deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hikaye Gerisi




Tenime batarken hasretin... 

Ne gündüzü ne geceyi ,ben güneşe yazdım seni... 🎵🎵
Acıysa şarabın tadı, köpeklerden beter öldürüyorsa dilimi ağır geldiğindendir hasretin... 🎵🎵 

Oltaymış, balıkmış hikaye gerisi...


Formülü Yok




Düşünce bakışlarım kayalıkların sırtından mavinin koynuna, bir meşale gibi yandı avuçlarımda, aşk... 

Nasıl seyre dalmışsam öyle dokunulmaya, dokunmaya sevdalı sokak kedisi gibiydim... 

Ama sen uzak dur sevgili, tepeden tırnağa kundaklandığım bu acıyı dindirecek bir formül yok... Bilmem kaç bilinmeyenli denklemin bilmem kaçıncı eşitsizliğiyim... 

Formülü yok...

Harfler kavuşunca birbirlerine, biz düşünce uzağa
"ayrılık" çelikten bir gemi olur yüzer mavinin yanağımda...

Yanar, ellerim... 
Sokulur usulca bir sokak kedisi yamacıma... Kaybolur bakışlarımız o geminin girdabında...

Sürnot: Benim denize, kedinin sokağa ait olduğu bian...

Boyama Kitabı




Dalgalı saçlarında rotasını koparan turuncu bir gemiydi, yüreğim... Şimdi hangi çocuk, boyama kitabında bulur da taşımadan boyar beni...
Denizler uzak... 

Çocuğun ellerinden renkler aktıkça, içim dışım çok sağanak...

Deniz Demeyin Bana

Dur dünya❗ Denizinin kıyılarına çocuk cesetleri vuruyorsa o denizin tuzu ne kadar yakabilir ki gözümü bizzat deniz solar gider içimde, solar mavisi... Renksiz bir evren doğar gözlerimde...

Gömülüyse içimde binlerce çocuk ölüleri dur artık hayat "DUR" ne kadar yaşanabilirsin ki küçük bir kız çoçuğu bir lokma ekmeğini dört arkadaşıyla paylaşırken...

Ahhhh kim kirlilerle yıkıyor, kim kirletiyor şu midemiz kadar yer kaplayan hayatı... Oysa "VATANDIR HER ÇOCUK" kim koyuyor bu anlamsız -li ve -lı eklerini de vatanlarıyla anılıyor çocuklar...

Şimdi içimde düş parçaları, yüreğimde renksiz
tatsız bir ekmek kokusu kol geziyor... Lokma demeyin bana zira aç çocukların ellerinde, ekmek kırıntısı olmaktan başka bir işe yaramıyor bedenim...
Deniz demeyin bana ne mavisi umurumda ne dalgası, ölü çocukları kusarken kıyılarına...


Sürnot: Aylan henüz 3 yaşında hayatın kıyısında ve kendisinden 1 yaş büyük abisi de aynı denizde yitip gitti... Hangi yasanız geri getirebilir ki....

ODTÜ’de Binlerce Fidan




Sadece şu kadar söyleyebilirim…


Yıl 1963… Aylardan Aralık…
M.Kemal Kurdaş ODTÜ' ağaç dikerken

Şöyle bir davetiyeyle, “Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin ağaç dikme gününe teşrifinizi saygı ile rica eder” binlerce kişi Ankara’nın o soğuğuna aldırış etmeden ağaç dikme törenine katılırlar…

1963’deki yerle bir gece ansızın baskın yapılarak ağaçların katledildiği yer aynı yerdir. 50 yıllık ağaçları gözlerini kırpmadan katledenler sanırım bundan sonraki süreçte betonları emerek oksijen ihtiyaçlarını karşılayacaklar… Sanki Ankara’da başka yer kalmamış gibi bunca yıllık ekosistemi talan ediverdiler.

