Beshir’in Bilmediği



Canına tak demiş olmalı…
Canlı yayında Erdoğan’ı eleştirdi, eleştirdi ve sonunda bombayı patlattı.
İstifa etti…
TRT Arapça kanalındaki Mısırlı spiker Beshir Abdelfettah…
Halbuki tek isteği Mısır halkından özür dilenmesini istiyordu.
Beshir’in bilmediği bir şey vardı. Erdoğan özür dilemezdi… O anca devletin elini kullanarak özür diletirdi…
Baskıyla, fişlemeye çeşit çeşit bürokratik korkular salarak susturur (tabi susturabildiklerini) sindirmeye çalışır, insanın yaşamsal kanallarını zora sokardı.

Beshir’in düşemediği diğer şey ise Suriye’de kimyasal silah kullanılıyor diye dünyaya çağrı yapan Erdoğan’ın gezi eylemlerinde, kendi halkına acımasızca tomayla, helikopterle biber gazı ve muhteviyatı belirsiz suların sıkılmasından dolayı yaralanan, polis dayağıyla ölen, insanlardan özür dilemek yerine “ polise karşı kullanılan şiddet sonucu ölen” açıklamasının yapılmasını hatırlayamayışıydı… Hâlbuki halkının demokratik eylemelerini hazmedemeyen bir iktidar o eylemlerin yasal olmadığını iddia ediyordu. Eee dolayısıyla da eyleme yapılan müdahalenin sonucu kim-yasal oluyordu.

Beshir’in takip edemediği, Erdoğan gezi olayları için özür dilememek için yurtdışına geziye gitmesinin ardından Arınç’ın özür dilemeseydi. Belki o konuşmasında Arınç’a seslenseydi o gözyaşları içerisinde özür dileyebilirdi. Çünkü RTE’nin mizacında özür dilemek yok.
Beshir, RTE’nin söylemleri biraz daha dikkat etse onun ben merkezli biri olduğunu anlayabilirdi. Her konuşmasında ben-im halkım böyle eylem yapmaz, ben-im gençliğim elinde tableti-kalemi olur, ben-im ülkemde böyle ameliyatlara müsaade etmem gibi daha çoookk bir çok ben…


Beshir’in tahmin edemediği bir şey vardı o da konuşmasından sonra artık hayatının eskisi gibi olmayacağıdır. Türkiye’de olsa az çok başına gelecekleri tahmin edebilirdik, Ergenekon’dan içeri alırlar, eskitmek yıpratmak için yalaka basın karşı taarruza geçer, yaşamsal kaynakları kesilir daha vs. vs.. gibi.. bir çok varyasyonu sayabilirdik. Ama şu an için sadece işsiz kaldığını biliyoruz hepsi o kadar...

Bence Beshir, Mısır ve Suriye politikaları ile ilgili hükümetin takındığı tavır konusundaki tepkileri oralardan daha iyi ölçebiliyor, biçebiliyordu. O yüzden olsa gerek bu işlerin Rabia selamı göndermekle olmadığını gayet iyi biliyordu.  

Ve bugün savaş çığırtkanlığı yapanlar da dâhil herkesin gözü kulağı Obama’da… Yapılması olası askeri müdahalenin emrini beklemekteyken, sınırlı operasyon bizi tatmin etmez denmekte. Oysa halkların beklediği sadece bir özür…
 

İLK DEFA – 30 Ağustos -


Hayret ben gene her yıl olduğu gibi bu yılda birilerinin hasta, birilerinin çok önemli yurtdışı gezilerinde olabileceğini tahmin ederken kutlamalarda gördüm onları…

30 Ağustos…

Ancak bu yıl da sokaklar karıştı. Atatürk’ün kalpaklı fotoğrafları bayraklar üzerinde fazlalık oldu… Anıtkabir’e yürüyen insanlara coplu tomalı müdahalerde bulunuldu. Kimisi kutlamalar da Atatürk’ü anmadı. Kimisi saygı duruşunu, kaygıyla karşıladı.

Kimi komutanlar Çankaya resepsiyonunda hazır bulundu.
Kimi komutanlarımız hapisten kurtuluş mücadelesini kutladı.
Kimi parti, meclis çatısı altında Atatürk’ün açtığı yolda siyaset yapıyorken, kutlamalara katılmadı.
Iktidarın bünyesine ağır gelse de kutlamalarda mide kırampları yaşasalar da bu yıl nasıl olduysa katıldılar, lutüf ettiler kutladılar.

Hayret!

2011 yılında Genel Kurmay karargahında Başbakan’ın beklemeye tahammül edemediği için değişen Ulusal Bayram yönetmeliğiyle, ev sahipliği Cumhurbaşkanına verilmişti. Bunun neticesi ile Cumhurbaşkanı ilk defa başkomutan sıfatıyla resepsiyon veriyordu… Güzel, canım medyamızda bu olayı yeni keşfedilmiş bir şeymiş gibi flaş flaş veriyordu. İLK DEFA…

Resepsiyon ilk defa köşkün tören alanında yapıldı…

İlk defa dev ekran kurularak Gül ve eşi davetlileri kabul ederken ekrandan izlendi.

