TERSİNE MANTIKLA BAŞLADILAR İŞE

Tersine mantıkla başladılar işe... Çünkü onlar daha çıraktı.
Refahyol’dan gördüler...
Yaşadılar...
Dindar nesil derken o projenin altını doldurur adımlarla yürüdüler...
Tek tek intikam siyaseti yaptılar...
Ve yapmaya da devam ediyorlar...
 


Tersine mantıkla başladılar işe...
Önce uydurma belgelerle tek tek fişledikleri insanları topladılar...
Olmayan bir terör örgütü var ettiler, fiziki olarak olanla ise müzakere ettiler...
İşlenmemiş, suç olmamış davranışları yargılıyorlar... İnsanları hüküm vermeden içerde yıllarca yatırıyorlar... Teröristlerin ise işlenmiş suçlarına af geliyor, ülkeye buyur ediliyor...

Tersine mantıkla başladılar işe...
Sona bıraktılar Cumhuriyet kazanımlarını, Atatürk’ü... Önce uyduma suikast planlarıyla ordudan başladılar... Kozmiğine, yatak odasına, mutfağına, salonuna girmedik, didik didik etmedik yer bırakmadılar...
Sonra muhalif yayınlar...
Güçlü işadamlarını...Büyük şirketleri devletin güçlü elini kullanarak el attılar... Nerde yandaş varsa hepsini bağışlasalar bile daha pahalıya satılacak kurumları yok pahasına babalar gibi sattılar...
Sonra muhalif insanları sahaba karşı uydurmasyon belgelerle, uydurmasyon ihbarlarla evlerinden aldılar...
Korku ve biz de dinleniyoruz siz hayli hayli dinleniyorsunuzdur imajı yarattılar...
Sonra işçiye, memura fitre niyetine zamlarla modern köleliğin kapılarından içeri soktular...

Tersine mantıkla başladılar...
Önce ağladılar, ezilmiş edebiyatı yapıp dini siyasete alet etmeyi bırakın, dini kullanmaktan siyaset yapmadılar...
Sanatı ucube yapıp insanları işsizleştirdiler...
Yoksullaştırdılar...
Kendilerinden olmayanı, her türlü muameleye layık gördüler... Sokağa çıkıp hak arayanların adını provokatör, terör örgütü mensubu koydular... Eylemcileri gazla, copla, tazyikli suyla susturdular...
Sonra seçim zamanları bilumum eşyalarla yoksullaştırdıkları halkın gönlünü kazanmaya çalıştılar...
Seçimdennn seçimeeee benliği oydan ibaret olan bir halk yarattılar...

Tersine mantıkla başladılar işe...
Ustalarının gittiği yoldan gittiler...
Tek fark ustaları kafadan başladı işe bunlar ayaktan...
Ne kadar itibarlı kurum varsa halkın gözü önünde itibar kaybettirdiler... Kendilerini yüceltmek adına devlet gücüyle her türlü siyasiyi oyunları oynadılar...
Anayasayı oyun hamurana çevirdiler...
Ne canı isterlerse o yasalaştı...
Kabul gördü...
Ses çıkmadı...
Üstelik bütün bunlar olurken üç maymunun birbirlerine bakışmaları gibiydi haber kanalları, güllük gülistanlık...

Ve tersine mantıkla başlayınca işe sonun başlangıçı sayılır bu “kafası kıyak nesil istemiyoruz, milli içkimiz ayrandır” gibi söylemler yapmak...
Özgürlükleri sınırlandırmak sayıyor kimisi bunu halbuki son on yıldır ne özgürlüğü yaşıyorsunuz da bu alkol muhabbetiyle sınırlandırıyorlar diyorsunuz...
Siz bütün bunlar olurken hangi ülkede yaşıyordunuz da daha yenice özgür olmadığınızı hissetmeye başladınız...
Ne kadar kavga gürültü olsa da ferman buyurunca birileri, mecliste milletin olmayan vekiller adeta Esad’ın muhaliflerle savaştığı gibi savaştılar alkolle... Birbirlerini yasak koymada geçmeye çalıştılar... Üstelik aralarında eski alemciler, saklıdan saklıya içenler olmasına rağmen...
Ve bundan sonraki süreçte top valilerde... Uygulatma yönünde yaptırımlar sergileyerek halkın tercihlerine kelepçe vurdurtmakta... Nasılsa yasası var artık, sıkıysa yapın mantığı...

