O sıfatın tavladığı...
O gözle görülmeyeni gösteren...
O aslında soyut ama bir o kadar somut ruh...
320 sayfa, ciltsiz, 14x21 cm ebatlarında filinta gibi bir delikanlı tabi yaşını saymazsak…
April yayıncılıktan cafcaflı kapakla doğan, bir Murat Menteş yapımı…
İtiraf etmeliyim Murat Menteş bu kitabın kapağıyla beni çok çok derinden vurdu. Bir kere çocukluk kahramanım Cüneyt Arkın var. Sonra gençlik yıllarımın bol anasonlu günlerine sık sık eşlik eden akil Orhan baba ( tabi o zamanlar akil-i başında değildi) ve tabi ki hani ufakken oynadığımız oyuncaklara benzeyen bu hareketli kapak insanı çocukluğuna götürüyor. Bende mesela hiç unutmam Cüneyt Arkın’lı Yılmaz Güney’li, Adile Naşit’li olanları da vardı bunların ama inanın o oyuncaklarımın içerisinde o kadar çok aradım ki onları bulamadım. ( Aboo Freud’a ihtiyaç duymadan sizi çocukluğuma çıkardım. Eee bu durumda zaten ona da gerek yok o çocukluğa iniyorken ben çıkıyordum) Eee o yıllar 3D’ler 4K’lar vardı da biz mi oynamadık... Bırakın akıllı telefonları ankesörlü telefon zor bulunuyordu.(Hişşt sakın bu cümlelerden yaşımı hesaplamaya kalkmayın zira ben Ruhi Mücerret’in yanında kundakta bebek kalırım) Ama gene o kadar çok aradım aradım bulamadım. Sunay Akın’ın oyuncak müzesine bi göz mü kırpsam acaba...
Güzel kapak... Dakikalarca elimde alabora olmaya meyilli gemi gibi oynattığım da doğrudur sırf bu yüzden, kitabı... O bir Cüneyt bir Orhan oldukça ben bi çocuk oldum bi çocukluğum oldum...
Bölüm bölüm oluşan bu kitap Menteş’in o bilindik akıcı ve zekice kurgulanan diliyle çok güzel harmanlanmış. Haaa bu arada yazıların ve ortamın ruh halini yakalamak için yazarın kitap içerisinde verdiği müzikleri de açarak okununca romantizm tadından yenmiyor. Şahsen ben ortam müsait olduğunda hep öyle yaptım.
Kitap içerisindeki espriler gerçekten çok hoş, karakterin doğası gereği de zaten böyle makaraya sarılacak cümleler şart.
Ne mi anlatıyor Menteş, 100 yaşında bir gazinin ölümle dans ediş şeklini... 320 sayfalık bir hayatı size tek tek anlatamam lakin bi soluğun üçte ikisi kadarlık zaman diliminde okuyabileceğinizi garanti kapsamında sunabilirim.
Size bol keyifli okumalar ve insan içinde okurken yüksek sesli gülmemeye özen gösterin...
Sürnot: Bu kitabın arka kapağına kapak yapan Emrah Serbes şöyle diyor "100 yaşından küçükseniz, bu romanı mutlaka okuyun!" ve merak ediyorum ben okudum gördüm. 100 yaşından büyükler için herhangi bir sakat durum bulamadım. Niye böyle demiş acaba… İlk gördüğüm, bulduğum yerde ya kendine soracağım ya da Behzat Che’ye…
Sayfalar
Çakmaktaşı'ndan
Orhan Gencebay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Gencebay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
*“Bir mum yaktım.
