resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HAYIR Demesini Bilmeli İnsan




Güzel tarafından bakınca ne kadar berbat bi'yanı olduğunu görüyordum hayatın..

Betonun altında ezilen; toprak.. Işığın ardındaki; karanlık..
Yüzsüz gölgeye sığınan; yüz mesela.. Hepsi ne kadar berbat.. Hepsi ne kadar, kap-kap-kapanın elinde kapital..

Biz eskiden bu kadar yoksul değildik.. Sokak hayvanlarıyla ekmeğimizi paylaşır, son yudum suyumuzu bi'çiçeğe bağışlardık.. Sevgileri bi'koşula bağlamaz, -li'li, -la'lı ekler takmazdık insani duygularımıza..

Yani demem o ki canım kardeşim; en azından berbat tarafından bakınca hayata güzel yanlarını görebilmek için HAYIR demesini bilmeli insan..

Rengâşiirdi Parmakların




Şu renksiz hayatın içinden uzanıp renklerine dokundum dün akşam.. Parmaklarıma bulaşan haylaz bir çocuk gibiydi şiir.. Mısra mısra döktüm gözlerimden seni.. Fırat'mış, Dicle'ymiş, Zap'mış hepsi dünkü şiir sayılır, avuçlarımdaki rengâıslaklık yanında..

Dün gece çocuk, dün gece; on parmağımda on ressam kayboldum renkli sokaklarında..

Elim ne kağıda gitti ne kaleme.. Aşk denen çok renkli, pek çok bilinmeyenli denklemde yutulan yapayalnız bir sayı gibi hissettim kendimi..

Aktım.. Aktım.. Aktım.. Avuçlarımdaki asi coğrafya ile soyut renklerinden kendime yeni şehirler yarattım..


Hadi gel sokakları çocuk kokan şehirlerime - elim sende - oynayalım.. 




Sürnot: Oynanamayan oyunlara..

2) Resimdeki tablo Elif Şenel'e aittir.


Turuncu Acı


Hangi aydınlık sallanır sol yanımda..


Ahhh benim; ürkek, çekingen, yaralı yarınım, acıdan başka hiçbir şey yok bu yürekte, ne verebilir ki sana..
Sadece Acı..
Acıııı..
Hep büyük harfle başlayan imla kurallarını dahi alt üst eden, morna'lardan, coladera'lardan ve hatta hiç bilmediğim dillerden akan ıpıslak bir Acı dökülürken yanaklarımdan, dizlerimdeki turuncu denizlere..

Ne verebilir sana bu turuncu Acı..

Salvador Dali – Büyük Mastürbatör


Kitap; Varlık Yayınları’ndan 1997 yılında basılıp yayımlanmış. Bendeki de bu yıla ait 1.basım. Türkçe ’ye kazandıran ise Gürhan Tümer. Onun hakkında da kısa bir bilgi vermeden geçemeyeceğim.


Gürhan Tümer; İzmir’li, mimarlık alanında Prof. Dr. Uzun yıllar Ege Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversite’sinde akademik yaşam sürdü. Aynı zamanda İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV)’in kurucu üyesi olan Tümer, Eylül 2013’de aramızdan ayrıldı. Ancak bıraktığı güzel eserlerle hep yaşıyor ve yaşayacak da..


Gelelim Salvador Dali – Büyük Mastürbatör’e. Giriş yazısında Tümer, kitabın nasıl oluştuğuna dair ipucu veriyor.

İzmir Alsancak Fransız Kültür’ün dış kapısı önündeki masaya atılmış, alınıp bir daha geri verilmemesi ayrıca da resmi kayıtlardan düşümü yapılmış Dali’nin bu şiir kitabıyla karşılaşıyor. Ve hikâye başlıyor.

Doğruyu söylemek gerekirse Dali’nin şiir yazdığını biliyordum ama böyle bir kitabı olduğundan bihaberdim. Sevgili Gürhan Tümer bu kitap için öyle güzel, öyle güzel bir giriş yazısı yazmış ki birkaç sefer okudum.