İlk defa muhalefet liderleri katılmadı.

İlk defa first lady’e kabul esnasında nazar boncuğu verildi.

İlk defabir saati aşkın kabul esnasında tokaşaltılar.

Ilk kezaçık havada resepsiyon verdiler. Hatta yağmur yağacağından bile çookk korktular.

İlk defadavetiyelerde “Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Bayan Gül” ifadesi kullanılarak bayanGül hem davet eden hem kabul gören olmuş oldu.

İlk defayönetmeliğin değişmesiyle, ev sahipliği Cumhurbaşkanına geçmiş ve Başbakan’da kabul esnasında sıra beklememiş oldu.

Asker, ilk defa yıllarca resepsiyona başörtüsü nedeniyle çağırmadığı bayanların önünden tokalaşarak geçti.

Ve yine asker bu bayramda, ilk defa davet edilen taraf oldu ve davetiyede giyilecek kıyafet olarak mesdres yazıldı.


Ve biz de bunca yıldır 30 Ağustos’un ilk defa kutlandığını sanıyorduk.




DEV AŞK’LAMALAR



I.
aşk;
elini tuttuğum gün
devrimimdir.

II.
aşk;
karşıdan bakınca sana
platonik bir direniştir.

III.
aşk;
ayrılığın devrimiyse
yalnızlık, o devrimin birimidir.

IV.
aşk;
kalbi yürek yapan

üç harfli
d/evrim teorisidir.

V.
aşk;
düşlerin metabolizmasını
bir anda değiştiren
uzun topuklu
devrimdir.

VI.
aşk;
gözyaşıdır bazen,
neden aktığı
iki bilinmeyenli
denklem.  
                                                   
VII.
aşk, sızınca hücrelere
örgütlenir
tüm duyular,
toplanır yürekte
ve devrim
düşer, düşlere…

ONLARDA -Demokrasiyi Ütüsüz Giyenlere-



                  

Üç polis açığa alındı…
Yargı paketi yolda…
Yumruk atan şahıs serbest diye, ortalığı yaygara verip hâkimlere yüklenip hukuku sonuna kadar eleştirmek ONLARDA…

Ergenekon’a ses çıkarmayanlar, hatta tüm hukuk sistemini tabiri caizse o davaya göre revize ettiler... Üstelik tüm bunlar olurken “hukuk bizden bağımsız, yargı gereğini yapmıştır, ceza aldılar ki demek hükümeti devirme eylemi var-mış” gibi destekleyici söylemlerini de eksik etmediler. Ama hukuk, yargı onlardan yana düşünüp taşınıp karar vermedi mi, vayyy hallerine...
O zaman siyasetin en ilerisi ONLARDA...

Gezi eylemlerine katılanları fişlemeler... Toplumun tüm kesiminde cadı avı başlatanlar, bu eylemde fiziki olarak halkına zulüm edenlerden, işine aşlarına kadar müdahaleyi gerçekleştirenler hep hukuk çerçevesinde kaldılar... Vergi müfettişlerinden tutun da okul müdürlerine kadar her memuru bu eylemlere katılanları bulmaları için seferber etmekte işin bonus tarafı...
Eeee haliyle devlet eliyle, kendi ekonomisine zulüm hep ONLARDA...

İzledikleri Mısır, Suriye politikasıyla Türkiye’yi evet evet yanlış duymadınız yani bizleri gazetecilerden işadamlarına, sanatçılardan işçilere kadar her kesimi duyarsız, ilgisiz, hatta ve hatta suçlayıcı konuşmak, ONLARDA... Çünkü bi tek onlar Müslüman…
Kendi halkına, tomayı, panzeri, copu, biber gazını, palayı, tekmeyi tokadı caiz görüp tüm demokratik haklara müdahaleyi yasal değil deyip suskunluğa boğmaya çalışanlar, tavayı tencereyi suç aleti sayıp “gidin şikâyet edin” diye yine kendi halkını kendine küstürmeler, ötekileştirmeler, benim halkım senin halkın demeler tabi ki tahmin ettiğiniz üzere hep ONLARDA...

Eeee… Bugün Mısır, Suriye için ağlayanlar aslında kendi ülkesinde ne çok kişinin anasını ağlattı ve bunları yaparlarken de demokrasiyi çok güzel üzerlerine göre ölçüp biçtiler…  Ama çoğu zaman ütüsüz giydikleri her hallerinden belliydi… Çünkü demokrasi sadece ONLARDA vardı… Onlar gibi olmayanlara ise sadece demo…


Kiracıydım Unutulmamış Acılara




"Sen yarım kalmış bir aşkın
Kaçınılmaz sürgünü,
Katlanan göğsündeki kayaya.
Sen orda şimdi bir hüznü köpürt,
Ben bir çocuğa su vereyim burada
Ben ki kiracıyım bir acıya"*

Böyle başlasın istedim…

Metin Altıok’u, Dikili 7. Türkiye Tiyatro Buluşması’nın 3. Gününde Orhan Alkaya ve Zeynep Altıok’un katıldığı o güzelim günde andık… Ve “Duygusuz Yenilgi” yazıldıktan 50 yıl sonra ilk defa Dikili’de dünya prömiyeri yaptı. Orhan Alkaya’nın yönettiği, Çiğdem Erken ve Grup Gündoğarken’in de canlı performansıyla…