Jak Danyel adlı bir şişeyi kaptım oturdum. İki tek attım sek, temiz. Ağır ağır
sigara sarmaya koyuldum. Sarma işini uzattığımı fark ettim. Bozmadım kendimi. Bütün dikkatim parmak
uçlarımdaydı. Sardığım tütün değildi, kâğıt da değildi. Kendimi kendimle
sarıyor, sarmalıyordum…”
İşte ben de öyle kendimi kendimle sardığım bir
an her zamanki gibi kitapevlerini gezmeye koyulmuştum… Bir kadın yırtmış gözünü
Sadri Alışık bakışı atıp onun selamıyla selamlıyordu beni… Çekti yanına, aldım
okşadım bende… Kokladım… Sıkıştırdım koltuk altıma…
İşte
aynen öyle başladı “Fakat Müzeyyen Bu
Derin Bir Tutku” kitabıyla tanışmamız… Kiminize kapak önemli gelmez hatta
hiçbir anlam ifade etmez ama bana eder… Yüzüdür, gözüdür, beni çağırması, davet
etmesidir; kapak…
İlhami
Algör’e ait… İletişim yayınlarından çıkan 14*20 cm boyutlarında 65 sayfalık içi
dolu turşucuk kıvamında bir roman… Bu arada unutmadan kapak ve kitap içi
desenler için Suat Aysu ve Seda Mit’ e teşekkür ederim. Renk uyumunla
tasarımıyla, yazanıyla düzelteniyle bu kitap bi harika dostumJ))
Bir
çırpıda okunan, okunurken büyük büyük güldüren kitap… Benim çok hoşuma gitti…
Özellikle kilidin diline bir anlam yükleyip ona ses vermesi… Zeki, akılcı ve
ince esprilerle rimel çekilmiş cümlelere… Aslında yazar “ kilidin dili” diyor
ama bence kapının dili olmalı. Çünkü öyle bir dil nasıl bir kapıda olabilir ve
o kapı nasıl yoksulluğa, aşka, hicrana açılır siz hayal edin artık…
Yazarın
özellikle Avaramu dediği yerlerde gözünüzde bir Raj Kooper imajı canlanıyor ki
sormayın gitsin Sadri Alışık’la karışık Samsunlu Orhan yani akil Orhan fonda, çok
lezzetli bir sokak edebiyatı…
Ben
de çok harika tatlar bırakan bu kitabın şimdilerde sinema filmi de gösteriliyor
ancak ben daha gidip izlemedim. Lakin farklı bir şeyle de karşılaşırsam hayal
kırıklığına uğramaktan korkarım da…
Ve
gelelim finale; son söze kilidin diliyle yalnızlığın çekiştiği çok hoş bir
pasajla sizi baş başa bırakıyorum.
“Çıkıp bi dolaşayım,
dedim. Sesim boğumlu ve başka birinin sesi gibi çıktı. Ve muhtemelen benden
başka kimse duymadı. Tütünümü, anahtarlarımı aldım. Kapıyı yavaşça çektim.
Kilidin dili yuvasına otururken, “ Nereye?” der gibi bir ses çıkardı. “
Hassiktir” dedim. “ **
Sürnot: * Ve ** paragraflar kitaptan
alıntıdır.
Neden Hep Tiyatro
Yine
vakitlerden akşam…
Kafamın
içinde arabesk bir duman, ruhum da salınır aristokrat edayla… Oturdum
bilgisayar başına, yanı başımda yüzde yüz malt acılarım…
İçtikçe
içiyorum…
Bu
meret de soğuk ne güzel gidiyor… Geçtiği tüm hücrelerimi okşayarak…
Dedim
ya bir duman, bi su kütlesi, bi balçık denizi… Beynimin içinde bir evren…
Ruhumda asi mi asi… Evrenin içinde ölen işçilerin düşleri… Ruhumda ölmemek için
tutunanların tırnak izleri… Nasıl battıkça batıyorum derinlere anlatamam…
Haber
de dinlenmiyor artık bu ülkede… Hep yuvarlak cümleler, hep bir martaval…
Delikanlılığın lügatinde olmayan ne kadar çok şey varsa hepsi siyasetin
kitabında…
İğreniyorum
resmen…
Bu
çirkeflik, bu bataklık… Nedir durmadan ruhumdan kan emen sivrisineğin derdi…
Neden
şöyle şaşaalı olmuyor, yoksulun ölümü?
Neden
küçük söylemler yetiyor karınlarını doyurmaya?