Dali ile ilgili bilmediğim bilgilere rastladım. Mesela Dali’nin kaka sapığı ve sanatçısı olduğunu, etrafındakilere kaka öyküleri anlattığını, çocukluğunda altına bilerek işeyip çişinin bacakları arasından akmasından hoşlandığını, uzaya gidiş geliş çalışmalarında astronotların kaka çiş olaylarını( bu mevzuyu ayrıntılı anlatmayacağım zira mideniz kalkabilir) , Babil Kulesinden etkilenerek Ölümsüzlük Kuleleri olacak burada herhangi bir katta oturan bir alt kattakinin ağzına doğrudan yapacak ve hiçbir şekilde çalışmadan vb. bi’şeyler yapmadan beslenme sorununu çözebileceğini taaa ki bir tıp öğrencisinin kaka mineral ve protein bakımdan sıfırdır açıklamasını Dali’ye yapana kadar hep bu şekilde ölümsüz bir yaşam tezini savunduğunu. Bugüne kadar böyle ayrıntılı bir şekilde bilmiyordum.

Okudukça yer yer iğrendim, tiksindim ama ne demiş Dali; “İğrenme en çok arzu edilen şeylere açılan kapının çok yakınında bulunan bir nöbetçidir” Ben geçtim bu kitapla o nöbetçiyi zor da olsa.

Sonra efendim o zamanlar Gerçeküstücü şair Paul Eluard’ın karısı olan Gala’ya delicesine âşık olup Eluard’tan arakladığını, Hitler’i kadın olarak düşündüğü fantezisi, tablolarındaki cinsellikler falan bunları biliyordum da sekse Gürhan Tümer’in anlattığı kadar o derece düşkün olduğunu bilmiyordum. Amanın neler neler. Yazılmaz, anlatılmaz..:)

Aslında bir süredir ressam olup şiir yazanlar ile şair olup resim yapan sanatçılara göz gezdiriyordum. Bu kitaptan da böylelikle haberim oldu zaten. Benim için çok kıymetlidir, Dali’nin en ünlü tablosundan da bu yazdığı şiir yahut Nazım Hikmet’in, Max Jacob’un şiirlerinden öte çizdiği tablolar. Çok değerlidir. Kıymetlidir ve ayrı bir yeri vardır benim için.. Sanatçının ustalaştığı işin arkasında, kendine sakladığı ve yine kendine çıktığı nefes alma tünelleridir o yapıtlar. Çok ustaca olmasalar da çok samimi yapıtlardır. O yüzden daha bi’başka tanırsınız sanatçıları o yönleriyle karşılaşınca. Neyse lafı fazla uzatmadan gelelim Dali’nin Büyük Mastürbatör şiirine..

Bu arada az daha unutuyordum. Sevgili Gürhan Tümer sayesinde Michelangelo’nun da şiir yazdığını öğrenmiş ve iki adet şiirini okumuş olmaktan aldığım hazzı anlatamam.

Yukarıda da belirttiğim gibi şiire söyleyecek sözüm yok. Niye öyle demiş, niye burada bunu kullanmış diyerek irdelemek Dali’ye haksızlık olur. Ancak söyleyebileceğim şunlar. Tek ve uzunca bir şiir. Dali’ye yakışır tarzda hatta üç gömlek de fazla Dali’ce.. Sürrealist, lirik, romantik yer yer bazı bölgelerde çok sık ve gür bir şekilde iğrenç mide bulandırıcı (Çiş, kaka vb. öğeleri bolca kullanmış mesela) benzetmelerle bezenmiş. Ancak onca iğrenç yanına rağmen iğrenmiyorsunuz okurken ayrı dünyalara gidip geliyorsunuz. Güzel değişik pencereler açıyor zihinde..


Son olarak Dali’nin bu şiiri ile aynı adlı bir tablosu da vardır, içine girmeden şöyle dışarıdan bir göz gezdirin derim.. :)

Ve işte bir parça Büyük Mastürbatör;

“ Bakışları doluyordu
soğuk kalabalığıyla
imgelerin
ölümün ilkesine
bağlanmış
ve ta çocukluktan beri
bilinçaltı
imgelerinin
dalgalarına
çakılmış
ünlü
çeşmelere
benzeyen.” 