Tesadüf müdür bilinmez ama 1963 yılındaki merasime Deniz, Yusuf, Hüseyin’de katılmışlardır. Üç fidan binlerce fidan olmuş o gün. O davetiye geçenlerde Hüseyin İnan’ın kişisel eşyaları arasından sanki ağaçların çığlığını duymuşçasına çıkıverdi gün yüzüne…  Her şeye rağmen binlerce fidan yeniden buluştu toprakla…

O yüzden ODTÜ tarihe bir saygı, geleceğe bir mirastır.
Taşıyla toprağıyla… 


Batık -Sualtı Edebiyatçılarına-








Nasıl almıştı beni ayrılık…

Uzun zaman evvel ilk defa tatmadığım duygularla yüzüyordum maviliklerde… Martılar dahi konmazken tenime, sen güneşlenmiştin güvertemde… Kâğıttan gemi olabilirdim… Yüzemeyebilir, batabilir hatta ve hatta seni de bu batığa gömebilirdim… Ama sen aldırış etmeden hiçbir şeye bıraktın tenini gövdeme… Ben o an her ne kadar kendimi kâğıttan sansam da çeliktendim çelikten… 
Sen geldin ya…
Sen sevdin ya…
Seni seviyorum dedin ya…
Sen, tutup elimden beni bilmediğim maviliklerle tanıştırdın ya bende o günden beri yelkenler fora…

Ne günlerimiz oldu. Ne fırtınalarla başa çıktık. Elbet bizim de oldu ufak tefek yaralarımız ama sarmasını başarabiliyorduk.

Kulaktan kulağa yıllara yayılan denizci hikâyelerine benzemeyi ne çok isterdik. Her dokunduğumuzda birbirimize yeni yeni duyguları, keşfedilmemiş adalar gibi keşfederdik. Saatlerce belki de günlerce birbirimizde gezinirdik. Zamanın izi silinir biz kendimizden geçerdik. Dalgaların kendimize getirdiği çok oldu bizi…

Ne güzel geçiyordu günler…
Ne güzel geçiyordu yıllar… Saymadık oysa biz hiç… Yaşımız belli olmasın diye belki de… Belki de o duygular yaşlanmasın diye… Ne sen bana ne de ben sana bu güne kadar hiç sormamıştım doğrusu. Sahi biz ne zaman tanışmıştık. Zaman bizi kendiliğinden ne güzel de getirmişti bir noktaya… Alabildiğine mavi, bolca gökkuşağı, yer yer rengârenk…

Hayat çok cömert davranıyordu bize… Biz de hakkını veriyorduk doğrusu. Bir gün hiç unutmam yine bilmediğimiz bir yerleri keşfe çıkmıştık… Ortalık süt liman, dingin… Deniz hiç bu kadar sakin bense bu kadar dalgalı olmamıştım. Bu ilkti… Sen arkanı dönmüş gidiyor bense demir atmıştım. Dur dememi bekler gibiydin giderken. Dur, dedim.
Sen durdun, ardından zaman…
Sen durdun, ardından gövdemden süzülen yaşlar durdu.
Sen durdun, demir alıp sana koştum ve az daha boğuluyorduk birbirimizin mutluluğunda…



Sonra günlerden bir gün…
Zamanlardan en acısından bir zaman, sana tutunup bağlandığım limandan kopardım kendimi… Su aldım ağlayınca içime içime… Kâğıttan gemi, ne kadar süre çelik sanabilirse kendini ben de o kadar sanmıştım… Elbet vardı kendime göre bu ayrılığı yaratmamın sebepleri… Hepsini anlatamadığım, konuşma özürlü olduğum için saklamıştım amforalarda…

