ON NUMARA JİLET – Bir Haberin Oto Portresi –

 
Çat kapı Cuma günü diyor haber…  Camiden çıktı o yoğunluğunda taksi durağına ziyarette bulundu. 
Sohbet etti. Dert dinledi.
Kim diyor…
Haber.
Kimin için diyor.
Sayın Başbakan için…
Ama nasıl haber…  Çat kapı tarafsız bi-haber...
Şimdi size o haberin profilini çıkartıyorum.
Dikkat!  Sakın ayırmayın gözünüzü…
Önce,  taksi durağının duvarı gözüme çarptı.
Çeşitli portreler asılı…  Onlardan bazıları;
Atatürk portresi… Sağ tarafında Cumhurbaşkanı, sol tarafında Başbakanın portresi.
Buraya kadar tamam da o bir tarafa savrulmuş gibi duran duvardaki Melih Gökçek portresi değil mi? Ne işi var onun orada dedim kendi kendime ve anlayamadım. Çünkü ben bugüne kadar hiç belediye başkanı portresinin taksi durağında asılı durduğunu görmedim.  Gerçekçi olmak gerekirse Atatürk portresinden başka portre de görmedim.
Daha vardı ama haber kısa ve gözüm başka ayrıntılara takıldığı için kimdi onlar seçemedim.
Ama bu portrelere bakarsak tahmin etmek zor değildir sanırım.
Neyse,  derken taksiciler gözüme çarptı. Ya dedim bunlar gerçekten taksici mi yoksa imitasyonları mı?
Hepsi sakal tıraşlı, sinek resmen bi kaysa maazallah kolu bacağı kırar o derece yani…
Sonra hepsinde takım elbise ve onlara uygun kravat…
Allah! Allah!
Şimdi benim eve çat kapı biri gelse çizgili pijama üstü atlet kalakalırım ortada…
 Bu nasıl bir taksi durağı böyle de çat kapı gelinse bile adamlar grand tuvalet…
Yani Kasımpaşa jargonuyla hepsi on numara jilet…
Sonra muhabbet ilgimi çekti (ucu ister istemez bize de dokunduğu için). Taksiciler, benzin, mazot, LPG zamlarından müzdarip ama Sayın Başbakan elektrik deyiveriyor.
Ne, elektrik mi?
Şimdi inecek adamların yüreğine… Derken araba diyor ben kullandım gram ses yok demez mi?
Sizin için iyi olur diyor.
Tabi bu cümle üzerine ne gider.
 İnşallah!
Halbuki taksicilerin şuan kullandıkları araçların 3 katı fiyatı hybrid ya da elektrik araçlar… Üstelik daha da gelişme geliştirilme aşamalarında… Hem garantisi var mı elektriğe geçince de elektriğin benzin gibi olmayacağının…
Ama o taksicilerin bir tanesi de;
Siz iktidar olduğunuzdan bu yana benzine şu kadar (156) sefer zam geldi. Akaryakıttaki şu kadarlık (%70) litre başına vergi neden düşürülemiyor. Bu oran sizden önceki hükümetler döneminde ne kadardı acaba... Bu bir litreden alınan vergiyle neler alınırdı. (Bir litrelik süt… Bir litrelik su ve bir tane de ekmek alınır* ve alın size sosyal devlet olma olayı… Ne yani siz sadece kömüre mi bağlıyordunuz sosyalliği…) Diyemiyor… Demiyor… Demek istemiyorlar, belki de içlerinden diyorlar...
Belki de yüzleri gülüyor içleri kan ağlıyor…
Belki de dışları on numara, içlerinde numaradan eser yok…

Ben ki ekonomiden anlamam.  Evin bile aylık giderlerini hiçbir zaman tutturamam o derece durum vahim yani ama şu gelen zamların zam-anı düşündürücü…
Torba yasasının içerisinde olan vergi affı köşkte, çıktı çıkacak ve affedilen bu paracıklarda daha o af çıkmadan bizlerden tahsil edilmiş olacak…
Yani bu kur/uş kur/uş zamlarla affa kur yapılacak…
Ve afla silinen paracıklar kuruşu kuruşuna çaktırmadan toplanı verecek…

Gerçekten anlamam hesaptan kitaptan...  Dört işlem bilirim birazcık o kadar… Bir de bazen karıştırsam da eskilerin kerrat cetveli dediği çarpım tablosundan anlarım o kadar…
Neyse biz bekleyeduralım vergi affını…
Köşkte,  eli kulağında...
Çat kapı gelirse yakalanmayalım yalnız, atlet üstü kravatla…




*Tüketici Dernekleri Federasyonu açıklamasından

Düş Kurusu





yaşamaya fırsat bulamadı
düş kurmaktan…
düş-mekten…
düş-ünceden…
onca düş-ler birikmişken kapısında
penceresini bile açamadı hayata

şimdi düşleriyle birlikte,

yeni bir düşüncenin başlangıcında. 