Kürk Mantolu Madonna



Bir Türk Edebiyatı Klasiği…

Birçok kitapsever tarafından okunan hatta bir kaç kere okunan ve başucu kitabı yapılan eserler arasında hiç şüphesiz Kürk Mantolu Madonna da yer alır…

Sabahattin Ali tarafından kaleme alınan ve 1943 yılında yayımlanan bu kitap farklı yayınevlerinden birçok basıma sahip… Şu an en son Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanıyor. Dönem dönem kitabevlerinin çok satanlar hanesini dolduran, raflardan öyle hoş bir nefes veren, kokusu ve tadı başka bir kitap…

Kitabın ilk yazılış ve ikinci yazılış hikâyesine de değinecek olursak, ilk olarak 1940-1941 yılları arasında Hakikat gazetesinde 48 bölümden oluşan birbirini tamamlayan yazı dizisi olarak yayımlandı bu “Büyük Hikâye”… Sonra Sabahattin Ali askerliğini yaptığı yerde, çadırda ikinci kez kaleme alıyor. Tekrar yazmaya başladığı sırada attan düşüyor. Sağ eli bileğinden çatlıyor. O inatla yazma dürtüsüne karşı koyamıyor. Tenekede ısıttığı sıcak suyla elinde kalem yazıyor, yazıyor…


Ve kitaba konu olan tabloya gelecek olursak…


O tablo roman karakterini etkilediği kadar gerçekten hikâyesiyle beni de etkiledi. 1517 yılında Yüksek Rönesans’ın en güzel eserlerinden sayılan Andrea Del Sarto tarafından yapılmış "Madonna Delle Arpie" isimli tablo… Bu tabloda yer alan “Bakire Meryem” e benzetilerek tasvir edilen “Kürk Mantolu Madonna” tablosu… Ve yazarın bu tablo üzerinden Raif Bey’i aşka bağlaması çok naif, saf ve temiz bir duruş sergilemesinden öte roman karakterini bir müddet platonik acıların da odağı haline getiriyor aslında… Tabi sonra sonra dediğim gibi bu aşk platonik olmaktan çıkıyor. Ancak romanda bir gerçeklik olduğu kesin. Bu hem tablo açısından hem de yazarın bir sanat dalını konu alan başka bir sanatla iç içe geçirmesi açısından…

Bir nevi aslında Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna da “resimle edebiyat buluşmasının güzelliğinden doğan aşkı” konu alıyor…

Günlerce, haftalarca o tablo karşısına geçip kimseye aldırış etmeden o tabloya bakıyor bakıyor, dalıyor ya Raif Bey işte orada aşkın paletler üzerinden akıp gerçekten el uzatmasına bile ilk başlarda aldırış etmiyor. Düşleriyle bütünleştirip var ettiği bu tablo üzerinden çok güzel duygu sağanağı yaşıyor.

Kitapta benim hoşuma giden çok güzel cümleler oldu. Bunlardan birkaçına yer vermek gerekirse;


“...Bu eksik sana değil, bana ait. Bende inanmak noksanmış. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum. Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanma kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum. Sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.”

“ …Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya – ruhumuzla yaşamaya – başlıyorduk. “



Ve gibi gibi kitapta daha birçok cümlenin böyle altı çizilesi tekrar tekrar okunası nitelikte…

Son olarak kitap bir bütün halinde değerlendirildiğinde, tablodan çıkıp gerçekleşen bir aşkın renklerini ve cümlelerini Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna ile öyle güzel resmediyor ve okutuyor ki bu büyü, bu her seferinde okundukça üzerimize sinen sihir daha uzun yıllar kitabevi raflarında ve edebiyatseverlerin yüreklerinde ölümsüzlüğünü korur, koruyacaktır da…



Kadın Sığınağı

Seyirciler arasından tek tek çıkarak yol alıyorlardı oyuncular şu şiirle sahneye…
“* Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
... “

İşte böyle başladı geçenlerde İzmir Devlet Tiyatrosunda izlediğim “ Kadın Sığınağı” isimli oyun... Öncelikle aşağıda isimleri yazılı oyuncuları bir kez alkışlıyorum ( Tabi arka planda emeği geçenleri unutmayarak)
Selmin Barutçuoğlu
Hülya Böceklioğlu
Süreyya Kilimci
Gerçek Özkök Yağcı
Sabiha Sonkan
Dilek Çetiner Demir
Hülya Dilek Arda
Burcu Aksakal
Şule Demirezen
Gizem Cessur
Nehir Akkoç

2015 Türkiyesi’nde böyle gerçekçi bir oyun ki izledikçe hep bir yerlerden tanıdık acı gelip oturuyor. Kahraman gerçekten kahraman değil, hayatın ortasında solan çiçekten yapılma bahar...