Tersine mantıkla başladılar işe...
Bundan öncekileri saymazsanız bu daha ilk... Daha sırada neler neler var... Benim yazmaya dilim varmıyor... Ve son on yıldır ne kadar özgür olduk ki bundan sonra olacağız...

ŞİİR MATİNESİ -Kadınlar-




Ne diyordu usta;
“Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir”₁

       Her şey bu şiirin keşfedilmesiyle başlamıştı… Ben ilk defa belki de siz ilk defa, hayatınızda böyle bir sevmek, böyle bir kadın gördünüz… Çoğu zaman tıpkı biz gibi ne düşünsek, azıcık üşüsek hemen bitiverirlerdi yanımızda… Rüya desem değil, gerçek desem hiç değil… Sürreal bir tablo içerisinde duruyorduk öylece akmaya başlayınca Nazım ustanın kaleminden çağlayanlar, biz daha bir başka akıyorduk…
 
Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin! 
Ayağını bastın odama 
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi. 
Güldün, 
güller açıldı penceremin demirlerinde. 
Ağladın, 
avuçlarıma döküldü inciler;
gönlüm gibi zengin, 
hürriyet gibi aydınlık oldu odam.
Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin.”₂

       Ama nasıl bir akmaktır o öyle… Nasıl bir kadındır… Nasıl bir nefestir… İnsan çektikçe içine baharlar doluyor genzine ve verdikçe nefesini rengârenk çiçekler açıyor… Yok diyor gerçekten insan böyle bir sevmek yok… Böyle bir kadın yok… Gerçekten yok… Belki de bir zamanlar vardı dediği gibi, unutamadığı gibi Orhan Veli’nin;
Nedendir, biliyor musun;
Her gece rüyama girişin,
Her gece şeytana uyuşum,
Bembeyaz çarşafların üstünde;
Nedendir, biliyor musun?
Seni hala seviyorum, eski karim.

Ama ne kadınsın, biliyor musun?”₃

         Yaşam akıp gidiyorken farkında olmadan çoğumuz kayboluyorduk içinde…  Belki de çoğumuz subliminal mesaj gibiydik akan o tablonun içerisinde… Çoğumuz var… Çoğumuz yok…  Varla yok arası bir şey var biliyorum… Duruyorsa o yolun başında bir kadın hala bu hayatta yaşanacak çok şeyler var…

Ama ne sevmek...
Ne kadın…
Ama ne yaşamak...
Dediği gibi Necip Fazıl’ın;
Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü,
Gözlerinden ziyade bacaklarına yakın,
Bir lisandır onların duruşu, bükülüşü,
Kadınlar! Onlar varken konuşmayınız sakın.”₄

Di’li, nutku tutulur tabiri caizse insanın… Nerden geldiğini ne olduğunu unutuverir o an… O an çıkar yörüngeden yürek… Ya güneş olur ya da ay döndükçe döner etrafında… Kaç geceler kaç aylar… Mevsimler, gece gündüz gibi gelir insana ve bir bakmışız Aziz Nesin’in bağışla dediği noktadayız;

“Ya zamanından çok erken gelirim
Dünyaya geldiğim gibi
Ya zamanından çok geç
Seni bu yaşta sevdiğim gibi

Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın
Ölüme erken seviye geç
Yine gecikmişim bağışla sevgilim
Seviye on kala ölüme beş”₅

Ve zaman her şeye rağmen bize oynasa da oyununu bir kadın sıkı sıkıya tutunur içimizde, yenilmeden ne zamana ne de yaşama… Duru/r tüm güzelliğiyle her yaşımızda, düşümüzde, geleceğimizde… Ve var olduğu sürece de şiir yanı başımızdadırlar…
Ahhh kadınlar…
Bazen çookk…
Bazen hiçç yoklar…






Kaynak, Alıntı:
1)      Attila İlhan – Ne Kadınlar Sevdim Zaten Yoktular şiirinden…
2)      Nazım Hikmet - Hoş Geldin Kadınım şiirinden…
3)      Orhan Veli – Eski Karım şiirinden…
4)      Necip Fazıl Kısakürek – Kadın Bacakları şiirinden…
5)   Aziz Nesin – Bağışla şiirinden…




