DİREKSİYON KALMIŞ ELİNİZDE - Zam Zam Üstüne-


Son günlerin acıtan kelimesidir “zam”
Sıra sıra geldi...
Ve sırası geldikçe de yapılacak olanlar.
Ekonomi suyunu çekmeye başladı ki bu dönem ustalıktan çok zam/ane dönemine döndü…  
Bugünse doğalgaz dediler…  Yani öyle abartılacak bir şey değil canım merhem niyetine e nasıl olsa asıl ilacı onlar bulmuş… Alkol, tütün, akaryakıt bundan sonrakiler onlara çerez geliyor.  Sanırım kaptanın yanlış hesapladığı bir şey var o da bu muhteşem üçlüye zam yapıldı mı zincirleme her şeye zam geldiğiydi.
 
Sonra bakanın biri gaz yapmak lazım diyor öbürü fren. Kaptan köşkünde oturansa bazı zaman fren bazı zaman gaz diyor.  Birincisi, debriyajı soran yok( otomatik vitesse onu bilemem). İkincisi direksiyon kolonundan çıkmış ellerinde kalmış onlar hala gaz fren derdinde…  Her defasından Yunanistan örneğiyle karşımıza çıkıyorlar. Gözdağımı veriyorlar örnek mi belli değil.
Ayrıca ilginç bir durum daha vardır ki oda sınırdaki insanlarımız her gün ateş hattındayken, mültecilerimizin beş yıldızlı otel kıvamında oluşlarıdır. Acaba bu açık olan bütçeyi daha da açmış olmasın sakın… Örtülü örtüsüz ödeneklerden ne kadar harcama yapıldı. Bunun ne kadarı bize zam olarak döndü. Hesabı sorulmalı ya da tutulmalı…  Ama ne yazık ki gelen açıklamalar hep zam zorundalığı yönünde…  Bütçenin neden bu kadar açık verdiği yönünde ise hiç açıklama yok.

Son zamanların yaşarken öldüren tek kelimesidir “ zam”… Aile olarak değil ülke olarak ne kadar borca gömüldüğümüzün birinci kaptanın ağızından, paranın patronlarından çok resmi olarak duyduğumuzun, gördüğümüzün resmidir. 

Hadi diyelim bu zamlarla bütçe açığını biraz olsun kapadılar, ya vatandaş olarak bizim bütçedeki açık bu zamların yüzünden nasıl kapanacak… Onların tuzu kuru, hepsinin çocukları patron burslarıyla okumakta, mutfak masraflarına sponsorlar koşmakta…  Ya bize, bize ne demeli…  Sponsorun sesini ara ki bulasın.

Son zamanların en baba kelimesidir “zam”… O büyüdükçe küçülüyordu gelir…  O büyüdükçe yola tam gaz devam etsen ne yazar, direksiyon kalmış elinizde…


Elektrik Kontağı


düştün,
ateşle aynı yere…

şimdi
yakan sen
yanan ben mi oluyorum
bu yangında…

ne yani
hiç mi?
suçu yok
aramızdaki elektriğin
 
 

EN NİHAYETİNDE AŞK



Sen koşar adım uzaklaşırken, ağır ağır bir melodi okşuyordu saçlarımı, tenimi, sular seller altında kalmış yüreğimi…
*“Aşk bitti…
Elimden sanki minik bir balık kayıp gitti
A
şk bitti…
İçimden sanki bir şeyler kopup gitti
A
şk hiç biter mi?
Hiç bir
şey olmamış gibi
Bo
şlukta kaybolup gider mi?
A
şk hiç biter mi?”
Ne sorular ama…
Ne ayrılık…
Ne aşk…
Aşk da bir kompozisyondur nihayetinde “giriş-gelişme-sonuç” üçlemesinden oluşan. O üçlemeyi bozansa bir tek başğıdır. O başlık hep aynı; -ayrılık-tır. Onun altına yazılanlar değişse de demirbaştır…
Adımızı bu sefer bildiğimiz bütün noktalama işaretlerini kullanarak yazıyorduk başlığın yanına… Aşk dedik her an tehdit eder ayrılığı, korkutur sindirir belki ünlülerini düşürür yahut biraz daha yumuşatabilir ünsüzlerini diye inadına yazdık adımızı ayrılığın yanı başına.  Çılgındık, serde gençlik vardı. Kanımız kaynadıkça ayrılığa cümleler değil sanki lav akıtıyorduk.
Sonra ne olduysa önce cümlelerimiz kurumaya başladı. Daha basit, daha sade sonra daha da ileri;
“-ne yaptın bugün”,
“-iyi”
“-sen ne yaptın”
“iyi, ne yapayım” lara dönüştü… Ondan sonraları koca koca suskunluklar, birbirimizi görmemezlikten gelmeler…
Daha da ilerisi ise hatta iddiaya girerim sizinle en acıklı, acınası halidir bu sahne,  siz farkında bile olmazsınız günde iki defa öpüştüğünüzün birincisi sabah işe giderken ikincisi akşam eve dönüldüğünde ondan sonra yabancılaşır her şey… Yastıklar soğur, düşler bayatlar… Bayağılaşır, mono/tonlaşır aşka dair her şey…
 
**“ahhh...

aşk yokluğa düşünce
“k”yi verdi önce
ama yetmedi elde kalan
şimdi bir “a”var önünde
“h”leri içinde olan...”
Evet. Önceleri cesurca kullanılan noktalama işaretlerinin yerini bu sefer Türk Dil Kurumunun ürettiği, türettiği ne kadar olumsuz ekler varsa hepsini tek cümlede kullanabilme yetisine geçildi… Karşılıklı atışmalar, sürtüşmeler TDK’ya inat, ayrılığa inat hatta nefes kontrolü kaybedilmiş bir vaziyette sarf edilirdi cümleler…
Kim dinlerdi! İki kişi haricinde herkes yani herkes dediysem korkmayın hemen, sokaktan o an geçenler,  belki karşı balkondakiler yahut alt kattakiler, bakkal, manav vs. şu an hatırlayamadıklarım adını sayamadıklarım alınmasınlar…  Yani herkes kulak kabartmış aşkın noktalama işaretleriyle vuruluşunu izliyordu. Her geçen gün biraz daha nokta biraz daha –lama…  Günler geçip gidiyordu nokta/lama arasında…
Sonunda varacağı yer belli bu kompozisyonun, dediğim gibi en nihayetinde aşk, altı üstü üç harf ama kompozisyona bile meydan okurdu yeri geldiğinde… Durmaz önünde hiçbir şey, durduramaz da hiç kimse o akar gider yolunu bulur…


***“Aşk; görmekten çok özlemeyi sever,
Dokunmaktan çok düşlemeyi…
Ve aşk öyle haindir ki;
Nerde imkânsız varsa gider onu sever.”
 Üstelik kompozisyona ve edebiyat tarihçilerine inat… 


Alıntı:
*Ezginin Günlüğü: Söz– Müzik: Nadir Göktürk
** Mürüvet Dindar şiiri.
*** Özdemir Asaf şiirinden.


Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.