Kadın diyoruz hep “kadın”...
Onları şiddetle, ölümle, acıyla yan yana yazıyoruz adlarını hep... 8 Mart’ta hep onların acılarından, çilelerinden, ölümlerinden bahsediyoruz.
Onların giyimini kuşamını konuşuyoruz...
Onların kaç çocuk doğuracağını tartışıyoruz...
Onların çocuğu normal mi sezeryan mı doğuracağına biz karar veriyoruz...
Kürtajı biz düşünüyoruz...
Onları kuluçka makinesi olarak görüyoruz...
Yasaları hep onların doğurganlığı üzerine kurguluyoruz...
Onların ojesinden, rujundan iyi hal indirimleri yaratıyoruz...
Onları emanet olarak görüp onun üzerine yorumlar yapıyoruz...
Onları hep bir adım arkamıza itip önden önden yürümeyi erkeklik sayıyoruz...

Oysa tepeden tırnağa “kadın” diyorum ben size... Aşktan, sevgiden damıtılmış “kadın” diyorum... İşte öyle güzel kadınların oynadığı bu oyun güzel tatlar bıraktı dimağımda... Yani aslında oyunculuk, kostüm, sahne anlamında o güzel tatlar... Yoksa işlenen realitenin karşında atom bombası patlıyor insanın sol yanında... Yani oyunun konusu bilindik o bir türlü derdi dermanı bulunmayan kadına şiddet ve şiddet mağdurlarının sığındığı ev ve çözümü beklenen sorunları...

Aslında bu şiddetin çözüm arayışını hep eğitime ve kişinin çocukluğundaki yaşadığı olaylara falan bağlarlar... Ben kısmen öyle düşünenlerdenim. Toplumun beyninde “kadın” deyince beliren o görselin değiştirilmesi o algıdaki resmin güzelleştirilmesi tarafındayım. Yani öncelikle biz erkekler kadın deyince aklımıza ilk neler geliyor desek ve bu maddeler üzerinden kendimizi sorgulayıp yeniden düzenlersek o resim git gide şiddetten uzaklaşır...

Her erkeğin hatta kadının da beyninde oluşan o renklerle yaptıkları tablonun adıdır “kadın”... Ve bu tablonun eğitime, şuna buna bağlanması sadece çok basit bir bahanedir. O algı ve o algının yönetimidir önemli olan... Şayet o tablo karanlık, şiddet ve tamamen cinsel istekten geçiyorsa işte orada o bakış ve duruşun yerinin değiştirilmesi gereklidir.
Bu bağlamda siz hiç sanatla güzelleşmeyen bir topluma şahit oldunuz mu? Bu konuda bence sanat; diliyle duruşuyla hayatımızda var olduğu sürece o resim, o algı hep güzel kalacaktır. Biz insanlar ne kadar yoğrulursak sanatla o kadar güzel “kadın” tabloları çıkar yeryüzüne... Yeter ki sanata bi dokunalım... Hayatımıza bir şekilde bulaştıralım.

Ve o güzel kadınlar sahneye geldikleri yoldan yani seyirciler arasından geçerek veda ederlerken dillerinde yine o güzelim şiir vardı... “Kadın” üzerine birçok güzel şiirlere imza atan Nazım usta işte ne güzel, bahsediyor şiirin devamında;

“Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.”


Sürnot:* Nazım Hikmet “ Kadın” şiiri..

