Sayfalar
Çakmaktaşı'ndan
tablo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tablo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salvador Dali – Büyük Mastürbatör
Kitap; Varlık Yayınları’ndan 1997 yılında basılıp yayımlanmış. Bendeki de bu yıla ait 1.basım. Türkçe ’ye kazandıran ise Gürhan Tümer. Onun hakkında da kısa bir bilgi vermeden geçemeyeceğim.
Gürhan Tümer; İzmir’li, mimarlık alanında Prof. Dr. Uzun yıllar Ege Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversite’sinde akademik yaşam sürdü. Aynı zamanda İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV)’in kurucu üyesi olan Tümer, Eylül 2013’de aramızdan ayrıldı. Ancak bıraktığı güzel eserlerle hep yaşıyor ve yaşayacak da..
Gelelim Salvador Dali – Büyük Mastürbatör’e. Giriş yazısında Tümer, kitabın nasıl oluştuğuna dair ipucu veriyor.
İzmir Alsancak Fransız Kültür’ün dış kapısı önündeki masaya atılmış, alınıp bir daha geri verilmemesi ayrıca da resmi kayıtlardan düşümü yapılmış Dali’nin bu şiir kitabıyla karşılaşıyor. Ve hikâye başlıyor.
Doğruyu söylemek gerekirse Dali’nin şiir yazdığını biliyordum ama böyle bir kitabı olduğundan bihaberdim. Sevgili Gürhan Tümer bu kitap için öyle güzel, öyle güzel bir giriş yazısı yazmış ki birkaç sefer okudum.
Dali ile ilgili bilmediğim bilgilere rastladım. Mesela Dali’nin kaka sapığı ve sanatçısı olduğunu, etrafındakilere kaka öyküleri anlattığını, çocukluğunda altına bilerek işeyip çişinin bacakları arasından akmasından hoşlandığını, uzaya gidiş geliş çalışmalarında astronotların kaka çiş olaylarını( bu mevzuyu ayrıntılı anlatmayacağım zira mideniz kalkabilir) , Babil Kulesinden etkilenerek Ölümsüzlük Kuleleri olacak burada herhangi bir katta oturan bir alt kattakinin ağzına doğrudan yapacak ve hiçbir şekilde çalışmadan vb. bi’şeyler yapmadan beslenme sorununu çözebileceğini taaa ki bir tıp öğrencisinin kaka mineral ve protein bakımdan sıfırdır açıklamasını Dali’ye yapana kadar hep bu şekilde ölümsüz bir yaşam tezini savunduğunu. Bugüne kadar böyle ayrıntılı bir şekilde bilmiyordum.
Okudukça yer yer iğrendim, tiksindim ama ne demiş Dali; “İğrenme en çok arzu edilen şeylere açılan kapının çok yakınında bulunan bir nöbetçidir” Ben geçtim bu kitapla o nöbetçiyi zor da olsa.
Sonra efendim o zamanlar Gerçeküstücü şair Paul Eluard’ın karısı olan Gala’ya delicesine âşık olup Eluard’tan arakladığını, Hitler’i kadın olarak düşündüğü fantezisi, tablolarındaki cinsellikler falan bunları biliyordum da sekse Gürhan Tümer’in anlattığı kadar o derece düşkün olduğunu bilmiyordum. Amanın neler neler. Yazılmaz, anlatılmaz..:)
Aslında bir süredir ressam olup şiir yazanlar ile şair olup resim yapan sanatçılara göz gezdiriyordum. Bu kitaptan da böylelikle haberim oldu zaten. Benim için çok kıymetlidir, Dali’nin en ünlü tablosundan da bu yazdığı şiir yahut Nazım Hikmet’in, Max Jacob’un şiirlerinden öte çizdiği tablolar. Çok değerlidir. Kıymetlidir ve ayrı bir yeri vardır benim için.. Sanatçının ustalaştığı işin arkasında, kendine sakladığı ve yine kendine çıktığı nefes alma tünelleridir o yapıtlar. Çok ustaca olmasalar da çok samimi yapıtlardır. O yüzden daha bi’başka tanırsınız sanatçıları o yönleriyle karşılaşınca. Neyse lafı fazla uzatmadan gelelim Dali’nin Büyük Mastürbatör şiirine..
