Cihan’da Sulh



-Cihan Alptekin’e-


seni
ne zaman sorsalar
Deniz’e
“Cihan’da sulh geçerdi…”
ve
Cihan yaşarken
size
ağaçlar hep
geniş gelirdi.



YALNIZLIĞA SAYGI DURUŞU -Şiir Resmigeçidi-


 “Şimdi bu mudur” dedim. Olmadı.
Ne yani dedim. Küçümsedim ayaklar altına aldım.
Ezdim. Gene olmadı. 
Yeri geldi ellerim yukarıda teslim oldum.
Yeri geldi gecekondular gibi yıkılıverdim ama gökdelen göründüm. 
Yeri geldi rutubetli odalara döndüm, içime akıttığı onca gözyaşına rağmen yine de çıt çıkarmadım.
Yaşayacağız dedim elbet yaşanacaksa…
Direndim… Direndim…
Ama yalnızlık; kimine göre çok güzel bir sanat olmasını, kimine göreyse zor zanaat olmasını becerdi.
Kimine göreyse gelip geçici bir heves gibi göründü. Yatıya kaldığı da çok oldu…

Yalnızlık; diyor ya usta “paylaşılırsa yalnızlık olmaz” yani en kıymetli hazinesini saklar gibi saklar yalnızlığını insan, bir gösterirse büyüsü de değeri de kalmaz demeye getiriyor ya…
Ben gösterdim…
En uzun koşularda en önde gidenlerin ellerindeydi kimi zaman…
Kimi zaman en çok gülenlerin kahkahalarında…
En kalabalık meydanlarda…
En devrik gözyaşlarında…
En ıslak sloganlarda…
Gösterdim, korkmadım yalnızlığın yüzünü…

Sonra usulca Nâzım ustanın bir şiiri ürperterek içimi, süzüldü kulağıma;
“Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.”

Zordur elbet başa çıkması yeri geldiğinde aslan, yeri geldiğinde kaplumbağa terbiyecisi olabilmek yalnızlığın yanında. O uyumadan uyumamak, geceleri kalkıp üstünü örtmek… Üşütmemek… Hasta etmemek… Daha bunlar gibi birçok düşünceler içerisinde ne kadar yıl geçireceğini bilmeden hem efendi hem kölesi olabilmek zordur yalnızlığın, hem de çok zor.

Sonra Attilâ usta şöyle karanlıktan dalınca mevzuya;
“Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır
Yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım
Bu gece dağ başları kadar yalnızım”

İşte diyorum bir teselli daha sana bir tek yalnızlıktan kırılan sen değilsin… Hatta teselliden de ötelere gidiyor, yalnızlığa son çare niteliğinde bir şiir…
 
“…Ne çok sevinirim bilseniz
bir yılan
mezarıma girer de
göğüs kafesimin kemikleri içinde
kış uykusuna
yatarsa”
Denizle yılan ilişkisini andırır kimi zaman bana, kimi zamansa ölünce nasıl bir yalnızlık sarar diye çok sabahlatır… Bu yalnızlık düşüncelerinde sandal olup dolaştırır çoğu zaman Sunay ustanın o şiiri... 
Sonra birden sancılar sarar her yanımı… Gözyaşlarımın düştüğü her yerde girdaplar efelenmeye başlar. Tutup çekiştirirler, her yanım ıslak her yanımdan daha çok kuşatmaya başlar yalnızlık... Sonra apansız, en umarsız bir gözyaşı diliminde düşer teker teker Ahmet ustadan dizeler…

“Bir yalnızlık mıdır bunca çoğaltan
acıyı ve biberli yanılgıyı
ve bir yalnızlığı kabullenmek midir
inceden ve usuldan başlatan
yürekte burgaçlanan sancıyı”

Acaba diyorum hangi can yeleği kurtarır bizi yalnızlıktan…
Hangi arama kurtarma ekibi sürebilir izimizi…
Hangi radar görüp de haber verir, yalnızlığın bize yaklaşmakta olduğunu…
Ve dağılır gider aklım yalnızlık mazgalından, şiirler de resmigeçidi tamamlamış artık…


KİRPİKLERİNDEKİ MASKARA

en çok gülmelerini severdim…
gökkuşağından çaldığın renkleri,
dudağına sürüp
gökyüzünü kıskandırdığın için olsa gerek…

en çok gözlerini severdim…
binlerce çocuğun hayaline,
saatlerce… günlerce…
dalıp dalıp gittiğim için olsa gerek…

en çok saçlarını severdim,
parmaklarımın arasından nehirler gibi akıp
yüreğimin kurak tarlalarını,
suladığı için olsa gerek…

en çok kirpiklerinde dans eden,
bahar rüzgârlarını severdim…
daha yakın olurdum dudaklarına,
gözüne kaçan kirpiği çıkarmak için eğildiğimde,
o yüzden olsa gerek,
bunca maskaralığın nedeni… 
 

