Before&After Söylemler

Dijital çerçevede gösterilen füze kalkanı ile ilgili söylemin,
Öncesi… Sonrası…
Milletvekili aracılığıyla basın mensuplarına izlettirilirken o görüntüler, zihnimin kapısını birden o klişe çaldı.
Before&After…
Hani çeşitli fotoların (tarama özürlü &saçlı- şişman& zayıf- tipsiz &karizma… vs.)üstlerine, altlarına yazarlar ya…
Aslında izletilen görüntü eşliğinde anlatılmak istenen farklı bir şey değildi ama o an “Before&After” mevzuu gelince, kimliği belirsiz bir tebessüm oturdu yüzüme…
Yani hepimiz biliriz o reklamları ve inandırıcılığını…
O yüzden ne kadar inanırsa insan  “ Before&After” tarzı reklamlara…
Bende o kadar inanmıştım 12 Eylül’de olduğu gibi
O, 8-10 inçlik çerçevede oynatılan söylemlere…
Belki de o yüzden o kimliksiz tebessüm oturdu yüzüme,
Bilmiyorum…
O an…  
Belki de…
***
Referandum sürecinde her kesimden “EVET” istemek için yüzünü bizlere dönüp
ağlayıp sızlanan,  Kasımpaşa edebiyatıyla sarf edilen sözler…
Demokrat yaklaşımlar… Menderes’in gömleğini giymeler…
“Darbecileri yargılayacağız… İşçiler birden çok sendikalara üye olabilecekler…”vb. söylemler nerde kaldı.
Ne oldu.
Referandum bitti…
 13 Eylül sabahı bambaşka bir Türkiye vaat ediliyordu. Öylede oldu.
13 Eylül’den itibaren Türkiye değişti…
Gömlek dar geldi…
Darbecilerin maaşı zamlandı…
İşçiler daha sendika der demez, işverenler tek tek ayıkladılar o işçileri…
Ee... Zaten belli değil miydi? “Ayaklar baş olursa…”diyen zihniyetlerin neler doğuracağı…
Bak gene bir tebessüm oturdu.
Bu sefer, yüreğime… 
Kimliksiz de değil üstelik “acı”
***
12 Eylülden bu günlere…
İhtilalden Ergenekon’a,
Nerelerden nerelere geldik…
Geçtik… Gördük…
Bir füzemiz, bir de kalkanımız eksikti ki…
Şimdi sırada iktidardan, nihavent makamında Before&After söylemler…

DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI


Üniversiteye girmesi tartışılırken…
Lise…
Ortaöğretim…
İlkokula kadar indi tartışılması
Türbanın!
Takardı… takamazdı…
First Lady “bu cehaleti yıkarız” derken, Sayın eşi de kendilerine destek verdi.
Konu, Başbakana gelince;
Herkesten farklı düşündüğü,
Yorumladığı,
Gördüğü…
Ve uygulama biçiminin farklı olduğunu adeta vurgularcasına
“İlkokulda da olmaz canım”…  “kendi takacak kararı verdiği yaşa gelince…”gibi cümleleri yerine
Özgürlük anlayışının farklı olduğunu dile getirdi.
Çankaya’ya ile Hükümet arası acıcık çıtırdadı
Ama bölünüp kırılmadı…
***
Tutuklamalar infaza dönüşürken…
Suçu, suçsuzluğu bilinmeyen insanlar, Silivri demir-çelik fabrikasını* doldururken.
Özgürlüğün sınırlarını çizin bana,
Eyy büyük ressamlar…
***
Bölemezsiniz, uğraşmayın boşuna…
Bir karpuzun iki yarısı gibi onlar
Düşündükleri özgürlükte aynı özgürlük…
Çizdikleri sınır da…
Ama illa da bana nedir bu özgürlük anlayışı diye soruyorsanız
Alın size birinci ağızdan cevap “bireyin öne çıktığı, herkesin tercihine saygı duyulacak bir model**"
Ne oldu çok mu anlaşılmaz geldi.
O zaman sizin için fazla değil, araya birer kelime serpiştireyim
Birey öne çok çıkar…
Ardından sindirilmeyle karışık saygı duyulur,
Baktın sindirilemezse, Silivri çok güzel model gösterilir…
Örnek vermeye de hiç zorlanmam, bu konuda size
Bakın resim; Diyanet İşleri Başkanlığı görevinden alınan, pardon dilim sürçtü, emekli edilen Prof. Ali Bardakoğlu’na…
Öndeydi birkaç gün…
Güzel bir plaketle emekli ettiler…  
İleri demokrasi anlayışıyla paralel ilerleyen
On üstünden on bir verilecek
Anlayışımızdır,
Demokrasi ve Özgürlük!


