilmem kaç bilinmeyenli denklemin bilmem kaçıncı eşitsizliğiyim... 

Formülü yok...

Harfler kavuşunca birbirlerine, biz düşünce uzağa
"ayrılık" çelikten bir gemi olur yüzer mavinin yanağımda...

Yanar, ellerim... 
Sokulur usulca bir sokak kedisi yamacıma... Kaybolur bakışlarımız o geminin girdabında...

Sürnot: Benim denize, kedinin sokağa ait olduğu bian...

Sustuğum Her Nefes Senin İçin




Yazdığım her nefes biraz ayrılık, biraz da ölüm için...
Parmak uçlarımda tüm ağırlığıyla asılı duruyorken yüzün... İnce bir ip gibi geçti boğazıma yaşam...
 

Hiç bilmezdim böyle bıkacağımı hiç ummazdım sıkılacağımı,yaşamaktan... Nefes alıp veriyordum en azından yaşamak denirse buna... Yani işte yaşayıp gidiyordum...

Şimdi ağır ağır yürüyorum kendi tenimde kurduğum cümle ağacına doğru... İki parmağımın arasındaki kalem de kırıldı... Ayağımın altındaki noktalar bir bir kayıp gitti... Yıkıldı üstüme ünlem... Gözlerim bir aşkın peşinden sürsonsuzluğa akıp gitti...
Artık öldüğüm her nefes senin için... 






Boyama Kitabı




Dalgalı saçlarında rotasını koparan turuncu bir gemiydi, yüreğim... Şimdi hangi çocuk, boyama kitabında bulur da taşımadan boyar beni...
Denizler uzak... 

Çocuğun ellerinden renkler aktıkça, içim dışım çok sağanak...

Zamanın Zehri






Kaç güneş batırdım yokluğunda... Kaç dalga delip geçti tenimi... Nefesin boğazıma düğümlenmişken havanın tadı ne kadar yavanmış anladım...


Zamanın ayrılık zehrini taşıyan akrebi değdi bize... Ne kadar anlatsam sana bundan gayri kâr etmez bilirim ama inan kaç güneş batarken parmak uçlarımda, sabahı yaşadım gözlerinde...
Baharın tadı hâlâ damağımda... 🎶

Hadi ❗
Bırakmak istiyorsan bırak nilüferleri, alışıktır gözlerim nehir olmaya...

Gezegenlikten Kopan Genlerim





Bir farkım yok Plüton'dan... Aşk yaratınca kendi tanımını, solup gitti gezen genlerim...

Yalnızlık da sildi yüzümü... Ayrılığın sisteminde hiçim şimdi...

Bunca yıl cücenin biri gezegen sanıyordu ya kendini... Bunca yıl sistemin içerisinde maskotluk yapıp güldürüyordu ya abilerini, ablalarını ne oldu da böyle aşk baştan yarattı kendini...

Şimdi elim, yüreğim gezegenlikten dışlanan Plüton ıssızlığına boğulu... Gözyaşlarım yer çekimine inat yükselir ona doğru... Bakma sen onlara Plüton, bakma tenin olmasa da ruhun gezen/gen senin...

Hadi gülümse; parmak uçlarım senin bu gece...


Yaprak Gibi Yüreğim...




Durduğum yerden bakıyorum hayata ... Hüzünbaz bir şarkının notalarında ayak uçlarıma basa basa yürüyorum... Tüm bu çabam incinmesin diye şarkı... Acıyormuş canım, kanıyormuş kendi harflerine küsen a〰ş〰k... Aldırmıyorum, gerçekten aldırmıyorum ayaklarıma batan sol anahtarına...


Yaprak gibi yüreğim... Yaşamın herhangi bir dalına tutunamayan...
Sırtını sonbahardan yapılma notalara dayayarak yavaşça kaldırım kenarına süzülen , yaprak işte yüreğim...

Dokunma❗ Dağılırım...



















 

Sürnot: "Cem Adrian - Her Aşkın Bir Şarkısı Var" 🎵🎶🎼 dinlenirken yüreğime konan bir karalama...