Artık batıyordum sevgili, gittikçe…
Sana son anda bıraktım can simidini… Sen gövdemi yırtarcasına tutunmaya çalışsan da götüremezdim yanımda, tek kişilik yolculuktu bu sefer benimkisi…
Ve ayrılık çektikçe çekiyordu iyice dibe... Gövdemde el izlerin, gidiyordum yosun kaplanacak bir yolculuğa…
Gidiyorken ne varsa sana dair dolduruyordum bir taraftan da amforalara…
Gidiyordum sevgili, gövdeme değdiğin her yeri yüzyıllarca sürecek bir sessizlikte saklamaya.
Gidiyordum, aklımda kim bilir hangi yüzyılda bulacaklar “bendeki seni” düşüncesiyle…
Gidiyordum, acaba acımı hafifletir mi saracak yosunlar, sorusuyla…
Gidiyordum, son nefesimi, son cümlemi, son düşüncemi giderek benden uzaklaşan hava kabarcıklarına bırakarak…

Ve dipteyim, battım artık sevgili...
Güzelce sıraladım amforaları, kırmadan hiç birini hem de… Sana dair ne varsa onların içine sakladım çünkü…
Güzelce, gülerek sona doğru bıraktım, gövdemi…

Ne bileyim, sualtı edebiyatçıları fısıldar kulaktan kulağa yazarlar belki de bu batışı, bu duruşu ve bu sonu… Bulup ulaşırlarsa sana, birinci ağızdan dinlemek için bizim hikâyemizi anlatırsın onlara kelimelerin en tuzlu haliyle olur mu sevgili… Ya da bırak nasıl olsa sualtı edebiyatçısı onlar ıslak ve alabildiğine mavi kelimelerle yazıp çizerler bizi…

Ne bileyim, hele bir sarmaya başlasın gövdemi yosunlar, bi’zaman geçsin elbet gülümserim serinlemek için denize giren yalnızlığa…


KARPUZ KABUĞUNDAYDI AŞK

Kaçtım…
Yorulmak bilmeden, sıcak yaz akşamlarının melankolik notaları arasından…  Çok düşündüm adam olur mu benden yahut âşık oldukça uzaklaşır mı insan adamlıktan diye… Hani olur ya daha bir çocuk, daha bir aklı havalarda olur muyum, oldum mu? İnsanı en çok da cevabını bilmediği sorular yorarmış ya hatta istediğin yere istediğin kadar hamaklar kur yine de bana mısın demez o uyku gelmek bilmez…  Aşk, bütün her şeyiyle tepeden tırnağa soyunmuş uzanırken gün batımına, uykusuz, sana hasret kaç gün devirdim, sayamadım. Hoş saysam ne çıkardı ki onlar sadece laf olsun diye yaşanmışlıklardı.

Kaçtım, gerçekten bir anlık dondurup bütün saatleri hiçbir şey düşünmeden hayalimin çılgın bir sanatçı ruhuna bürünmüş haliyle… Kaçıyorum derken hep kendimi senin sahnende buldum…
Bir dalga sesi duymaya göreyim. Hele de vakitlerden geceyse, yıldızlar karpuz kabuğuna binmiş sana doğru yüzüyorlarsa daha ne diyeyim.  Kaçıyorum bildiğimiz bütün mevsimlerden, bazen kaçmak bulmayla eş almalı oluyormuş ya yakıp yıkıyorduk bizde yazın bütün sıcaklığına rağmen kendi mevsimimizi tamamlıyorduk en nihayetinde ve hiçbir mevsimden alıntı yapmadan... Hafif ılıman, yanak bölgeleri yer yer dudak ıslaklığına kapılmış sağanak şeklinde...  Gözler, aşkla karışık buğulu… Dudaklar, dudaklarımız en çok da onlar nasibini alıyordu bu mevsimden…

Kaçtım… Kaçmanın gerçek anlamlısını yanıma alarak…
Yaşamak telaşını bir köşeye atıp paranın pulun geçmediği mevsimlere…  Ne işe yetişme derdi vardı sabahları ne de akşam eve geç kalmama telaşları. Her şeyi öylece bırakıp, aklımda sadece o üç harfle, kaçtım.

