Sayfalar
Çakmaktaşı'ndan
algı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
algı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Algı Operası
Allegrosu yüksek bir operanın merdivenlerinde gezinirken takılıp düşüverdim.. Yoksulluğu yüksek kaldırımlarla döşeli bir şehrin kalbine..
Gecekondular bi'tarafta, gökdelenler diğer.. Nefes almaya çalışanlarsa vurulanların hemen yanında.. Çok sesli memleket orkestrası bu gözlerimi kapatıp kulağımı herhangi bir şehrin göğsüne dayayınca duyduğum çarpık sesleşme..
Ee algı da öyle değil mi bugünlerde.? Kelimeler, kavramlar üzerine kurulan çarpık algılaşma.. Başkanlık deme cumhurbaşkanlığı de, zam deme fiyat güncellemesi de.. Daha böyle "de"lerrrr uzar gider.. Kanarız (her iki anlamda da) biz de.. Ee öyle değilmiş böyleymiş diye.. Ohal'lerden bu hallere düşerken, yol yaptılar diye övünerek.. Şimdi rahat rahat yolculuk yapın o yolun nereye vardığını görerek..
Tıka kulaklarını, kapa gözlerini, yut cümlelerini.. Maymunlar oynasın.. Çarpık kentleşmenin, yoksul cümlelerin ve 360 derece dönmenin gerçek yüzüdür; siyaset.. Çalanlar, söyleyenler, besteleyenler hep aynı.. Bakmayın siz benim çoğul ekiyle sessiz konuştuğuma.. Tek sesli memleket orkestrasıdır bu dinlediğimiz..
Sürnot : İyi seyirler, Sayın dinleyenler..
Sürnotun SürPsikolojik Notu: Algınız sizi değil, siz algılarınızı yönetin.. Hayır'ı bol geceler olsun..
Kadın Sığınağı
Seyirciler arasından tek tek çıkarak yol alıyorlardı oyuncular şu şiirle sahneye…
“* Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
... “
İşte böyle başladı geçenlerde İzmir Devlet Tiyatrosunda izlediğim “ Kadın Sığınağı” isimli oyun... Öncelikle aşağıda isimleri yazılı oyuncuları bir kez alkışlıyorum ( Tabi arka planda emeği geçenleri unutmayarak)
Selmin Barutçuoğlu
Hülya Böceklioğlu
Süreyya Kilimci
Gerçek Özkök Yağcı
Sabiha Sonkan
Dilek Çetiner Demir
Hülya Dilek Arda
Burcu Aksakal
Şule Demirezen
Gizem Cessur
Nehir Akkoç
2015 Türkiyesi’nde böyle gerçekçi bir oyun ki izledikçe hep bir yerlerden tanıdık acı gelip oturuyor. Kahraman gerçekten kahraman değil, hayatın ortasında solan çiçekten yapılma bahar...
Kadın diyoruz hep “kadın”...
Onları şiddetle, ölümle, acıyla yan yana yazıyoruz adlarını hep... 8 Mart’ta hep onların acılarından, çilelerinden, ölümlerinden bahsediyoruz.
Onların giyimini kuşamını konuşuyoruz...
Onların kaç çocuk doğuracağını tartışıyoruz...
Onların çocuğu normal mi sezeryan mı doğuracağına biz karar veriyoruz...
Kürtajı biz düşünüyoruz...
Onları kuluçka makinesi olarak görüyoruz...
Yasaları hep onların doğurganlığı üzerine kurguluyoruz...
Onların ojesinden, rujundan iyi hal indirimleri yaratıyoruz...
Onları emanet olarak görüp onun üzerine yorumlar yapıyoruz...
Onları hep bir adım arkamıza itip önden önden yürümeyi erkeklik sayıyoruz...
