book etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
book etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AKLIMDA OLSAYDIN



Aklımda olsan çoktan unuturdum...


Kancasını şakağıma dayayan korsana heybemde ne kadar cümle biriktirdiysem sadaka niyetine hepsini verir geçerdim... Yani aklımda olsan; senin yerini bülbül gibi ötüp korsan ellerin, aklımın anlatım bozukluklarına atlamasını sağlardım... Hiç sakınmadan, göğsümü gere gere yarıp kafatasımı istediği cümleyi, istediği hayali kendi ellerimle sunabilirdim, yani aklımda olsan...

Ama kahretsin aklımda değilsin işte... Hem de hiç değilsin öyle olsa unutmak için gönüllü giyerdim deli gömleğini... Hiç direnmeden duble duble passifloranın dibini bulasıya kadar içerdim...

Yani aklımda olsan daha neler neler yapardım da yüreğimdesin ya o yüzden böyle çaresizim...

SolBaharım





Çıkardım bedenimi, ruhumla geldim sana... Şu yaşamak denen sancı, eski çağ hayvanları gibi örseledikçe tenimi sığındım nefesine...
Yerçekimi, düş çekimi hikâye "sençekimi"nde gezinen haylaz bir gezengenim ben...

Şimdi kulaklarımda arabesk bir dumanla... Kargalardan bozma ses tonuyla ve dilime sabah kahvesi tadında konan bu şarkı eşliğinde; "Deli gibi sevmek ruhumuzda var/Hangimiz sevmedik..." diye gıcırdıyordu genlerim...

Hadi gel

SolBaharım

Sabah Kahvem

Sıtmaya tutulmuş it gibi genlerim...


HAYIR Demesini Bilmeli İnsan




Güzel tarafından bakınca ne kadar berbat bi'yanı olduğunu görüyordum hayatın..

Betonun altında ezilen; toprak.. Işığın ardındaki; karanlık..
Yüzsüz gölgeye sığınan; yüz mesela.. Hepsi ne kadar berbat.. Hepsi ne kadar, kap-kap-kapanın elinde kapital..

Biz eskiden bu kadar yoksul değildik.. Sokak hayvanlarıyla ekmeğimizi paylaşır, son yudum suyumuzu bi'çiçeğe bağışlardık.. Sevgileri bi'koşula bağlamaz, -li'li, -la'lı ekler takmazdık insani duygularımıza..

Yani demem o ki canım kardeşim; en azından berbat tarafından bakınca hayata güzel yanlarını görebilmek için HAYIR demesini bilmeli insan..

Takas




Takasa verilmiş kitap gibiyim..
Ezberleyip ezberleyip hep yanlış söylediğim bir şarkının nakaratı beyin hücrelerimi kuşatırken, seni tutup çıkardım sahaf raflarından..

Dumanlı bir ses zihnimde "..right above a dirty bookstore.."* diye yol alırken, parmak uçlarımda rengâyalnız hayatlar sevişirdi.. Sonra bi'sincap kompleksi otururdu zihnime ki sorma gitsin.. Belki bunca mülkiyetçiliğe karşılık Ursula K. Le Guin "Mülksüzleri" yazmıştı, bilmiyorum ama
ellerim o kitaba uzanırken ; "Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir.. Devrim'i satın alamazsınız.. Devrim'i yapamazsınız.. Devrim olabilirsiniz ancak.. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir..**" diye sloganlar atıyordu adeta Le Guin tenimin miting alanlarında.. 


Hadi.! Madem devrim var işin ucunda, ver beni takasa da al yalnızlığı.. Biraz da onu oku sevgili.. 




Sürnot : * Tom Waits "Christmas Card From A Hooker In Minneapolis " şarkısından..
** Ursula K. Le Guin "Mülksüzler"den.. ▫

Rengâşiirdi Parmakların




Şu renksiz hayatın içinden uzanıp renklerine dokundum dün akşam.. Parmaklarıma bulaşan haylaz bir çocuk gibiydi şiir.. Mısra mısra döktüm gözlerimden seni.. Fırat'mış, Dicle'ymiş, Zap'mış hepsi dünkü şiir sayılır, avuçlarımdaki rengâıslaklık yanında..

Dün gece çocuk, dün gece; on parmağımda on ressam kayboldum renkli sokaklarında..

Elim ne kağıda gitti ne kaleme.. Aşk denen çok renkli, pek çok bilinmeyenli denklemde yutulan yapayalnız bir sayı gibi hissettim kendimi..