Bu arada az daha unutuyordum. Sevgili Gürhan Tümer sayesinde Michelangelo’nun da şiir yazdığını öğrenmiş ve iki adet şiirini okumuş olmaktan aldığım hazzı anlatamam.
Yukarıda da belirttiğim gibi şiire söyleyecek sözüm yok. Niye öyle demiş, niye burada bunu kullanmış diyerek irdelemek Dali’ye haksızlık olur. Ancak söyleyebileceğim şunlar. Tek ve uzunca bir şiir. Dali’ye yakışır tarzda hatta üç gömlek de fazla Dali’ce.. Sürrealist, lirik, romantik yer yer bazı bölgelerde çok sık ve gür bir şekilde iğrenç mide bulandırıcı (Çiş, kaka vb. öğeleri bolca kullanmış mesela) benzetmelerle bezenmiş. Ancak onca iğrenç yanına rağmen iğrenmiyorsunuz okurken ayrı dünyalara gidip geliyorsunuz. Güzel değişik pencereler açıyor zihinde..
Son olarak Dali’nin bu şiiri ile aynı adlı bir tablosu da vardır, içine girmeden şöyle dışarıdan bir göz gezdirin derim.. :)
Ve işte bir parça Büyük Mastürbatör;
“ Bakışları doluyordu
soğuk kalabalığıyla
imgelerin
ölümün ilkesine
bağlanmış
ve ta çocukluktan beri
bilinçaltı
imgelerinin
dalgalarına
çakılmış
ünlü
çeşmelere
benzeyen.”
Ama Sen Sevgili
Yaya geçidinden geçiyordum...
Bir an durdu sandım saat... Bir an yeşil ışık dondu, insanların adımları havada
kaldı ve gözlerim o güzelim yüzüne kondu...
Bunca insan içinde sevgili,
nasıl da fark etmeden beni geçiyordun karşıya... Yüreğim sol yanından
düşüvermiş de eziliyordu asfalt niyetine uzun topuklarının altında...
Adımların, ama adımların ne güzel eziyor beni sevgili… Telaşsız ve yavaş yavaş
attığın o adımların, adımı tekrarlar gibiydi…
Çok içtiğim söylenemez... Hatta hiç içenlerdenim...
Ama sen sevgili karşı kaldırımda
durup nasıl da göz kırpmasını bekliyordun, arkamda duran yeşil ışığın... Beni
görmüyor, tanımıyordun. Gözlerinin içinde çığlıklarla kulaç atıyordum bi tutup
çıkarmıyordun.
Ama sen sevgili; nasıl da
bırakıyordun yanımdan hızlıca geçerken, parfüm kokunu... Bense o kokunun
yarattığı düşsel etkiyle ufak ufak adımlarla uzaklaşıyordum senden.
Ama sen sevgili; öylece savurup
geçerken sosyalist saçlarını, ellerimi nasıl bir yoksulluğa itiyordun... Ahh
benim işçi ellerim, yağlı paslı ellerim hiç böyle dokunamama acısı
yaşamamıştır. Hiç böyle kırılmamış hiç böyle yanmamıştır. Ama sen sevgili,
nasıl da kayıp gidiyordun, parmak uçlarımda hala durur sızısı…
Ama sen, sen sevgili geçip
giderken benden bütün yayalar durdu geçitte. Sen farkında değildin uçuyordum
adeta geçmiyordum ben o geçitten... Adı sadece geçitti. Ben hiç geçmedim ki
senden… Sadece bir esinti, sadece bir kırılgan düş, sitemkâr birkaç cümleydi
hepsi… Geçmedim ki ben hiç senden ama sen nasıl geçip gittin sevgili, geçmeyen
zamanlar gibiydin… Zaman; o büyülü kavram…
Şimdi düşünüyorum da ya ben
kendimde değildim ya da sen hiç olmadın. Belki de seni ben yarattım, belki de
sen beni kendimden geçirdin... Belki de gördüklerim, yaşadıklarımız sadece
edebiyattan ibaretti...