ŞİMDİ BU MUDUR? -Yalnızlıkla Ayrılık Dedikodusu-

Şimdi bu mudur ayrılık…
Her sabah yalnızlığa uyanıp her akşam yine ona sarılmak…

Bu mudur yani? Kapının koluna takılsa kazağım yahut halıya ayağım, o olmadığını bile bile sağına soluna dönüp bakmak… Sonra alabildiğine şöyle ciğerin ey kuytu, en zula tarafından küfürleri gün yüzene çıkarmak…

Bu mudur?  Canımın içi yalnızlık…
Mümkün olduğunca az konuşmak telefonla, hani birazdan buluşup görüşürken anlatacak bir şeyler bırakmak için kıyıda köşede… Sonra görüşemeyeceğini bile bile ağız alışkanlığından hep görüşürüz diye telefonu kapatmak… Ardından ana avrat saydırıp sesinde ağlayan ayrılığı, avuçlarını kanatırcasına sıkıp suyunu çıkarmak.
Uzunnn bir sessizlik… 
Upuzunnn bir ayrılık…
Düşmanım yaşasa en kıdemli dostum olurdu ya da içinde bulunduğum durum itibariyle tersini söylemek sanırım daha bir cafcaflıydı. Dostum yaşasa en azılı düşmanım olurdu ki bu ayrılık-yalnızlık ikilemini…
Olsun be yalnızlık! Güvenip güvenip kendimi kaçak yapılar gibi yıkma sonra yeniden inşa etme uğruna dahi olsa bir dost, yıkıntılarımdan adama benzetilmeyen hatta bundan kardan adam bile olmaz diyen kıskanıp çekemeyen bir düşmanımın olduğunu bilmek için seni şu an, şu dakika gözümü kırpmadan bir kalemde satmazsam, adımı değiştiririm…

Yani bu mudur?
Herhangi bir kapağı şişenin dudaklarından ayırmak… Misal açılamayan kavanoz kapağını açınca başarmanın haklı gururunu yaşarken onları ayırdığını aklının ucundan bile geçirmemek ama seni o kapak gibi ayıran hayata yedi sülale düz gitmek…
Biliyorum. Durmadan kendi kendime konuşarak kafamın ütü izlerinden geçilmez olduğunu elbet görüyorum. Ne yapayım ama susunca daha bir ağır abi moduna giriyor yalnızlık namussuzu… Uleyynnnnn diye bir narayla dalışı var ki istem dışı bende külhanbeyi edasıyla heyytt uleynn sıkarım topuklarına deyiveriyorum. Sonra ayrılık beni, yalnızlığı da kendi ordusu alıp götürüyor.  Görüşmesek de belli bir süre yine bilirim, yanımdan hiç ayrılamadığını… Çünkü ayrılık bende onun yalnızlar ordusu her yerdeydi…

Şimdi bu mudur ayrılık…
Yüreğimde uzun topuklu sesler yankılanıp dururken nasıl sussun o çok derinlerden gelen ne senin ne benim görmediğimiz ıslak notaların güçlü akıntısı… Susmaz bilirim belki bilirsin de… Susmaz yalnızlık da… Geveze günler başlar… Hani inanır mısın belki yan yanayken o kadar çok konuşulmamıştır.

 Bu mudur yani yalnızlık…
Aynada eskimeye yüz tutmuş bir siluet…
Kirpikler ağır aksak…
Gözler boşluğa sığınmış dopdolu, ürkek…
Uç dese, uçmayı epeydir unutmuş yürek…

Bu mudur yalnızlık…
Ayrılık bu mudur?
Kime kimin dedikodusunu yapıyorum. Hay ben böyle hayatın da gevezeliğin de… 




Kırgın Baharlar

kırgın baharlardan artakalan, ayrılık
tutunmaya çalışırken ağacın dalına,
dayanamayıp bir gözyaşı ağırlığına,
bıraktı ellerini,
yüreğimin tam ortasında…

kırgın baharlardan artakalan, sevgi
gelip durdu parmaklarımın kıyısında,
bir adım daha atsa,
alıp götürecekti dizlerime bıraktığın,
o nemli ve ılık kelimeleri…

kırgın baharlardan artakalan, hüzün
gelip oturuyordu gözlerimdeki kayalıklara,
dalga ve martı sesleri eşliğinde,
dökülüveriyordu dudaklarımdan ıslak bir türkü,
bunca zaman adını koyamadığım ne varsa,
geçip giderken önümden…

kırgın baharlardan artakalan, özlem
gelip sığındı gözyaşlarıma
o yosun kokulu, deniz tenli ellerin
düşünce birden aklıma,
gidip aramaya başladım hemen
öykümüzün dağılmış sayfalarını,
kırdığımız baharların arasında…