Aktım.. Aktım.. Aktım.. Avuçlarımdaki asi coğrafya ile soyut renklerinden kendime yeni şehirler yarattım..


Hadi gel sokakları çocuk kokan şehirlerime - elim sende - oynayalım.. 




Sürnot: Oynanamayan oyunlara..

2) Resimdeki tablo Elif Şenel'e aittir.


Domates, Biber Bir De Hüzün




Hüzünlü bi'yanı vardı seni sevmenin..

Ağaçların kışa, iklimlerin soğuğa alıştığı gibi alışıyordum.. Uzaktan uzağa bakıyor bir türlü yanına sokulup adını soramıyor, içimden geçenleri avuçlarına bırakamıyordum.. Hoş ne zaman girişsem konuşmaya bi'aksilik yakama paçama dolanıp duruyor ben öylece yanından köysoylu yolu tozutarak transit kaçışlara en önden bilet alıyordum.. Hiç unutmam bir keresinde "bu sefer tamam oğlum bu iş, söyleyeceksin delikanlı gibi sevdiğini.. " diye diye günlerce aynanın karşısına geçip hazırladım, hatta gaza getirdim kendimi desem daha doğru.. Sonra onca hazırlığın yeryüzüne çıkacağı gün nihayet gelmişti..


Seni görür görmez yayından kurtulmuş ok gibi soluğu aldım yanında.. Bakışların toza karışmış halde yüzüme bakarken "ayna oğlum aynayı hatırla diye" içli içli yanan tenime soğuk cümleler serpiyordum.. Bi'kaç kelime eveleyip geveledikten sonra tam konuya girdim.. (Hani filmlerdeki gibi olmasa da kendimce bi'romantizm havası yaratarak..) Tam o anda megafondan yayılan seyyar manavcının sesi ortalığı sebze haline çevirmez mi.? Ee zaten kalbim dudaklarıma gelmiş o heyecanla hatlar karıştı tabi bende "seninle ben domates biber gibiyiz ne güzel yakışırız patlıcanlı yemeklere.." diye bi'cümle fırlayıverdi dudaklarımdan.. Etraf oldu mu kiraz bahçesi gibi..

İşte ne zaman pazarda, manavda "domates,biber,patlıcan" ı yan yana görsem hatta kurutulmak için notalara asıldığına kulaklarım yerli yersiz şahit bile olsa öyle bir hüzün oturur ki içime seni sevmekten de öte..



Sürnot : Ee tabi ki Barış Manço "Domates, Biber,Patlıcan "şarkısı gider bunun üstüne..


Kısıktır Sesim


Memleket gibi kısıktır sesim.. Üşürken ölüm, titriyor ama alışmıyoruz..
Düşüyorken ölüm, yakıyor ama yanmıyoruz..
Alışmıyoruz yoo.. A-lış-tı-rı-lı-yoruz..

Memleket gibi nezledir, tenim.. Ağzım burnum, sağım solum şehit içindeyken,
anti-demokrat yasalar günde üç öğün yutturulurken nasıl iyileşirim ki..
Küresel ekonominin yerel yoksullar doğurduğu enflasyon virüsüne hangi aşı çare ki.. Siyaset denen bilimden çalınınca ilim "b" ne halta yarar tek başına.. O haller, bu haller, şu haller kanser hücresinden beter sararken düşünceleri "egemenlik kayıtsız şartsız" kimin koynuna girer.? 


Memleket gibiyim bu aralar.. Kendimin verdiği kararlara el kaldıracak soytarılar arıyorum.. Çok gizli düşlerimi aleni oylarla oynatıyor sonra geçip aynaya kendimi bulmaya çalışıyorum.. Yani demokrasinin yönetemeliği ne varsa alkışlar eşliğinde TEK başıma yazıp- yönetip- oynuyorum.. 

Memleket gibi ıssızım bu aralar.. Hangi çocuk anasını terk eder bilemem ama bu hayır'sız yasalardan nasıl da koparılıyor ana'lar.. Şimdi doğan her yasa öksüz.. Babası belli olmayan çocuğa bile bi'ad konulurken, annesi olmadan doğan çocuğa ne ad koyarlar.? 


Memleket gibi çatlaktır, ellerim.. Ne mevsimlerden geçti bu Cumhuriyet ama hiç böyle bi'iklimde kırılmamıştı.. Kaç vazifenin üstesinden geldi.. Yine gelecek.. Kırıldığı, çatladığı yerden elbet kendini 1. vazifenin eşiğinde bulacak..