Hadi! Hatasız olmaz hayat,
edebiyatta öyle... Sen imlâ hatalarımla, bozuk cümle yapılarımla geç benden…
Ama sevgili sen ne güzel şiir
yahut ne güzel romandın, yazarının elinden kalemi çalıp seni kendime doğru
akıtmak isterdim. Yahut en azından bi sarılıp öyle ayrılık uğrasın bu sevdaya
diye çok anlatım bozukluğunda yolumu kaybetmeye razıydım… Ama sen sevgili,
karşı kaldırımda arkamdaki ışığı süzüyordun. On yedi saniyede nasıl da yerle
bir olurmuş insan gel de sor bana geç de gör ben de… Şimdi hangi harf/iyatçı
toplar yıkılan cümlelerimi…
Ama sen sevgili; geçerken yaya
geçidinden ben geçtim gittim kendimden... Belki de sen hiç farkında değildin,
belki hiç sevgilim de değil… Seni kaybettim…
Sürnot: 1) Cem Adrian “Seni Kaybettim” şarkısı herhangi bir yaya
geçidinde dinlenirken yeşil ışığı bekleyen yayalar arasına kâğıttan uçak yapımında kullanabilirsiniz bu yazıyı.
2) Tablo Salvador Dali
Kadın Sığınağı
Seyirciler arasından tek tek çıkarak yol alıyorlardı oyuncular şu şiirle sahneye…
“* Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
... “
İşte böyle başladı geçenlerde İzmir Devlet Tiyatrosunda izlediğim “ Kadın Sığınağı” isimli oyun... Öncelikle aşağıda isimleri yazılı oyuncuları bir kez alkışlıyorum ( Tabi arka planda emeği geçenleri unutmayarak)
Selmin Barutçuoğlu
Hülya Böceklioğlu
Süreyya Kilimci
Gerçek Özkök Yağcı
Sabiha Sonkan
Dilek Çetiner Demir
Hülya Dilek Arda
Burcu Aksakal
Şule Demirezen
Gizem Cessur
Nehir Akkoç
2015 Türkiyesi’nde böyle gerçekçi bir oyun ki izledikçe hep bir yerlerden tanıdık acı gelip oturuyor. Kahraman gerçekten kahraman değil, hayatın ortasında solan çiçekten yapılma bahar...
Kadın diyoruz hep “kadın”...
Onları şiddetle, ölümle, acıyla yan yana yazıyoruz adlarını hep... 8 Mart’ta hep onların acılarından, çilelerinden, ölümlerinden bahsediyoruz.
Onların giyimini kuşamını konuşuyoruz...
Onların kaç çocuk doğuracağını tartışıyoruz...
Onların çocuğu normal mi sezeryan mı doğuracağına biz karar veriyoruz...
Kürtajı biz düşünüyoruz...
Onları kuluçka makinesi olarak görüyoruz...
Yasaları hep onların doğurganlığı üzerine kurguluyoruz...
Onların ojesinden, rujundan iyi hal indirimleri yaratıyoruz...
Onları emanet olarak görüp onun üzerine yorumlar yapıyoruz...
Onları hep bir adım arkamıza itip önden önden yürümeyi erkeklik sayıyoruz...
Oysa tepeden tırnağa “kadın” diyorum ben size... Aşktan, sevgiden damıtılmış “kadın” diyorum... İşte öyle güzel kadınların oynadığı bu oyun güzel tatlar bıraktı dimağımda... Yani aslında oyunculuk, kostüm, sahne anlamında o güzel tatlar... Yoksa işlenen realitenin karşında atom bombası patlıyor insanın sol yanında... Yani oyunun konusu bilindik o bir türlü derdi dermanı bulunmayan kadına şiddet ve şiddet mağdurlarının sığındığı ev ve çözümü beklenen sorunları...
Aslında bu şiddetin çözüm arayışını hep eğitime ve kişinin çocukluğundaki yaşadığı olaylara falan bağlarlar... Ben kısmen öyle düşünenlerdenim. Toplumun beyninde “kadın” deyince beliren o görselin değiştirilmesi o algıdaki resmin güzelleştirilmesi tarafındayım. Yani öncelikle biz erkekler kadın deyince aklımıza ilk neler geliyor desek ve bu maddeler üzerinden kendimizi sorgulayıp yeniden düzenlersek o resim git gide şiddetten uzaklaşır...