Önce sahnede sohbet havasıyla Zeynep’le Orhan’ın Metin Altıok üzerine konuşmalarını zihnimde taşıdığım anılarla dinledim.
Güzel…
Yürekli…
Dostane…
Buğulu…
Yer yer titrek…
Kelimeler su gibi duru…
Bizim bildiğimiz, şu an bile adını yazsak bir tık ötemize düşecek olan bir sürü biyografisinden ötelerde, bilinmedik duyulmadık yeni yeni anı damlaları eklendi onunla ilgili belleğime…
Biz hep sürgün yediğini bildik ama ardında bıraktıklarına, hangi sürgün acılarını, hangi ayrılıkları, hangi renk hasretlerin miras kaldığını hiç düşünemedik…  Şimdi o bıraktığı mirastan arda kalan mektupların bir kitapta toplandığı yakın zamanda bizlerle buluşacağını öğrendik…  Bir baba ve kız çocuğu… Arada ucu bucağı bilinmedik, renkten renge bürünen anılar, hala daha dokunuldukça acımtırak bir hazla kelimeler titrek bir sonbahara bürünüyor.

Zeynep, o yumuşacık kadifemsi sesiyle babasıyla kısıtlı zamanlardaki birlikteliğinden bahsederken “Kiracıyım Bir Acıya” dediği gibi Metin Altıok şiirinde, bende kiracı oldum o paylaşılan anılara, acılara…
Hele Orhan sorduğunda,
-     Zeynep babanın şair olduğunu ne zaman anladın diye. İşte o cevaptan sonrası konuk etti beni… Biz cevaba güldük ama çocuk aklımızla…   
Zeynep, yıllanmış bir şarabın kapağını açar gibi açınca anıları, mistik bir koku karışıverdi deniz kokusuyla… Genzimiz bir yandı, bir kanatsız kıpırtı çöreklendi dudaklarımıza… Yolunu şaşırmış bir çiğ damlası düşüveriyordu gözümüze…
Aslında Zeynep, babasını sihirbaz sanırmış. Çünkü ekmek içlerinden kuşlar, rakı şişesinden meşale yapıyormuş…
Evet, sihirbazdı o kelimelerden besili tavşanlar çıkaran, kara kalemle rengârenk düş bahçeleri yaratan...
Hasretiyle, yalnızlığıyla her şiirinde yeniden tanışan, kocaman yürekli sihir-baz, can-bazdı o…
Ve aynı zamanda anka kuşuydu, 20 yıl önceki yangından sağ çıkıp, şiir sokaklarında kendini kaybeden… 

Evet, yangınnn…
O yangından, 20 yıl önce çaldılar “G” yi…
“YAN.IN” kovaları kaldı.
Failler bulundu. Cezaya çarptırıldı. Temyize gidildi. Yeniden dava süreci başladı… Arada kaçanlar oldu… Sonra idam kararı çıktı.
İdam kaldırıldı…
Firariler yakalanamadı…
Cezalar müebbette çevrildi…
O dönemin faillerinin avukatları, önce milletvekili sonra bakan olup hapistekileri ziyaret bile ettiler.
Sonra davaya tam ADALET uğrayacaktı ki zamana yenildi...  Yani o katliamın davası bizim çocukken söylediğimiz bir tekerlemeyi andırıyordu;
-komşu komşu
-huu huu
-oğlun geldi mi
-geldi
“ diye devam eden…

Sonra diğer anıları; aslanağızlarının ağızlarını açabilir, avucunda pisipisi yürütebilirdi. Topladıkları çiçekleri kurutur sonra beyaz bir kâğıdın üzerine yapıştırır çevresini de jelatin ile sararlardı. Ya da sonbahar yapraklarını uhu ile birleştirir sehpaya örtü yaparlardı.**

Bir baba…
Bir sürgün…
Bir yangın…
Paylaşıldıkça çoğalan bir acı…
Ardında sayısız anılar… Farklı tatlar, hazlar… Alıp alıp götürdü Bingöl sokaklarından, yüreğimin geniş caddelerine… O an durdu zaman, sokak lambaları dahi gözlerini kırpmadan göğün sol yanına konan hüzünden yapılma öpücükleri izlediler…

Ve böyle bitsin istedim…


“Konuş, durmadan konuş
Sesinin yumuşak kavı
Sevgiyle parlatsın
Bütün anlamları.
İşte bak sözcükler,
Bekliyorlar sıralarını”***

Konuş durmadan hep anlat Zeynep…
Unutulmasın, unutturulmasın o acılar, o yangın sürdüğü sürece…









* Metin Altıok –“Kiracıyım Bir Acıya” Şiirinden
**Soner Yalçın “İki onurlu hayat Füsun Akatlı-Metin Altıok” yazısından, Zeynep Altıok kalemiyle…
***  Metin Altıok – “Sesinin Yumuşak Kavı” şiirinden

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.