KORKMA.! Güneş doğmaktan, gündüz aydınlıktan daha vazgeçmedi.. Sen yeter ki karartma sol memenin altındaki cevahiri.! 

Sürnot: Umut ile düş ile..

A'dan N'ye



an.!
an..
an'ılar düşer avuçlarıma
kuytuya çekilir usulca hayat
tutar nefesini..

an.!
o
an
an'nem bakar çocukluğuma
akarken bedenim ruhuma..

an.!
ve
an..
an'sızın süzülür nehirler
yakar genzimi oksijen..


an.!
be
an..
an'lamını bırakır herşey
çöp bidonlarının yanı
bebek çığlıkları kokar..

an'
la
maz
kimseler..


Algı Operası


Allegrosu yüksek bir operanın merdivenlerinde gezinirken takılıp düşüverdim.. Yoksulluğu yüksek kaldırımlarla döşeli bir şehrin kalbine.. 


Gecekondular bi'tarafta, gökdelenler diğer.. Nefes almaya çalışanlarsa vurulanların hemen yanında.. Çok sesli memleket orkestrası bu gözlerimi kapatıp kulağımı herhangi bir şehrin göğsüne dayayınca duyduğum çarpık sesleşme..



Ee algı da öyle değil mi bugünlerde.? Kelimeler, kavramlar üzerine kurulan çarpık algılaşma.. Başkanlık deme cumhurbaşkanlığı de, zam deme fiyat güncellemesi de.. Daha böyle "de"lerrrr uzar gider.. Kanarız (her iki anlamda da) biz de.. Ee öyle değilmiş böyleymiş diye.. Ohal'lerden bu hallere düşerken, yol yaptılar diye övünerek.. Şimdi rahat rahat yolculuk yapın o yolun nereye vardığını görerek..

Tıka kulaklarını, kapa gözlerini, yut cümlelerini.. Maymunlar oynasın.. Çarpık kentleşmenin, yoksul cümlelerin ve 360 derece dönmenin gerçek yüzüdür; siyaset.. Çalanlar, söyleyenler, besteleyenler hep aynı.. Bakmayın siz benim çoğul ekiyle sessiz konuştuğuma.. Tek sesli memleket orkestrasıdır bu dinlediğimiz..


Sürnot : İyi seyirler, Sayın dinleyenler..

Sürnotun SürPsikolojik Notu: Algınız sizi değil, siz algılarınızı yönetin.. Hayır'ı bol geceler olsun..

Kürk Mantolu Madonna



Bir Türk Edebiyatı Klasiği…

Birçok kitapsever tarafından okunan hatta bir kaç kere okunan ve başucu kitabı yapılan eserler arasında hiç şüphesiz Kürk Mantolu Madonna da yer alır…

Sabahattin Ali tarafından kaleme alınan ve 1943 yılında yayımlanan bu kitap farklı yayınevlerinden birçok basıma sahip… Şu an en son Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanıyor. Dönem dönem kitabevlerinin çok satanlar hanesini dolduran, raflardan öyle hoş bir nefes veren, kokusu ve tadı başka bir kitap…

Kitabın ilk yazılış ve ikinci yazılış hikâyesine de değinecek olursak, ilk olarak 1940-1941 yılları arasında Hakikat gazetesinde 48 bölümden oluşan birbirini tamamlayan yazı dizisi olarak yayımlandı bu “Büyük Hikâye”… Sonra Sabahattin Ali askerliğini yaptığı yerde, çadırda ikinci kez kaleme alıyor. Tekrar yazmaya başladığı sırada attan düşüyor. Sağ eli bileğinden çatlıyor. O inatla yazma dürtüsüne karşı koyamıyor. Tenekede ısıttığı sıcak suyla elinde kalem yazıyor, yazıyor…


Ve kitaba konu olan tabloya gelecek olursak…


O tablo roman karakterini etkilediği kadar gerçekten hikâyesiyle beni de etkiledi. 1517 yılında Yüksek Rönesans’ın en güzel eserlerinden sayılan Andrea Del Sarto tarafından yapılmış "Madonna Delle Arpie" isimli tablo… Bu tabloda yer alan “Bakire Meryem” e benzetilerek tasvir edilen “Kürk Mantolu Madonna” tablosu… Ve yazarın bu tablo üzerinden Raif Bey’i aşka bağlaması çok naif, saf ve temiz bir duruş sergilemesinden öte roman karakterini bir müddet platonik acıların da odağı haline getiriyor aslında… Tabi sonra sonra dediğim gibi bu aşk platonik olmaktan çıkıyor. Ancak romanda bir gerçeklik olduğu kesin. Bu hem tablo açısından hem de yazarın bir sanat dalını konu alan başka bir sanatla iç içe geçirmesi açısından…