Her erkeğin hatta kadının da beyninde oluşan o renklerle yaptıkları tablonun adıdır “kadın”... Ve bu tablonun eğitime, şuna buna bağlanması sadece çok basit bir bahanedir. O algı ve o algının yönetimidir önemli olan... Şayet o tablo karanlık, şiddet ve tamamen cinsel istekten geçiyorsa işte orada o bakış ve duruşun yerinin değiştirilmesi gereklidir.
Bu bağlamda siz hiç sanatla güzelleşmeyen bir topluma şahit oldunuz mu? Bu konuda bence sanat; diliyle duruşuyla hayatımızda var olduğu sürece o resim, o algı hep güzel kalacaktır. Biz insanlar ne kadar yoğrulursak sanatla o kadar güzel “kadın” tabloları çıkar yeryüzüne... Yeter ki sanata bi dokunalım... Hayatımıza bir şekilde bulaştıralım.
Ve o güzel kadınlar sahneye geldikleri yoldan yani seyirciler arasından geçerek veda ederlerken dillerinde yine o güzelim şiir vardı... “Kadın” üzerine birçok güzel şiirlere imza atan Nazım usta işte ne güzel, bahsediyor şiirin devamında;
“Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.”
Sürnot:* Nazım Hikmet “ Kadın” şiiri..
“* Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
... “
İşte böyle başladı geçenlerde İzmir Devlet Tiyatrosunda izlediğim “ Kadın Sığınağı” isimli oyun... Öncelikle aşağıda isimleri yazılı oyuncuları bir kez alkışlıyorum ( Tabi arka planda emeği geçenleri unutmayarak)
Selmin Barutçuoğlu
Hülya Böceklioğlu
Süreyya Kilimci
Gerçek Özkök Yağcı
Sabiha Sonkan
Dilek Çetiner Demir
Hülya Dilek Arda
Burcu Aksakal
Şule Demirezen
Gizem Cessur
Nehir Akkoç
2015 Türkiyesi’nde böyle gerçekçi bir oyun ki izledikçe hep bir yerlerden tanıdık acı gelip oturuyor. Kahraman gerçekten kahraman değil, hayatın ortasında solan çiçekten yapılma bahar...
Kadın diyoruz hep “kadın”...
Onları şiddetle, ölümle, acıyla yan yana yazıyoruz adlarını hep... 8 Mart’ta hep onların acılarından, çilelerinden, ölümlerinden bahsediyoruz.
Onların giyimini kuşamını konuşuyoruz...
Onların kaç çocuk doğuracağını tartışıyoruz...
Onların çocuğu normal mi sezeryan mı doğuracağına biz karar veriyoruz...
Kürtajı biz düşünüyoruz...
Onları kuluçka makinesi olarak görüyoruz...
Yasaları hep onların doğurganlığı üzerine kurguluyoruz...
Onların ojesinden, rujundan iyi hal indirimleri yaratıyoruz...
Onları emanet olarak görüp onun üzerine yorumlar yapıyoruz...
Onları hep bir adım arkamıza itip önden önden yürümeyi erkeklik sayıyoruz...
Oysa tepeden tırnağa “kadın” diyorum ben size... Aşktan, sevgiden damıtılmış “kadın” diyorum... İşte öyle güzel kadınların oynadığı bu oyun güzel tatlar bıraktı dimağımda... Yani aslında oyunculuk, kostüm, sahne anlamında o güzel tatlar... Yoksa işlenen realitenin karşında atom bombası patlıyor insanın sol yanında... Yani oyunun konusu bilindik o bir türlü derdi dermanı bulunmayan kadına şiddet ve şiddet mağdurlarının sığındığı ev ve çözümü beklenen sorunları...
Aslında bu şiddetin çözüm arayışını hep eğitime ve kişinin çocukluğundaki yaşadığı olaylara falan bağlarlar... Ben kısmen öyle düşünenlerdenim. Toplumun beyninde “kadın” deyince beliren o görselin değiştirilmesi o algıdaki resmin güzelleştirilmesi tarafındayım. Yani öncelikle biz erkekler kadın deyince aklımıza ilk neler geliyor desek ve bu maddeler üzerinden kendimizi sorgulayıp yeniden düzenlersek o resim git gide şiddetten uzaklaşır...