  


Alıntı ve Kaynaklar;
*Mustafa Balbay’ın Silivri Toplama Kampı “ZULÜMHANE” kitabından
** http://www.gercekgundem.com/?p=329104



Ayrılık Terbiyecisi

bağlayıp gözlerini bir küfür ağırlığına
bırakıp gittin,  “Kaplumbağa Terbiyecisi’ne” mum alevlerini.
baktıkça bakıyor, bakıyor…
yanıyordum…
yangın büyüyor,
ben bakıyor…
elindeki değneğiyle, Osman Hamdi
bakışlarımızı terbiye ediyordu.

Osman Hamdi-Kaplumbağa Terbiyecisi




bağlayıp ayak seslerini yalnızlığın gölgesine
uzaklaştın ağır ağır, yalınayak.
yalın bir terk ediş değildi oysa
herkese açık,
özleyen…
seven…
aldatan…
her şeyi anlatan, ayak seslerini bırakmıştın
müze camekânlarının ardına.







bağlayınca yüreğimi bir gözyaşı ıslaklığına,
boğulup gittin.
geride ne yangın kaldı
ne de ihtişamlı ışıkların altında devleşen ayak seslerin.
hepsi ama hepsi tuval üzerinde,
bir çırpıda kabuğuna çekilmiş

mum kokulu sessizlik içinde.



2007 İzmir


Ayrılık Anı



dur!
basma oraya
az önce kırıldı
yüreğim,
batmasın
‘sev’ ler ayağına

20.07.2002 / 15:25 İzmir

Çok Az Kalırım


az kalır
senden sonra
hangi kelime gezinse tenimde

duyular; girer birbirine
kalbim sağır…
kulağım kör…
uçmaya yeltenir aklım
bıraktığın acılardan
kanat yapma sanatını öğrenince
kurumuş dudaklarım

gitme!
senden sonra çok,
çok az kalırım


Kasım 2010



CHP’DEN SARSINTILAR

Önder…
Kemal…
Sav…
Kılıçdaroğlu…
CHP…
Kelime kelime kırılma noktası…
Önce uyarı mahiyetinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı gönderdi mektubu…
Ardından tüzüktü, değildi fitillendi tartışmanın ateşi,
Sonra silkelenip Kılıçdaroğlu, bir çırpıda açıklayıverdi yeni yönetimi. Sav baktı ki listede yok.
Karanlığın içinde titrek mum alevi gibi tüm gece yandı parti binası…
***
Ha açıldı, açılacaktı derken
Aynı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı çeşitli suçlamalarla açıverdi AKP’ye kapatma davasını.
Yeni isim… Yeni logo… Yeni parti derken,
AKP kazandı davayı.
***
Şimdi bu iki tabloya bakıp sakın karşılaştırma yapılıyor sanmayın. Benimki sadece bu olaylar yaşanırken örgüt disiplinine dikkati çekmek.
Bir partiye gelen ayar mektubu(belki de bu bahaneydi)…
Diğerine ise açılan kapatma davası…
İki parti…
Aynı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı…
Biri ikiye bölündü,
Diğeri omuz omuza kitlenip süreci tek vücut izledi.
Biri ana muhalefetliğin içinde kendiyle muhalif…
Diğeri iktidarlığın köşkünde…
***
Kılıçdaroğlu o yönetici zihniyetli kabuğundan çıkıp lider tepkileri göstermeye başladı yeni yönetimi açıklarken. Ancak bu liderliği parti tabanına doğru yayıp bir an önce CHP’yi rotasına sokması lazım. Çünkü bu sarsıntıların artçıları daha büyük çalkantılara sebep olabilir. Kan kaybını bir an önce durdurup asıl amaçlarının önüne, bireysel çıkarların geçmesini engellemek için de tavandan tabana herkese üzerlerine düşeni yapmalıdır.  Ancak bunlar için de Kılıçdaroğlu’nu zor ve çetin bir süreç bekliyor. Çünkü bir tarafta Sav’cılar, bir taraftan Baykal’cılar, öte yandansa iktidar üçgeninde, açıları ve doğacak olan acıları iyi hesaplaması gerekir.
Velhasıl;  CHP önümüzdeki 7 aya çok şey sığdıracağa benziyor ama ne olacaksa olmalı ki halk önünde kaybedilen o güven tekrar kazanılmalı. Ve ileri demokrasi anlayışı daha fazla anti demokrasiyi doğurmadan, o altı ok tek bir hedefi göstermeli.