Bir nevi aslında Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna da “resimle edebiyat buluşmasının güzelliğinden doğan aşkı” konu alıyor…

Günlerce, haftalarca o tablo karşısına geçip kimseye aldırış etmeden o tabloya bakıyor bakıyor, dalıyor ya Raif Bey işte orada aşkın paletler üzerinden akıp gerçekten el uzatmasına bile ilk başlarda aldırış etmiyor. Düşleriyle bütünleştirip var ettiği bu tablo üzerinden çok güzel duygu sağanağı yaşıyor.

Kitapta benim hoşuma giden çok güzel cümleler oldu. Bunlardan birkaçına yer vermek gerekirse;


“...Bu eksik sana değil, bana ait. Bende inanmak noksanmış. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum. Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanma kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum. Sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.”

“ …Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya – ruhumuzla yaşamaya – başlıyorduk. “



Ve gibi gibi kitapta daha birçok cümlenin böyle altı çizilesi tekrar tekrar okunası nitelikte…

Son olarak kitap bir bütün halinde değerlendirildiğinde, tablodan çıkıp gerçekleşen bir aşkın renklerini ve cümlelerini Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna ile öyle güzel resmediyor ve okutuyor ki bu büyü, bu her seferinde okundukça üzerimize sinen sihir daha uzun yıllar kitabevi raflarında ve edebiyatseverlerin yüreklerinde ölümsüzlüğünü korur, koruyacaktır da…



Formülü Yok




Düşünce bakışlarım kayalıkların sırtından mavinin koynuna, bir meşale gibi yandı avuçlarımda, aşk... 

Nasıl seyre dalmışsam öyle dokunulmaya, dokunmaya sevdalı sokak kedisi gibiydim... 

Ama sen uzak dur sevgili, tepeden tırnağa kundaklandığım bu acıyı dindirecek bir formül yok... Bilmem kaç bilinmeyenli denklemin bilmem kaçıncı eşitsizliğiyim... 

Formülü yok...

Harfler kavuşunca birbirlerine, biz düşünce uzağa
"ayrılık" çelikten bir gemi olur yüzer mavinin yanağımda...

Yanar, ellerim... 
Sokulur usulca bir sokak kedisi yamacıma... Kaybolur bakışlarımız o geminin girdabında...

Sürnot: Benim denize, kedinin sokağa ait olduğu bian...

Ne Me Quitte Pas


Terk etme beni… 

Kirlenmemiş bir gökyüzü getireceğim… Kandan baruttan ve biberin gazından arındığı safi mavi bir gökyüzü, n’olur terk etme beni… Aldırma yüzüme bulaşan kana, bakışlarıma sinen o barut kokusuna… Bu bilyelerle az oynamadık biz çocukken… Bunlar değil bizi öldüren… Bunlar değil…

Biliyorum kirlendi barış… Gökyüzü kızıla çaldı. Dağıldı dört bir yana canlarımız… Artık öle öle yaşıyoruz… Biliyorum… Ne zaman bir yanımıza değse bu ustura ağzındaki ülke kanatıyor, acıtıyor tenimizi… Nefes almak hiç bu kadar zor değildi… Vermekse bu kadar kolay…
Terk etme beni… Barışın karanlık yüzüdür, savaş… Savaşır, yeniden yaşarız öldüğümüz yerden…







 

Sürnot: * “Ne me quitte pas”, Jacques Brel, 1972 yılında yayınladığı albümüne de adını verdiği şarkı. Édith Piaf, Sting gibi sevilen sanatçıların seslendirdiği ama benim en çok yorumunu sevdiğim (belki de sanatçı kişiliğinin yanı sıra yaşam hikâyesi de ilgimi çektiğinden olsa gerek ve aynı zamanda İnsan Hakları Savunucusu olduğundan) Nina Simone’dur. Tabi bu zamanın ünlü şarkısını yine 1972 yılında kendisi söz yazıp “Beni Terk Etme” diye seslendiren sanatçımız vardır ki onu anmadan da olmaz, #sanat güneşimiz Zeki Müren…


Ve Sürnottun Sürreal Dileği:
Bizim kirlettiğimiz barışın bizi hiç terk etmemesi umuduyla…


Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.