Bu Ne Statü Böyle

Durum onu gösteriyor ki yaşam standardını arttırma, çalışma koşullarını iyileştirme konuları kendilerini ilgilendirince dört parti de dört dörtlük oluyor. Ama iş işçilerin sendikal haklarına, örgütlenme haklarına gelince, toplu sözleşmelerden şapkadan civciv çıkarıyorlar.  Biber gazlarını, copları, polisleri meydana indiriveriyorlar.
Sonra o bilindik klasik söylem “ gönül ister ki daha fazlasını verelim ama bütçe bu Yunanistan gibi mi olmak istiyorsunuz” deyip Yunanistan’ı adres gösterenler sanırım sıra kendilerine gelince Yunanistan’ın Y’sini anmıyorlar. Oysaki bazı partiler dokunulmazlıklar kalksın üzerinden siyaset yürütürken bu haklarla kendileri de dâhil tüm parti vekillerinin dokunulmazlıklarını perçinleme çabası içerisine giriyorlar.
Ve işte vekillerin son düzlükte koltuklarını yanlarında götürme çabalarının maddeleri;

“Bir kez seçilen milletvekili, TBMM üyeliğinin tüm haklarından ölünceye kadar faydalanabilecek”
“Temsil niteliği bulunan programları için yapmış oldukları giderler TBMM bütçesinden karşılanacak.
“Protokolde 9 basamak terfi edecekler.”
“Araçlarına ambulans, itfaiye ve takipteki polis araçları gibi geçiş üstünlüğü tanınacak.”
“Sadece görev sırasında kırmızı pasaport kullanan milletvekilleri ve aileleri, teklifle ömür boyu bu haktan yararlanabilecek.”
Halen uygulandığı gibi silah ruhsatı alabilecek. Bu ruhsatlarda süre kaydı aranmayacak. Bu belgeler için vergi ve harç alınmayacak.”
“Maaşlarını 3 aylık peşin almaya devam edecek. Ancak ölüm, Cumhurbaşkanı seçilme ve genel seçimler halinde önceden verilen üç aylık ödenek ve yolluklar geri alınmayacak”.

Sanırım siz de benim gibi vah vah ne hallerdeymişler de haberimiz yokmuş gibi söylemlerle iç geçirerek okumuşunuzdur kesin... Sonra iç sesiniz devreye girerek vicdani bir dille tabi canım onlarında hakkı, alsınlar, yapsınlar, daha çok dokunulamasınlar...

Niye kardeşim, işçiye memura zam yapılacağı zaman birbirlerini yiyenler onların haklarını savunanlar, niye çıkıp da demiyorlar kamu vicdanı gözetilmeli, bize ve size bu haklar reva mıdır diye... Niye hepsi mutlu suskunluk içindeler... Çok mu muhtaç haldeler, bir işçiye bir memura göre... Çok mu aç açıktalar da Cumhuriyet tarihinden bu yana doymak bilmeyen bir iştahla kendilerine bu denli elitize ediyorlar. Daha doğrusu adlarının başındaki milleti bırakıp sadece vekil olmaya bunca çaba gösteriyorlar.

Bazıları haklı bulabilir, ne var canım bunda yapacaklar tabi kendilerine kıyakları diye... Yapsınlar da hak ederek ama öyle parti tüzüğüne saklanıp, parti disiplinine bürünüp genel başkana yaranma telaşı olmadan vicdani hürriyetlerini o halkın kürsüsüne çıkıp layıkıyla dile getirerek... Hatta varsa partilerinin uymadıkları kararlara emme basma tulumba gibi evet mi? Evet. Hayır mı? Hayır, mantığıyla değil de halkın yürekleriyle, kendi öz benlikleriyle hiç bir çıkarsınım gütmeden, eleştirerek yapıyorlarsa ve biz biliyor, izliyorsak hiçbir lafım yok…

Ve sonuç, tıpkı kendilerine yaptıkları zam kıyağı gibi bu statü maddelerini de hızlıca kabul edenler; ellerin hepsi havada… Etmeyenler hiç el havada yok olacak… Ve bu statüyle gelmiş geçmiş ve şimdi son baharlarını yaşayan vekillerin yaşam kaliteleri bizim vereceğimiz yüksek vergilerde saklı kalacak…


Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.