 

Ruhi Mücerret

O sıfatın tavladığı...
O gözle görülmeyeni gösteren...
O aslında soyut ama bir o kadar somut ruh...
320 sayfa, ciltsiz, 14x21 cm ebatlarında filinta gibi bir delikanlı tabi yaşını saymazsak…
April yayıncılıktan cafcaflı kapakla doğan, bir Murat Menteş yapımı…


İtiraf etmeliyim Murat Menteş bu kitabın kapağıyla beni çok çok derinden vurdu. Bir kere çocukluk kahramanım Cüneyt Arkın var. Sonra gençlik yıllarımın bol anasonlu günlerine sık sık eşlik eden akil Orhan baba ( tabi o zamanlar akil-i başında değildi) ve tabi ki hani ufakken oynadığımız oyuncaklara benzeyen bu hareketli kapak insanı çocukluğuna götürüyor. Bende mesela hiç unutmam Cüneyt Arkın’lı Yılmaz Güney’li, Adile Naşit’li olanları da vardı bunların ama inanın o oyuncaklarımın içerisinde o kadar çok aradım ki onları bulamadım. ( Aboo Freud’a ihtiyaç duymadan sizi çocukluğuma çıkardım. Eee bu durumda zaten ona da gerek yok o çocukluğa iniyorken ben çıkıyordum) Eee o yıllar 3D’ler 4K’lar vardı da biz mi oynamadık... Bırakın akıllı telefonları ankesörlü telefon zor bulunuyordu.(Hişşt sakın bu cümlelerden yaşımı hesaplamaya kalkmayın zira ben Ruhi Mücerret’in yanında kundakta bebek kalırım) Ama gene o kadar çok aradım aradım bulamadım. Sunay Akın’ın oyuncak müzesine bi göz mü kırpsam acaba...


Güzel kapak... Dakikalarca elimde alabora olmaya meyilli gemi gibi oynattığım da doğrudur sırf bu yüzden, kitabı... O bir Cüneyt bir Orhan oldukça ben bi çocuk oldum bi çocukluğum oldum...


Bölüm bölüm oluşan bu kitap Menteş’in o bilindik akıcı ve zekice kurgulanan diliyle çok güzel harmanlanmış. Haaa bu arada yazıların ve ortamın ruh halini yakalamak için yazarın kitap içerisinde verdiği müzikleri de açarak okununca romantizm tadından yenmiyor. Şahsen ben ortam müsait olduğunda hep öyle yaptım.

Kitap içerisindeki espriler gerçekten çok hoş, karakterin doğası gereği de zaten böyle makaraya sarılacak cümleler şart.

Ne mi anlatıyor Menteş, 100 yaşında bir gazinin ölümle dans ediş şeklini... 320 sayfalık bir hayatı size tek tek anlatamam lakin bi soluğun üçte ikisi kadarlık zaman diliminde okuyabileceğinizi garanti kapsamında sunabilirim.

Size bol keyifli okumalar ve insan içinde okurken yüksek sesli gülmemeye özen gösterin...



Sürnot: Bu kitabın arka kapağına kapak yapan Emrah Serbes şöyle diyor "100 yaşından küçükseniz, bu romanı mutlaka okuyun!" ve merak ediyorum ben okudum gördüm. 100 yaşından büyükler için herhangi bir sakat durum bulamadım. Niye böyle demiş acaba… İlk gördüğüm, bulduğum yerde ya kendine soracağım ya da Behzat Che’ye… 

Giden Yıllara


Bir saniye bile bakmadan arkasına gitti... Hala gidiyor da... Parmak uçlarımda güneş sancıyorken, hayat nasıl bu kadar gri bir mono/tonluğu istiap haddinden fazla içip içip bulutlu renkleri kusar... Nasıl? Gider yıllarım... Ben duruyorken mıh gibi yaşamın ortasında;
Nasıl ❗ Gider
Nası.❗Gide.
Nas..❗Git..
Na...❗Gi...
N....❗G....
.....❗.....
....❗....
...❗...
..❗..
.❗.
❗

Git Bana Doğru


Git❗Yolun açık olsun...

Koynumda kokun... Ellerimde teninin izleri... Artık hiçbir şey eskisi gibi değil... Parmaklarım tuşlarına bastığı anda hayatın, her nota ayrılığın sesi... Hangi soprano, hangi tenor ve hangi bariton bu notalara kulağını verip ayrılığın dalgalı ayak seslerini tanır ki...


Dokun/ma her şey öylece kalsın... Güneş göğsünde, rüzgar teninde , dalga saçlarında ve avuçlarında martılar , bırak kalsın öylece... Sen git❗Ama bana doğru... Kilometrelerce uzanan cümlelerde çarpışalım yine seninle... Ayrılığı nihilizme adayalım... Şarkılar sussun sadece tenimizde yürüyen parmaklarımızın sesi duyulsun... Hadi git bana doğru... ❗

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.