Oysa tepeden tırnağa “kadın” diyorum ben size... Aşktan, sevgiden damıtılmış “kadın” diyorum... İşte öyle güzel kadınların oynadığı bu oyun güzel tatlar bıraktı dimağımda... Yani aslında oyunculuk, kostüm, sahne anlamında o güzel tatlar... Yoksa işlenen realitenin karşında atom bombası patlıyor insanın sol yanında... Yani oyunun konusu bilindik o bir türlü derdi dermanı bulunmayan kadına şiddet ve şiddet mağdurlarının sığındığı ev ve çözümü beklenen sorunları...
Aslında bu şiddetin çözüm arayışını hep eğitime ve kişinin çocukluğundaki yaşadığı olaylara falan bağlarlar... Ben kısmen öyle düşünenlerdenim. Toplumun beyninde “kadın” deyince beliren o görselin değiştirilmesi o algıdaki resmin güzelleştirilmesi tarafındayım. Yani öncelikle biz erkekler kadın deyince aklımıza ilk neler geliyor desek ve bu maddeler üzerinden kendimizi sorgulayıp yeniden düzenlersek o resim git gide şiddetten uzaklaşır...
Her erkeğin hatta kadının da beyninde oluşan o renklerle yaptıkları tablonun adıdır “kadın”... Ve bu tablonun eğitime, şuna buna bağlanması sadece çok basit bir bahanedir. O algı ve o algının yönetimidir önemli olan... Şayet o tablo karanlık, şiddet ve tamamen cinsel istekten geçiyorsa işte orada o bakış ve duruşun yerinin değiştirilmesi gereklidir.
Bu bağlamda siz hiç sanatla güzelleşmeyen bir topluma şahit oldunuz mu? Bu konuda bence sanat; diliyle duruşuyla hayatımızda var olduğu sürece o resim, o algı hep güzel kalacaktır. Biz insanlar ne kadar yoğrulursak sanatla o kadar güzel “kadın” tabloları çıkar yeryüzüne... Yeter ki sanata bi dokunalım... Hayatımıza bir şekilde bulaştıralım.
Ve o güzel kadınlar sahneye geldikleri yoldan yani seyirciler arasından geçerek veda ederlerken dillerinde yine o güzelim şiir vardı... “Kadın” üzerine birçok güzel şiirlere imza atan Nazım usta işte ne güzel, bahsediyor şiirin devamında;
“Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.”
Sürnot:* Nazım Hikmet “ Kadın” şiiri..
“* Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
... “
İşte böyle başladı geçenlerde İzmir Devlet Tiyatrosunda izlediğim “ Kadın Sığınağı” isimli oyun... Öncelikle aşağıda isimleri yazılı oyuncuları bir kez alkışlıyorum ( Tabi arka planda emeği geçenleri unutmayarak)
Selmin Barutçuoğlu
Hülya Böceklioğlu
Süreyya Kilimci
Gerçek Özkök Yağcı
Sabiha Sonkan
Dilek Çetiner Demir
Hülya Dilek Arda
Burcu Aksakal
Şule Demirezen
Gizem Cessur
Nehir Akkoç
2015 Türkiyesi’nde böyle gerçekçi bir oyun ki izledikçe hep bir yerlerden tanıdık acı gelip oturuyor. Kahraman gerçekten kahraman değil, hayatın ortasında solan çiçekten yapılma bahar...
Kadın diyoruz hep “kadın”...
Onları şiddetle, ölümle, acıyla yan yana yazıyoruz adlarını hep... 8 Mart’ta hep onların acılarından, çilelerinden, ölümlerinden bahsediyoruz.
Onların giyimini kuşamını konuşuyoruz...
Onların kaç çocuk doğuracağını tartışıyoruz...
Onların çocuğu normal mi sezeryan mı doğuracağına biz karar veriyoruz...
Kürtajı biz düşünüyoruz...
Onları kuluçka makinesi olarak görüyoruz...
Yasaları hep onların doğurganlığı üzerine kurguluyoruz...
Onların ojesinden, rujundan iyi hal indirimleri yaratıyoruz...
Onları emanet olarak görüp onun üzerine yorumlar yapıyoruz...
Onları hep bir adım arkamıza itip önden önden yürümeyi erkeklik sayıyoruz...