04.11.2010


AkınDursun

GÖREV KÖTÜ, KULLANAN İYİ

TCK(eski)…
240…
TCK (yeni)…
257…
Başlık aynı başlık… “Görevi kötüye kullanma”
Değişiklik…
AKP…
Şimdi nerden çıktı bu kelimelerde demeyin. Sayın Gökçek, 2004’de malum Anayasa Komisyonu Başkanı  Sayın Burhan Kuzu’yla yaptığı o malum telefon görüşmesinin neticesinde bir fitilledi o zamanın 240’lık, şimdinin 257’lik milletvekillerini, yıl oldu 2010 ve Sayın Kuzu, “konunun Gökçek’le alakası yok” dedi. Doğru da dedi. Çünkü onların konuştuğu tarihte maddenin sayısı 240 idi. Dolayısıyla konunun madde sayısı ile Sayın Gökçek’le yakından uzaktan alakası yok ama madde başlığıyla tamamen alakadar.
Ve yine o tarihte 140 dosyanın 50-60 kadarı bu kanunla ilgili. Yani bu demek oluyor ki AKP, bir tek Ankara Büyükşehir Belediyesini kaybetmemek için bu kanun teklifini vermiyor. Yani konu Gökçek’le alakalı değil. Yanlış anlamayın dostlar.
Ee ne olacak canım bize ne faydası zararı var bunun alt tarafı ceza indirimi değil mi? Değil. Çünkü ceza kavramının içi boşaltılıyor. Örneğin,*
M.Gökçek: Abi 3 aydan 6 aya olunca, belediye başkanları bu cezayı alıyor, paraya çevriliyor, belediye başkanlığı süresi de gitmiyor. Mahkûm olup içeri atsa, 2 ay gidip yatıp geliyorsun ondan sonra işine devam ediyorsun.
B.Kuzu: Hıııı. 5-6 ay diyorsun, olabilir... Şu an ne kadar ki, onun şeyi.
M.Gökçek: 1 seneden 3 seneye...
Sayın Gökçek’in yukarıda açıkça anlatmaya çalıştığı işin Türkçe ’si, görevini kötüye kullan kullanabildiğin gibi parasıyla değil mi? Kötüye kullandığın o görevi, hala (ceza infaz edilse bile) kaldığınız yerden kötüye kullanmaya devam edebilirsinizdir.
Eee ne olacak şimdi,
Konu TBMM gündemine gelecek…
Kabul edenler…  Etmeyenler…
Kabul edilmiştir…
Ardından görev, kötü hisseder kendini,  onu kullanansa büyük bir rahatlıkla oturur koltuğuna…
***
Hep böyle olmadı mı? Daha TBMM’de bazı milletvekilleri kanun değişikliğine muhalif olamadan, çoğu kanun değişiklikleri kabul edilmedi mi?  Hani kabul edilmeyenlerde referanduma taşınarak allanıp pullanıp anlatılmadı mı? Hani o referanduma sunulan anayasa paketinin getirdikleri…  Ne oldu meydanlarda söylenen sözlere…  Hepsi duman olup uçtu.  Küllerinden HSYK’ya jest doğdu, tüm üyelerin makam otoları sıfırlandı.
Yazık! Büyük umutlarla “evet”  diyenlere…
Yazık!
***
Bunun geç kalınmış bir teklif olduğunu savunan Kuzu, “Hakikatten görevi kötüye kullanmasının cezasının mutlaka indirilmesi lazım. Çünkü çok çabuk isnad edilebilin bir suç, insanları çalıştırmıyor. Devlet memurlarının, kamu görevlisinin işine engel olan korkutan bir suç*” deyip ceza indirimini getireceklerine, suçun kapsamına değişiklik getirerek devlet memurları, kamu görevlileri daha çalışır hale getirilerek suça atfı zorlaştırmıyorlar. Niye bunu sunmuyorlar da ceza indirimi düşünüyorlar.
Hani konu Melih Gökçek’le ilgili değildi.
Tabi ki değil, konu tüm özelleştirmeler, ihaleler, korkanlar, çalıştırılamayan insanlarla ve en önemlisi önümüzdeki seçimlerle ilgili.
Farzı misal, çiftçi Ahmet, işsiz Mehmet…
Belki ben…
Belki siz... ile yakından uzaktan alakası yok.
İkiyüzlü elli yedilerin…