Yürüyen Merdivene Tersten Binmek Gibi Bir Şey

“Türkiye nereye gidiyor?” dedim kendi kendime son günlerde yaşanan olayları izleyince...
Birileri diyor “Demokrasi var, hem de en ilerisi”
Öbürü diyor “ demokrasi diyorsunuz gazetecileri içeri tıkıyorsunuz”
Biri “Mısır…”
Öbürü “O da başka şeylerden tutuklandı” diyor…

Diğeri  “kadınların tecavüz edilmelerini kılık kıyafete bağlıyor.” Sanki tecavüzcü sütten çıkma ak kaşık…
Medya baskısı, baskını…
Korku… Korkutulma… Sindirme… Sindirilme…
Yargı…
Hükümet…
Çankaya derken, nerelere geldik…
Vergi affından başka hiçbir şey görünmüyor gözümüze…
***
Merdivene ters binmeler…
Attan düşmeler…
Aref’ten inciler…
Kaddafi’ den diktalar...  Derken nasıl da sevinip üzüldük… Şaştık…
Uyuduk…
Uyutulduk…
Olanlara kâh ağzımız açık, kâh yüksek perdeden güldük. Bingazi’de kalan, korkan, tutulan yurttaşlarımız bizden değilmiş gibi Kaddafi’nin 42 yıllık tahtının derdine düşdük… Hıı… Bir de o liderin verdiği ödülün iade edilip edilmeyeceğine…
***
Dokunulmazlık…
Referandum…
12 Eylül darbecileri… Derken
Kalkmadı gitti bir türlü…
Evet de çıktı o sandıklardan…
Ama işin asıl ilginç yanı o Evet’ i savunanlar, darbecilerin yargılanması için mecliste Hayır’cı oluverdi…
Nasıl bi iştir anlamadım… Evet demeyen darbeciydi…  Evet diyen oluverdi…
Kendi yarattıkları tezin kendileri antitezcisi oldu…
Ve referandumda “evet” diyenler Aziz Nesin’ in o tek cümlelik tezinin yüzdesine konu oldu.*

Ayışığı…
Sarıkız…
Balyoz…
Ergenekon derken…
Anıtkabir’e şikâyete gitmeler de geri getirmedi… Gidenleri…
Şimdiki yeni akım “ Silivri’ ye binlerce güvercin uçuyor. 1 Mart’ı bekleyin”.  Bekleyelim… Ne olacak bakalım…
Getirebilecek mi güvercinler özgür düşünceleri ya da düşündürtecek mi birilerine tek notadan şarkı, tek dilden… Tek ırktan… Tek düşünceden, demokrasi olamayacağını…

Türkiye nereye gidiyor… Gidiyor… Diye sorarken kendime aslında bu nereye gidiyor sorusunun, biz nereye gidiyoruz da duruyor ülke sorusunun tam karşılığıydı… 

Sahi! Nereye gidiyoruz da iktidar “Değişimin farkındayız” diye twitter benzeri bir siteyle nabız yokluyor…
Sahi!  Değişimin mi bu?
Tehlike mi?
Yoksa tek partinin demokrasisi mi?
Sahi!
Yürüyen merdivene tersten binmek gibi bir şey bu…
Yani durmuyorsun…
Yola devam ediyorsun…
Ama yol alamıyorsun…
Yürüyorsun ya o yetiyor...




Kaynak, Alıntı: 
* Malumunuz yüzde altmışlık mevzuu.  

www. focushaber.com “AKP’den Cumhuriyet’e misilleme” haberinden.

www.binlerceguvercin.com




Göz-yaşı Koleksiyoncusu

Salvador Dali
çok gözyaşım oldu benim...
her ayrılık sonrası toprak kokan acılarım,
bir bahar mevsimi gibi gelip durdu
parmaklarımın kıyısına,
ve ben göz
yaşımın her süzülüşünde,
rasgele tutup bir tanesini
yüreğimde sakladım,
altına dipnot olarak,
giderken bıraktığın kokunu ekledim...