ÖNCE ŞİDDET SONRA ÖLÜM - Kadınlar Günü -


Çok çok güzel kutlamak isterdim Kadınlar Gününüzü…
Affedin beni…
Kalem utanıyorken yazmaya kutlayamadık onların, kadınlar… Yarım kaldı kelimeler;
22 yaşındaydı Meryem…
Al Yazma Anıtı
Sakine, 25…
Figen, 32…
Birgül, 45…
Songül,31…
Ferdane 29…
Hepsi o yaşta kaldılar… Artık kimse yaşlarını sorup ayıp edemeyecek onlara… 
Naile…
Arzu…
Zübeyde’nin de ortak noktası aynıydı…
Gülayşe’nin de…
Seher’in de…
Edibe’nin de…
Önce şiddet, sonra ölüm…
Hepsi feleğin değil ama kocalarının sillesini yemiş…
Yani bana göre caizdir tabiri “ koyunlarında yılan beslemişler…”

Kahkahaları hep boğazında kaldı, gülemedi şöyle doyasıya Güldünya…
Gülemedi, oyun çağında…
Okul çağında…
Artık “bu adam senin kocandır” diyenlerin, akıllarından geçmedi hiç kızlarımıza yaşam hakkı, eğitim hakkını tanımak… Hoş o kadar düşünce geçse, çocuk yaşta evlendirilmezlerdi…  
Sözleşmelerle…
Takas yöntemiyle bir eşya gibi satıldılar…
Önce şiddetle sonra ölümle tanıştılar.
Üstelik dini, dili, ırkı olmayan şiddet bir tek eşten, anadan babadan, kardeşten, töreden gelmiyordu…
Şöyle diyordu haber “ Sevgilisi öldürdü…”
Adı üstünde yahu, sevgi-li… Nasıl öldürür diyor insan, eğer öldürüyorsa nasıl sevgi-li oluyor…

Evet!
Yukarıda yazdığım isimler gibi daha binlercesi var… Devlet kadına şiddetin her türlüsünün istatistiğini tutarken ( Bkz. tuik.gov.tr’ye) diğer taraftan koruyamadığı kadınlar bir bir öldürülüyordu.
Şimdi hepsi de o istatistiğin içinde bir veriden ibaret…
Yani yaşarken yoktular… Ölünce sayıldılar…

HER ŞEY YAPILABİLİRDİ -Demokrasi Yetişemezken -


 Her şeyi yapabilirdi bu iktidar…
Deprem vergilerinden duble yol…
İşsizlik ödeneklerinden referandum…
Muhalefetten tren…

Kâğıttan gemiler, çelikten gemicikler…
Enflasyondan evcil hayvan…
Buzdolabından yiyecek…
Çamaşır makinesinden elektrik üretebilirlerdi…

Her şey yapabilirdi…
Milletvekillerine uyku sersemi yüzde kırk beş...
Bize gelince bir elin beş parmağını geçmez,
Emeklileri de ayağa kaldırıp yürütmez…
Zammı kırka bölüp kırıklarından pembe dünyalar çizerlerdi bize… 

Her şey yapılabilirdi…
En nihayetinde ayet değil ya bu anayasa,
Çoğunluk onlarda olunca demokrasi de yanında hediye…
Yalnız benim anlamadığım;
Cumhuriyetçiler içeride( ufak bir dipnot Cumhuriyet mitinglerini tertipleyen, organize edenler de )
Aydınlar, yazarlar ( tabi bunların çoğu iktidar muhalifleri)…
Emekli, muvazzaf askerler…
Eski Genel Kurmay Başkanı…
Atatürkçüler…
Say say saymakla bitmez… Uzayıppp gider içeridekilerin listesi…
Yani bütün bu süreçler olurken iktidar hep hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına inandı ve söylemleri hep bu yönde oldu.
Peki, savcı MİT yetkililerini ifadeye çağırınca niye ortalık karıştı…
Hukuk ezildi, çiğnendi… Alelacele koruma kalkanı örüldü.
Hukuk çok üste çıktı diye sanırım alta alındı.
Adaletin bağı gevşedi diye gözdağı, lav operasyonları rutin işlerle harmanlandı…
 
Her şey yapabilirlerdi…
Dört dört ikiden, on iki…
Kesintisiz sekizden, dört…
Toplayarak bölmeyi, çarparak çıkarmayı sağlayabilirlerdi.
Hatta bugüne kadar dinsiz bir eğitimle yetişmişiz ki bizlerden ( tabi bu eğitim sisteminden çıkıp bu yerlere kendilerini o eğitimlerin getirdiklerini unutarak) nasıl bir nesil istediklerini savunabiliyorlardı. Bundan dokuz on yıl önce deselerdi, dindar nesil yetiştireceğiz diye kimse böyle gayet demokratik ( burada demokratik, tırsak anlamıyla kullanılmıştır) oturup izlemez, susmaz hatta şak şaklamazdı sanırım.
Şimdi öyle mi?  Birazcık teokrasi…  Çok az otokrasi… Her zaman değil, yer yer faşizm…
İşte bu yönetim biçimlerinin tuz biber olduğu çoğunlukla ileri demokrasiyle yönetildiğimizdendir bu denli mutluluğumuz…  
 
Her şey yapabilirlerdi…
Eee artık söylemeye gerek yok sanırım ilerisini…
Taşlar yer beğene beğene otururken, demokrasi dahi yetişemezken ileri sözcüğüne…



Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.