Oysa tepeden tırnağa “kadın” diyorum ben size... Aşktan, sevgiden damıtılmış “kadın” diyorum... İşte öyle güzel kadınların oynadığı bu oyun güzel tatlar bıraktı dimağımda... Yani aslında oyunculuk, kostüm, sahne anlamında o güzel tatlar... Yoksa işlenen realitenin karşında atom bombası patlıyor insanın sol yanında... Yani oyunun konusu bilindik o bir türlü derdi dermanı bulunmayan kadına şiddet ve şiddet mağdurlarının sığındığı ev ve çözümü beklenen sorunları...
Aslında bu şiddetin çözüm arayışını hep eğitime ve kişinin çocukluğundaki yaşadığı olaylara falan bağlarlar... Ben kısmen öyle düşünenlerdenim. Toplumun beyninde “kadın” deyince beliren o görselin değiştirilmesi o algıdaki resmin güzelleştirilmesi tarafındayım. Yani öncelikle biz erkekler kadın deyince aklımıza ilk neler geliyor desek ve bu maddeler üzerinden kendimizi sorgulayıp yeniden düzenlersek o resim git gide şiddetten uzaklaşır...
Her erkeğin hatta kadının da beyninde oluşan o renklerle yaptıkları tablonun adıdır “kadın”... Ve bu tablonun eğitime, şuna buna bağlanması sadece çok basit bir bahanedir. O algı ve o algının yönetimidir önemli olan... Şayet o tablo karanlık, şiddet ve tamamen cinsel istekten geçiyorsa işte orada o bakış ve duruşun yerinin değiştirilmesi gereklidir.
Bu bağlamda siz hiç sanatla güzelleşmeyen bir topluma şahit oldunuz mu? Bu konuda bence sanat; diliyle duruşuyla hayatımızda var olduğu sürece o resim, o algı hep güzel kalacaktır. Biz insanlar ne kadar yoğrulursak sanatla o kadar güzel “kadın” tabloları çıkar yeryüzüne... Yeter ki sanata bi dokunalım... Hayatımıza bir şekilde bulaştıralım.
Ve o güzel kadınlar sahneye geldikleri yoldan yani seyirciler arasından geçerek veda ederlerken dillerinde yine o güzelim şiir vardı... “Kadın” üzerine birçok güzel şiirlere imza atan Nazım usta işte ne güzel, bahsediyor şiirin devamında;
“Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.”
Sürnot:* Nazım Hikmet “ Kadın” şiiri..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popüler Yayınlar
-
doğduğuma en çok babam sevinmiş, oğlum diye diye demirleri tutuşturup el ele merdiven dayamış güneşe… altı yaşımda okumaya başladım. y...
-
Güzel tarafından bakınca ne kadar berbat bi'yanı olduğunu görüyordum hayatın.. Betonun altında ezilen; toprak.. Işığın ardındaki; kara...
-
Tenime batarken hasretin... Ne gündüzü ne geceyi ,ben güneşe yazdım seni... 🎵🎵 Acıysa şarabın tadı, köpeklerden beter öldürüyorsa dilimi...
-
karanlık günlerde yazdım duvarlara adını hiç korkmadım … adımların kelepçeli haliyle bile yürüdüm üstüne üstüne durmadan seni...
-
“Ve Tanrı kadını yarattı… Ne bir taşa, Ne de bir başkasına dayadım sırtımı Kadınımdan başka…” d iye doğaçlama bir dörtlükle başlıyor yolc...
-
dur! basma oraya az önce kırıldı yüreğim, batmasın ‘sev’ ler ayağına 20.07.2002 / 15:25 İzmir
-
Tuncay Özkan’ın Silivri’deki son kitabı, ilk romanı… Solukdaş’ına ithaf etmiş… Kitabın fiziki özellikleriyle başlamak istiyorum...
-
+1 farkındalıkla hafifçe çekildi gözleri ve gülerken yanakları… Her yıl olduğu gibi bu yılda 21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık G...