çok göz
yaşım oldu benim...
çoğunu sahipsiz bıraktım,
soğuk kuytulara gizlenen,
sokak
çocuklarının arasına girip
üstlerini örtsün diye
çoğunu da kaldırımlara…
ama bıraktığım göz
yaşlarından hep bir tane
kendime sakladım,
altına dipnot olarak
çocuklardan çaldığım sokak
ları ekledim...

çok göz
-yaşım oldu benim...
çocukluğumdan beri biriktirdiğim,
üstüne ayrılıkları serpip
hasretleri yakıp
bir doğum günü
pastası gibi üflediğim,
göz
ümde… yüreğimde…
düğümlenip kalan ,
çok yaşlarım oldu benim,
hiç birini söyleyemediğim...

Gidenin Gözyaşları

gidene midir ayrılık
kalana mı?

hep gidenin ardından su dökülür
kalanın ihtiyacı yokmuş gibi
oysa bilmez hiç kimse
gidenin, suya karıştırdığı
göz
yaşlarını

bunca zaman

hep kalan ağlıyor sanıyordunuz
değil mi?



2006 İzmir




Not: Fotolar çesitli sitelerden alınmıştır.

Gerçek



güzel günler yakın dediler,
bende kandım.
sevmek kolaymış, sevilmek zor
anladım.
nerde şimdi o söyleyenler hepsi tek tek öldüler,
inandım...











NOT: Foto çeşitli internet sitelerinden alınmıştır.

Bir Sabah Saati Kurmadan Uyandırılma İhtimali

Geleneksel Salı topa tutmaları başladı.
Abdestinden namazından şüphe edenler…
Pislik temizleyenler… Temizlerken pisleyenler…
TOKİ hesaplaşmaları…
İç borçtu, dış borçtu…
İşsizlikti… Torbaydı derken Sayın Bahçeli’den güzel bir tespit geldi.
“Mübarek 18 günde, Erdoğan 118 gün sonra demokratik yollarla gidecek”
***
Grup toplantıları her Salı benim eğlencem gibidir. Siyasi parti gözetmeksizin hep birini büyük zevkle dinlerim. Tezler… Antitezler havada uçuşur. Birinin ak dediğine öbürü kara der. Ya da tam tersi olur. Einstein bulmacaları gibidir. Tam doğruya yaklaştığını sanırsın bir bakmışsın ki paradoksun eşiğindesin. Lakin hepimizce malum Sayın Bahçeli’nin rakamlara olan inancı. Yani işin içinde matematik varsa orada mutlak bir doğru vardır. Farklı yollarla da olsa doğru birdir. Sayın Bahçeli bu doğruyu en çok kullanan liderlerden biri. Sayısal zekâ süper... Mitinglerde, grup konuşmalarında, mecliste hep bu zekâsını konuşturuyor. Rakamların değişmez gücüne inanarak. O yüzden söylediği rakamsal cümlelere katılmamak mümkün değil.

Eee! O zaman enflasyon, işsizlik vs rakamları nasıl böyle düşüyor. O zaman iktidarın verdiği rakamlarda su götürmez bir gerçek, mutlak doğru, dediğinizi duyar gibiyim… Evet doğru. Şimdi bu işim uzun uzadıya diye muhasebesel hesaplarına girmeyeceğim ama örneklemeden de geçemeyeceğim. Örneğin, dana eti, domates, un, şeker vs. gibi ürünlerin yanına deve eti, çalı süpürgesi, pinpon topunu, gazoz açacağı, dinamit, matkap vs. gibi ürünleri koydun mu al sana tek haneli enflasyon. Eee, şimdi buna rakamsal doğru denir mi? Denir. Rakamları mı suçlamak yanlış mıdır, yoksa o sepete bunları koyup hesaplayan zihniyet mi kınasak doğru olur? Ortada bir yanlış varsa o da rakamların yanlışı olmadığı gerçeğidir. Hani siz yetmiyor, madem enflasyon bu kadar da niye aylıktan, maaştan bi şey kalmıyor diyorsunuz ya işte tek suçlu bu hesap. Çünkü reelle bu hesap arasında ters orantı var. Yani hesaplamada düşük enflasyona göre maaş zammı yapılıyor ama gerçek yaşamda o küçülmüş görünen büyük canavar o maaşın suyunu çekiyor. Ve bize de o rakamsal gerçeklikle boğuşup durmak kalıyor. İşte o yüzden Sayın Bahçeli’nin rakamsal söylemleri önemlidir.
***
Ayrıca olaya farklı bir bakış açısıyla bakıldığında siyasal yelpazemizin bayağı renkli olduğu göze çarpıyor. Örneğin, Sayın Erdoğan şiir okur (hem de böyle damardan) , Sayın Kılıçdaroğlu bir taraftan belgelerle konuşur, diğer taraftan Penguen ile Leman’a bazı konuları havale eder. Sayın Demirtaş’sa Öcalan’ı Kürt sorunu içersine yedirerek ikisini aynı tepside sunmaya çalışır.