  



A.Dursun

04.11.2010 

PENCEREDEN GÜLÜMSEYEN ONUNCU KÖY

Cumhuriyet, müdavimlerine bir sürpriz yaptı derken aslında sürpriz ikiydi. Birincisi Bekir Coşkun, ikincisi ise “Pencere’nin” “Onuncu Köy’e” dönüşmesi, yani İlhan Selçuk’tan sonra boş bırakılan köşeyi Cumhuriyet yönetimi Bekir Coşkun’u layık görmüş. Kendisi de farkında sırtına binen sorumluluğun. Lakin Cumhuriyet müdavimlerinin arasında bu olayı saygısızlık olarak addedenler de var, iyi olmuş yakışır diyenleri de.
 Pencere doluyor canlar…
Yeni ufuklara açılıyor…
Ve onuncu köydeki kalabalık sabırsızlıkla bekliyor…
O köşenin hakkını verecek bir kalem… O köşe için “oraya kimi koysalar olmayacaktı. En az olmayacağı koydular… Miras düşmüş halayık gibiyim” diyebilecek kadar da aynı zamanda büyük bir yüreğe sahip, canlar…
Aynı zamanda eşi hanımefendi de “…Cumhuriyet’in çok özel okuyucu kitlesi var, İlhan Selçuk fanatikleri de var ve Bekir orada dayak yiyebilir” diyebilecek kadar açık yürekli.
Dostlar, Bekir Bey’in yazacağı köşenin maneviyatı tartışılmaz, yeri doldurulmaz. Ancak bir gerçekte var ki İlhan Selçuk’ta yaşasaydı o köşenin boş kalmasını istemezdi. Hatta İlhan Bey hayattayken Berin Hanım takılırmış da “Senden sonra bu köşede Bekir Coşkun yazsın” diye. Belki de bilemeyiz dostlar,  pencere o sıralar onuncu köye açılmış… Belki de aralık bırakılmış…
            ***
Kim ne derse desin bu ülkede, bu zamanda muhalif yazar olmak zor zanaat. Çünkü devir faili meçhul cinayetler devri değil, itibar kaybettirerek, onuru zedeleyerek ya intihara sürüklemek ya da mahpus kapısı göstererek o insanları küçük harflerle konuşturma devri ve böylesi bir devirde, baktılar ki kahramanlarımız çok, kahraman yaratmamak adına insanları yaşarken yok etmek en temiz iş oldu.
Öyle bir devirde yaşıyoruz ki dostlar, kime dokunsanız ağır yaralı.
Serumla yaşıyoruz.
Suni soluklarla cümleler kurup iktidarı ağırlayanların, ağlarında çırpınıyoruz.
Herkeste bir, ya bizim başımıza da gelirse paranoyası…
Herkesi ileri demokrasinin getirdiği korku sararken, bırakalım da pencereden gülümseyerek gelsin onuncu köy… 


A.Dursun

Alıntı, kaynak: cumhuriyet.com.tr

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.