Çubuktan İnsan





çubuktan insanlardı
tek çizebildiğim.

gidince;

on parmağımda
on ressam
on
-larca
kelime

nasıl anlatırım seni
bir bilsen…

SÜRSONSUZ - Belleğin Azmi -



Eriyordu zaman Camembert peyniri gibi…
Gidişin takılmıştı yelkovanın ayağına akrep tüm gücüyle tutunuyorken zamanın zeminine, uzayıp gidiyordu aşk,  bilinmeze…
Ne yani gerçekten gidiyor muydun, geliyor muydun?
Olmayacak mıydın yoksa gerçeklerin üstünde bir yerlerde gezinecek miydin?  

Her şeyden her yerden sür-ülmüş gibiydik… Sanki hayatın içinde değil üstünde yaşar gibi halimiz vardı. Hiç bir şey bize dokunamıyor, erişemiyor sanıyorduk. Kulağa çok çılgınca gelecek belki biliyorum ama birbirimizin uzağına düşsek bile bir tanrısallık kuşatıyordu etrafımızı… Sanki o an tüm yıldızlar çekilmiş, tüm insanlar gitmiş, dünya durmuş… Sadece ikimiz yükseliyorduk göğün göğsüne…  Mevsimler etrafımızda pervane, günler bizim için divane…

Sadece ikimiz… İkimizdik eriyip giden zamana boylu boyunca uzanan. Hadi başlayalım her şeyi sür-meye…

Sür-Real… Sür-Romantizm… Sür-Aşk… Sür-Sonsuz… Sür…

Nasıl da sürüyorduk birbirimizin tenini her şeye inat. Hiç nadasa bırakmaya niyetimiz de yoktu üstelik… Eriyip gidiyormuş zaman, “Belleğin Azmi’nin” orta yerinde yatıyormuş yüzümüz, kimin umurunda… Karışalım hadi birbirimize… Her nesneye anlam yükleyelim. Yıllarca sürsün sanat tarihçilerinin çözmesi… Sanatseverlerse her baktığında farklı bir anlam yüklesinler bize… Çözdükçe karmaşıklaşan tam buldum derken kayıp giden düşlerin, hem kaptanı hem tayfası olalım…  Hadi aradaki mesafeye, saat farkına inat bizi anlatsın “Eriyen Saatler ”ve kimse anlamasın niye eridiklerini…

Zaman, Camembert peyniri…
Saatler, o kaygan ve kadifemsi gecenin köprüsü oluveriyordu. Bizse içsel yangınımızı kucaklayıp koşuyorduk. Einstein’in fizik notlarından fırlayan formüller gibiydik… Karmaşık, sarmal ve sayfalarca ama tek farkımız onlar teorideyken, kara tahtadayken biz pratikte, tuvaldeydik... Hayatın içindeymiş gibi görünüp bir o kadar üstünde… Her şey bize koşuyorken bir o kadar sür-ülmüş halde dolaşıyorduk, birbirimizin çıkmaz sokaklarında… Yeni yeni şeyler keşfediyorduk… O sesindeki bahar, tenindeki solmaz ateş, bakışlarındaki dudak ıslaklığı her biri atomlardan ayrılma aşk taneciği…

Nasıl başladı bu sürreal hikâye bilmiyorum… Bilmek de istemiyorum… Şuan eriyen zamanın karşısında nasıl böyle çırılçıplak kaldık ve herkesi, her şeyi E eşittir MC karenin dışında tutabildik… Sadece aşk yetmezdi eminim… Onun üstünde bir tanrısal olgu vardı elbet. Yoksa biz böyle hızla ilerlerken nasıl her şey durağan gözüküyordu ya da yıkılırken her şey yerli yerinde durabiliyordu… İşte o tanımlara ya da tanımsızlıklara kapılıp dökülüyorduk, sür-aşka…


Zaman, rüyalardan geçip tırnak uçlarına takılan ufacık bir yalan… Bırakalım sür-sün yaşadıkça biz sürrealliği… Bırakalım keşfetti sansın bir bilim adamı ya da resmetti sansın ressam, bizi…

Hadi bırakalım…
Eriyen Camembert peyniri bahanesi olsun… Uzaklar, saatler hep yalan kalsın… Her öpüyorum dediğinde sür-sonsuz olan tenlerimiz günahla arınsın…

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.