Her hafta dedim ya büyük bir merakla bu konuşmaları izlerim. Türkiye bir hafta ne kadar yol almış görürüm. Şaştığım da çok olmuştur acaba ben bu ülkede mi yaşamıyor muyum diye. Çünkü ortaya üç tane gündem çıkıyor… Bir parti gündemi, bir Türkiye gündemi, bir de hayatın içinden gelen (yani bizim yaşadıklarımız) gündem… O yüzden ben de
Bi oraya…
Bi buraya…
Bi onlara bakıyorum… İşin içinden çıkılacak gibi değil. Hele de medya üzerindeki susturulma, taraf yapılma olaylarının internet medyasına da sıçraması… Blogların, sitelerin kapanması, sansürlenmesi… Olacak iş değil diyorum, oluyor… Ben yaptım oldu mantığıyla ilerlemeler… Hep ileri, ileriye doğru demokrasinin taşınması siyasal etikle bağdaşmayan yollardan mı geçiyor…
Bi konuşmaları dinliyorum…
Bi kendimi…
Bi de çoğumuzun içinde çınlayan bir sabah saati 06.30’a kurmadan uyandırılma ihtimalini…


Giyindikçe Onlar Soyunacağız




çıplaktı her taraf
tenim…
yüreğim …

 

  
ay çıkarmıştı incecik saten geceliğini üzerinden
yıldızlarsa soyunmuştu bulutlara
çırılçıplak koşturuyordu bu gece gökyüzü
bir çocuğun avuçlarına

o çocuk ki,
şehit vermiş güneşe babasını
o yüzden çırılçıplak bırakmış geceyi
her sabah görürüm umuduyla da
bir avucuna dev ’ i
bir avucuna da rim ’ i alıp
kaldırmış sıkarak yumruklarını,
kaldırmış güneşe doğru
o yüzden her sabah
her sabah,
çırılçıplak bir devrim gelip çalar kapımı. 




NOT: Foto çeşitli internet sitelrinden alınmıştır.

Gidersen

gidersen sevdiğim
yeni bir mevsim doğar tenimde
göz
yaşlarım buz tutar
avuçlarımda kurur baharlar
gidersen; gökyüzü rengini alıp da gider

gidersen sevdiğim
soluğum kurak bir toprağın
can çekişi gibi kalır
hiçbir işe yaramaz
göğsümün tam ortasında duran korkuluk da
çünkü hiçbir kuş konaklamaz bende artık
kokunu bile getirmez hatta rüzgarlar
gidersen; tenimde bir yaprak bile kımıldamaz
kelime
lerimi yosun kaplar

gidersen; gittin sevdiğim…
sana dair ne varsa bende
verdim hepsini yokluğuna
bu masmavi
sessizliğin ortasında
bir kez çınlasın diye gülüşün kulaklarımda
verdim, verdim ne varsa sana dair her şeyi yokluğuna...

Cebimdeki Ayrılık

ne zaman gitse anahtar aramak için
elim cebime,
öyle bir hasret oturuyor ki
ilkel yüreğime
bakışları…
kokusu…
gülüşü, aynı sen...

gitmek olmasıydı,
olmazdı gelmek,
bu son deyip
bir bahar coşkusuyla koşuyorum yanına…
giderken,
ilk hece
si oluyor “son”
baharın başına

daha yenice kalkmıştım oysa,
seninle aynı yataktan,
daha az önce
dudaklarım, gidermek için susuzluğunu
konmuştu dudaklarına,
elim eline değil de
tekrar gidiyor şimdi, cebime...