Ben en çok aşkın parmak uçlarına sızıp tenimde gezinmesiyle sarhoş olurdum. Sense cümlelerin arasında gezinen çiçek kokularını genzine çekerek kendinden geçerdin. Bir aşk fısıltısı yeterdi, bindirmek için yıldızları karpuz kabuğuna… Oysa biz haykırıyorduk…

Kaçtım…
Düşünmek istemediğim onca sorular peşimden koşarken, bilerek ve isteyerek düşündüğüm cevaplar merhem olmuyordu melankolik sancılara…
“Her yeni mevsim yeni aşklara mı gebeydi yoksa her aşk kendi mi doğururdu mevsimini…”

Ne desem az kalır… Kaçmanın karpuz kokulu mevsimini doldurup ciğerlerime var gücümle koştum. Yakalanmayayım istedim. Daha yirmi beşinci metrede sobelendim. Denizin tuzu tenimde, mavisi onun gözlerinde, Arnavut kaldırımlı sokakları acıta acıta yalınayak kumsala zor attım kendimi… Biliyordum kaçsam yanı başımdaydı, gitsem varmak istediğim yerde beni beklerdi.  Kaç… Kaç… Kaç-ma dercesine oynadığı çok oldu…

Aşk, o kadar yaramaz bense bir o kadar uslanmak bilmezdim… Her acıyı şifa niyetine içiyordum da ayrılığı, karpuz kabuğuna yıldızların yerine koyup denize bıraktığımıza dayanamıyordum. Hatta belki kötü bir rüyadır diye bütün bu yaşadıklarımız kaç gün üst üste gece gündüz demeden gittiğim çok oldu o sahile ama her seferinde aynı manzara… İnanmak istemiyordum, yığınla hayal kırıklığı biriktiriyordum.

Kaçtım her şeyden, her hayalden her düşten… Teselliler buldum kendime sonunda aşk kazanır ne olursa olsun kazanır diye…

Şimdi ve sonra ne zaman sarsa her yanı karpuz mevsimi, daha bir ürkek olur, çekilir kabuğuma izlerim başka acıların sahilden tuza doğru akan serüvenlerini…


SENİN SEVGİLİ


kelimeleri bile güldüren gözlerin var senin sevgili
umutsuz anlarda sen öğrettin umut yapmayı
kırıntılar biriktirmeyi küçük küçük
tutunup inadına hiç yakasını bırakmamayı
senden öğrendim yaşamın, koskoca bir direnmek olduğunu

senin heceleri bağırtan sesin var sevgili
şiirler gelirdi dize,
türküleri bile sende sevdim, sende
yol alırken hasrete kulağıma şöyle bir eğilip
son kez sen söyledin,
zaten hep sen söylerdin son sözü
sönmüş bir volkan gibi dudaklarındaydı
ne zaman sıkıca sarılsak ayrılık bulurdu bizi
her an patlamaya hazır saatli bomba gibi

senin ayrılığı bile ağlatan kağıttan gemilerin var sevgili
üstüne imkansız aşklar yazdığın
ve dipnot olarak seviyorum diye sözler eklediğin
sonra denize indirdiğin gemilerin var sevgili
umuda yüzdürdün
hiç ama hiç umudunu yitirmeden hem de
bense hep bu yönünü sevdim senin

öyle bir sevincin var ki senin sevgili,
gökkuşağı renginde, kavuşunca birbirimize
gökyüzü salıverirdi tüm yıldızları sevgimize
ardındansa, ay dansa kaldırırdı güneşi
kıskanırlardı inan bizi
kıskanırlardı...
işte, böyle bir sevdan vardı senin sevgili 


Cihan’da Sulh



-Cihan Alptekin’e-


seni
ne zaman sorsalar
Deniz’e
“Cihan’da sulh geçerdi…”
ve
Cihan yaşarken
size
ağaçlar hep
geniş gelirdi.



Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.