Hayat
denen olgu neden kırmızı halı dururken “muhtaç” lık etiketini yapıştırıyor…
Zenginin hayali
nasıl olur bilmem ama yoksulun çok iyi bilirim…
Hep
bir tiyatro…
Nerde
maden orda tiyatro…
Nerde
kızgın lavlar dökülmüş yürekler varsa orda o an bedavadan da ucuz tiyatro…
Bilet
bulmak imkânsız, kapalı gişe diyesim geliyor ama gişesiz bu tiyatro… Acaba içimizde dolaşan hangi beş yüz ellinizden
biriniz kardeşini o madene sokar? Sokmaz değil mi? Ne diye “kardeşim, kardeşim”
diye hitap eder o zaman insan…
Yüzsüzler
tiyatrosu…
Soma’da
ölenlere çok güzel öldü diyenler, Ermenek’te ölenlere nasıl bir yakıştırma
yapar merak ederim doğrusu…
Dedim
ya yüzsüzler tiyatrosu… Yüzleri olsa Soma’da görünürdü zaten…
Şimdi
kendi kuyruğu boğazına kaçmış yılan gibi büyüdüklerini zannedenler aslında
kendilerini yiyorlar bir taraftan…
Neden
bir işçinin, küçücük bir esnafın yılda ödediği verginin üçte biri kadar
holdingleriniz, şirketleriniz vergi ödemez…
Neden
kara paralarla yapılanlara ak denir de alın teriyle yapılanlar kepçelerle
yıkılır?
Neden
yoksuldan yana ibre oynamazken, sizlere ibre sona dayanmaktan kırılır…
Neden
işçiye üç verirken siz bir almazsınız da üçün katlarında dolanır dolanır az
bulup sonra rakamlardan gökdelen yaparsınız kendi hanenize…
Bu çirkef bu rezil dünyada kalmayacak mı yoksa
mal mülk götürüp gidecek misiniz de diğer tarafa onun için mi bu kadar çoğunluk
arıyorsunuz… Hadi utanmayın kaldırın ellerinizi…
Sizi
bilmem ama haber izlenmez artık bu ülkede… Dolaşıp bakın tek tek kanalları
hepsi tiyatro… Yazan, yöneten, oynayan, castı hazırlayan, cukkaları kaldıran, ayakkabı
kutusu koleksiyonu yapan hep aynı bitek ölen farklı…
Sürnot:
Şunu söylemeden geçemeyeceğim Orhan Gencebay’dan "Zulüm"
dinlenmeden anlaşılmaz bu yazı…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popüler Yayınlar
-
...
-
Sen benden gider gitmez uykuya verdim kendimi... Rüyamda Nil* Kiew' e davet ediyordu, uyandım... Bi bira açtım. İçtikçe doldu şişe....
-
“Hükümetlerin en kötüsü masun insanları korkutandır ” diyen Beydaba’nın sözüyle başlıyor kitap. İçindekileri ayrıntılı… Önsözü kitap ...
-
gözlerim yağmur çiçeği; dilime bulaşan ayrılık bırakınca damaklarıma tadını, söyleyeceklerim… söylemeyi düşlediklerim, karıştı bi...
-
Peru'nun kuzeyinde yer alan yüksek dağlarla çevrili bölgesi Cajamarca'nın Ichocán kentinde tarih 13 Eylül 1922 gösterdiğinde bir kı...
-
Güzel tarafından bakınca ne kadar berbat bi'yanı olduğunu görüyordum hayatın.. Betonun altında ezilen; toprak.. Işığın ardındaki; kara...
-
Akl ı mda olsan ç oktan unuturdum... Kancasını şakağıma dayayan korsana heybemde ne kadar cümle biriktirdiysem sadaka niyetine hep...
-
durdum! durdu… dur levhasına sarılmış bir çocuk gibiydi aşk, kesişince yollarımız aynı anda, aynı yöne, yol verdik birbirimize…
-
Ve karşınızda İlhan Taşcı’nın son kitabı… “Gizli Tanıdık” Başlığında gizli bir kitap… Yani siz gizli dediğime bakmayın tıpkı yazarı...
-
Seviyooo..Sevmiyo.. Seviyooo.. Sevmiyo.. diye salakça bir fala kilitledim ellerimi.. Aklımda doksan altımış doksan ölçülerine çok yakın b...