Her erkeğin hatta kadının da beyninde oluşan o renklerle yaptıkları tablonun adıdır “kadın”... Ve bu tablonun eğitime, şuna buna bağlanması sadece çok basit bir bahanedir. O algı ve o algının yönetimidir önemli olan... Şayet o tablo karanlık, şiddet ve tamamen cinsel istekten geçiyorsa işte orada o bakış ve duruşun yerinin değiştirilmesi gereklidir.
Bu bağlamda siz hiç sanatla güzelleşmeyen bir topluma şahit oldunuz mu? Bu konuda bence sanat; diliyle duruşuyla hayatımızda var olduğu sürece o resim, o algı hep güzel kalacaktır. Biz insanlar ne kadar yoğrulursak sanatla o kadar güzel “kadın” tabloları çıkar yeryüzüne... Yeter ki sanata bi dokunalım... Hayatımıza bir şekilde bulaştıralım.
Ve o güzel kadınlar sahneye geldikleri yoldan yani seyirciler arasından geçerek veda ederlerken dillerinde yine o güzelim şiir vardı... “Kadın” üzerine birçok güzel şiirlere imza atan Nazım usta işte ne güzel, bahsediyor şiirin devamında;
“Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.”
Sürnot:* Nazım Hikmet “ Kadın” şiiri..
Deniz De Acıtır Tenini Aşk Gibi
Ben sustum... Sen haykırdın...
"Ben seni çok sevdim*" derken nasıl da telaşa
kapıldı yüreğim... Görsen yeni yetme fırlama bir çocuk edasıyla elimi kolumu
nereye koyacağımı şaşırdım... Kulaklarım inanamıyor, dudaklarım okuyamıyordu...
Nasıl yani!
Hıı!
Nasıl olur, hadi canım! Gibi daha bir sürü şaşkın tavuk
kıvamındaki ünlemlerin altında ezilen nokta oluveriyordum.
Sen konuştukça gözlerim daha bir dokunalı, ellerim
yoksullaşıyordu.
Sonbahardı sevgili...
Hava da öyle âşık olacak bihava değildi hani... Ayrılık
kokusu kol geziyordu... Ama sen avazın ve yüreğin yettiğince bağırıyordun
"seni seviyorum, seniii seviyorummm" diye... Üstelik sesine de git
gide hınzır kuşlar konmuşçasına öyle güzel söylüyordun ki ben küçülüp küçülüp
patlamaya hazır bir atomun çekirdeği oluyordum...
Sonra anladım... Sordukça sordum kendime ne bulur benim
gibi bir adamda diye… Belki sen de gördün âşık olunacak biadam olmadığımı... Ne
bileyim! Öyle aksi, öyle kırıntılardan doğan biadam ne verebilirdi sana... Eee
zaten senin de turuncu, mavi, mor acılardan geçecek gücün yoktu... Hoş olsa da
ne olurdu…
Kısaydı sevgili, kısa…
Göğsünde uçuşan kelebeklerin ömrümden de çok kısa sürdü
"seni seviyorum' un "bitmesi... Oysa az beklemedim seni o köşe
başında… Sen gelmedikçe inatla, ben bekledim… Bekledim… Ölür mü dedim insan
beklemekle, bekle oğlum bekle! Yoksul işçilerin bayat ekmek kuyruğunda
beklediği gibi dedim… Hoş ne oldu dedim de…
Şimdi dimağımda bir avuç dolusu hayal kırıklığı, cebimde
tükenmiş kelimeler, zulamda kurumuş aşk kırıntılarıyla besledim güvercinleri, Saat
Kulesi’nin etekleri altına sığınarak…
Ne yalan söyleyeyim. Kirpiklerimden dizlerime doğru akan
turuncu yaşlar da döküldü Ege denizine...
Artık sevgili! Bundan gayri yüzmek için dahi girsen
acıtacak bu sular tenini, tuzu değil kırıntılarım yakacak gözlerini…
Sürnot: 1) Cem Adrian- Ben Seni Çok Sevdim şarkısı
dinlenirken…
2) Tablo
Salvador Dali…
Çubuktan İnsan
tek
çizebildiğim.
gidince;
on
parmağımda
on ressam
on
-larca
kelime
nasıl
anlatırım seni
bir bilsen…
GEN ÇEKİMİ
Nasıl
bir yapıyla örülmüştü DNA sarmalımız böyle… Akıyorduk âdete… Heceler
kelimelere, kelimeler cümlelere akıp gidiyor, biz çıplak ayak yürüyorduk.
Ayaklarımıza noktalı harfler batıyor aldırmıyorduk. Çekip çıkarıyorduk
acılarımızdan en solmaz, en solgun kelimeleri, en açar en açmaz cümleleri…
Yürüyorduk…
Yıllar önce yazılmış şiirin mısralarını eze eze hem de…
“ne üçgen
ne beşgen
değince
dudaklarımız birbirine
oluyoruz öpüş-gen…*"
Kelebeklerin
ayaklarına takılmış tüyler gibiydik âdete; ince, hafif ve dağılgan... Her
kelimeyi ölçüp biçip mikroskop altına yatırıyor gen haritasını
çıkarıyorduk. Ya kırar mıyım, ya kırıl
mı diye sürekli iç geçiriyor her cümlenin yaratacağı etkiyi kestirmeye
çalışıyorduk. Sanki düşüktü biraz cümlelerimizin hemogram değerleri... Eklem
yerlerinin de yerli yersiz acılı, acıklı duruma düştüğü oluyordu. Sonra
dinmeyen bir yorgunluk haliyle karışık halsizlik de cabası… Hıı az daha
unutuyordum sürekli bir ağız kuruluğu da hâkimdi cümlelerimize oysa
alabildiğine besliyorduk onları sulak seslerle...
Ne
oluyordu bize böyle keşfe çıkmışken anlamlandıramadığımız bir hece savaşı
cümlelerimizi yok edercesine saldırıyordu… Dost düşman ayırt etmiyordu hem de…
Sanırım daha ileri tetkikle bize dokunması şarttı ya edebiyat, ya sanat
tarihçilerinin o canım elleri yahut bir romatologun o güzelim steteskobu… Çünkü
immünolojik bir durum olduğu ortada bağışlayamıyorduk iyi ya da kötü hiçbir
hücremizi birbirine… Anında dağılıyor düşman oluveriyordu hecelerimiz de… Bir
iç savaş ki sorma gitsin. Galibi de biz, yenileni de biz oluyorduk. Ardımızda
sulu harfler, yüzmeye yeltenen cümleler…
Sonra
bazı zamanlar yer çekimine inat çekin-genlik de kuşatıyordu etrafımızı…
Yüzümüze anlamsız bir G kuvveti oturuyordu.
Birbirimizi anlamıyor, dinlemiyor itiyorduk. Bazı zamanlarsa gen
çekimine uğruyorduk… Sanki yıllarca, yıllarca evvel tanışıyor da sevişiyor
gibiydi hececiklerimiz… Nasıl bir gendi bizi böyle iç içe geçirip kelebeklerin
ayaklarına sarıp sarmalayan… Nasıl bir gendi. Böyle diş ağrısı gibi zonklayıp
düş ağrıları yaşatan… Sonra antibiyotik niyetine, düşlerime parmak uçlarını
içirmenle sonsuzluğa yelken açmam bir oluyordu. Ne ağrı kalıyordu, ne sızı, ne
de acı… Hepsi birer kanatlı yaratık olup benden çok uzaklara uçuyorlardı.
Günde
iki öğün düzenli olarak şiirleri içince, tenimizin her yanını ılık ıslak
kelebeklerin sarması bize çok mucizevi geliyordu. Ester bağı bile az kalıyor,
bağlanmadan genlerimiz birbirine akıyor ve karışıyorduk… İki ayrı hece nehri gibiydik aynı cümleye
dökülüyor ve inanamıyorduk… Çünkü ne çok düşmandı hücrelerimiz, tenlerimize…
Ama günde iki öğün şiir iyi geliyordu. Bağışlayabiliyorduk o zaman acılarımızı
dahi ve tenimiz daha bir ehlileşiyordu…
Şimdi
sevgili, sen bu doğa olayına ister yer çekimi, ister düş, istersen de gen
çekimi de ortada bir gerçek vardı. O da ılık ıslak kelebeklerin bütün vücut ağırlığımızı
almasıydı. Ardından o dudak ıslaklığı yürüdükçe hatta koşturdukça tenimizde,
tüy gibi dalgalanıyorduk gökyüzünde...
Öpüş-gen…
Çekin-gen,
Ve
…
olduğumuz zamanları kağıttan uçurtma yapıp yüksek binaların çatılarından
atıyorduk. Gıdıklanıyordu içimiz biz çıplak ayak bulutlara basıyorduk. Çok
battığı oldu sesli harflerin ayağımıza ama biz sessizce çıkarmasını da
öğrenmiştik.
Seninle
ne zaman yer çekimine uğrasak, gen çekimine yeniliyor. Gen çekimine uğrasak düş
çekimiyle boğuşuyorduk. Aramız da olmasa da DNA sarmalımızda saklı gerçeklerin
olduğunu biliyorduk. Hücrelerimiz sevişmiyor, savaşıyordu. Yani nasıl bir iç savaş varsa talan ediyordu
tenimizi yavaş yavaş, ruhumuza da arada dokunarak…
Ufff!
Tamam,
çekiştirip durma rüyanın en can alıcı yerinde…
-
Ne sayıklıyorsun sen öyle sabah sabah.
-
Gen çekimi…
-
Hıı… Şimdi bir öpücük versem ben çekimine uğrar mısın?
-
Uğramak ne kelime yatıya bile kalabilirim.
-
Haydi, şımarıklığı bırak da düşlerini fırçalamayı unutma…
Sonra
bir gözüm açık diğeri kapalı olarak fırçalarken dişlerimi, takılı kaldı aynada aklım.
Ağzımda düş macunu, dilimde ferahlatıcı bir tatla günler aylara, aylar yıllara
dökülürken; AŞK gençliğinden hiçbir şey yitirmiyordu. Nasıl bir yapıyla
örülmüştük… Sabahın köründe de gecenin
görünürlüğünde de aşk hep DNA’mızda gezinen haylaz hücreler gibiydi…
Hadi!
Hücrelerimize inat kurak mevsimler uğramasın hiç tenimize…
Hep
hüküm sürsün dudak ıslaklığı…
Aşk,
bağışlar otoimmün bozuklukları dahi…
Sürnot:
*
Genimizdeki Öpücükler Şiirimden
**
Salvador Dali’ye ait “Butterfly With DNA” tablosundan esinlenilmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popüler Yayınlar
-
Bir Türk Edebiyatı Klasiği… Birçok kitapsever tarafından okunan hatta bir kaç kere okunan ve başucu kitabı yapılan eserler arasında ...
-
Akl ı mda olsan ç oktan unuturdum... Kancasını şakağıma dayayan korsana heybemde ne kadar cümle biriktirdiysem sadaka niyetine hep...
-
Kendi görüntüsüne âşık olan Narkissos değildim elbet… Bizim hikâyemiz Karaburun’da da geçmiyordu. Dali kadar olmasa da karizma konu...
-
Bıraktım kendimi bir gülün yaprağından.. İki yana açıp kollarımı merhaba diyordum yüzü çalınmış yere yahut yeri çalınmış yüze.. Anestez...
-
Son kırgınlıktı... Uzun zamandır tadını unuttuğum bir duyguydu; aşk... Kelimeler dolusu cümlelere binmiş geliyordu. Ben aşkı yüz metre öte...
-
Hepinizin malumu üç fidanımız… Deniz, Yusuf, Hüseyin… Ama bu sefer bu öykü onların değil, onlara göğsünü siper eden nice ismi...
-
- NOTALARIN GÖNLÜNE KONAN MELEK - O bir üstün yetenek… İki buçuk yaşında nota bilip piyano çalıyor… O Türkiye’ye bir armağan...
-
Sahi❗ Nasıl bir dünya bu...? Yokluğunu durmadan çeşitli ulaşım araçlarının arasına hapsederek, kolumdaki çoğul yalnızlıkla dolaşmak hangi ...
-
Sen benden gider gitmez uykuya verdim kendimi... Rüyamda Nil* Kiew' e davet ediyordu, uyandım... Bi bira açtım. İçtikçe doldu şişe....
-
Seviyooo..Sevmiyo.. Seviyooo.. Sevmiyo.. diye salakça bir fala kilitledim ellerimi.. Aklımda doksan altımış doksan ölçülerine çok yakın b...