Yelpazedeki Farklı Renklerin Cümbüşü

Her Salı olduğu gibi bu Salı da gruplar toplandı.
Başkanlar kürsüde konuştu…
Eee... Gündem tabi ki Süheyl Batum’um o malum sözleri…  
Kaplanlı… Kartonlu… Kâğıtlı…
Ne oldu birden iktidara dedim kendi kendime…  Tepeden tırnağa ordu sempatizanı oluverdiler. Oysa hafızam beni yanıltmazdı. Hani bazen şaka yaptığı oluyordu ama bu öyle bi şey de değildi. Yani balık hafızasından birazcık hallice olan hafızamın önünden film şeridi gibi sahneler aktı. Ve ilki;
“Ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok”.(12.5.1994 Hürriyet)
Ardından ikincisi, Sayın Erdoğan’ın Avustralya'da katıldığı bir programda “ Sayın Öcalan düşüncelerinin değil aldığı kellerin hesabını verecek…”  cümlesi.
Evet, bu iki cümleyi nasıl da silivermişiz hafızalarımızdan…
Sonra Ergenekon kastedilerek, Sayın Arınç’ın cümlesi aldı sahneyi İyi ki bu orduyla savaşa girmemişiz, Allah korumuş"
Ve sonuncusu…
80’lerin milliyetçisi…
O bir öğretim görevlisi…
Ve şimdilerin Zaman Gazetesi köşe yazarı, Mümtaz'er Türköne -Albay Dursun Çiçek intihara zorlanıyor-  adlı köşe yazısında “…Daha ötesi, bir tek subayın terfi alamadığı için kâğıttan kaplan gibi yere serebileceği bir orduyla, bu kadar çaresiz bir ordu ile ülke savunulur mu? (15.07.2010) diyor ve yorumu size bırakıyorum.
Bütün bu süreçlerde, siyasetin “söyle-dua et- unut’lu” yollarında birçok asker intihara etti. Kimileriyse teşebbüs… Kimileri de Silivri’de tutulurken,
Kozmik odalar alt üst edilirken,
Anayasal hakkımızı kullanıyoruz denilip Genel Kurmay Başkanı ve diğer ordu komutanı atamaları çıkmaza sokulurken, ordu yıpratılmadı da üzerinden siyaset yapılmadı da şimdi mi yapıldı.
Hem nasıl bir laftır bu”… senin her yerin Anayasa hukukçusu olsa ne yazar''  ve nasıl bir alkıştır…  Yani bu tarz bir söylemden bu kadar mı haz alıyorsunuz?
Bu kadar mı mutlu ediyor sizi…
***
Salı… Yine olağanca şiddetiyle sallandı…
Kafam değil!  
Bugünkü siyaset karıştı…
Herkes ordu üzerinden siyaseti eleştirdi.  Eleştirilirken ordu yine siyasete karıştırıldı…
Ayrıca da söylemeden edemeyeceğim bir konu ise, Sayın Kılıçdaroğlu, “orduyu ancak CHP Genel Başkanı eleştirebilir” demesi olayıdır. Oysa daha çok demokrasi diyorsak eğer, orduyu eleştirmek de kimsenin tekelinde olmamalıdır. Ne yani şimdi, ordu hakkında konuşmak için CHP Genel Başkanı mı olmak lazım? Madem parti olarak böyle bir hassasiyetiniz var. Hiç mi kurmaylarınızla toplantı yapmıyorsunuz. AKP gibi siz de kritik zamanlarda konuşma, TV’ye çıkma vs. yasaklar getirin olsun bitsin. Yani siyasetin “sus- konuşma- gidersin” diktası…
Ve son üçleme CHP-AKP- MHP Türk siyaset yelpazesinde farklı renklerde de olsalar bugünkü söylemleri hep ordunun siyasete karıştırılmaması yönündeydi. Ancak ufacık bir ayrıntı vardı. O da,
MHP için: Sayın Alparslan Türkeş’in,
CHP içinse: Bir tek partinin değil güzel yurdumuzun da kurucusu M. Kemal Atatürk’ün, asker kökenli olması…
Ve AKP’nin askere bakış açısı.



Kaynak, Alıntı:  www. odatv.com
www. zaman.com.tr


NOT: Foto çeşitli internet sitelrinden alınmıştır.

 

Ben Zaten Büyümemiştim Sokaklarda

Gittin, ardında yağmur yüklü bulutlar bırakıp. Gidişinin tenhalığında ve ayak izlerinin bıraktığı çukurda ağırladım tüm yaşantımızı...

Gittin; gecenin karanlığından özenle ayıkladığım acılarla bir başıma kalakaldım. Bir başıma ve acılarla... Boşaldı yüreğimdeki yağmur yüklü bulutlar ayak izlerinin bıraktığı çukurlara. Ne düşler kurardık oysa sokak çocuklarının titreyen avuçlarında. Hatırlar mısın soğuktan üşüyüp ellerini nefesiyle ısıtan o çocuğu? Durup saatlerce izlemiştik ve düşlerimizin neden üşümediğini ilk o zaman keşfetmiştik.

Gittin, saten bir gecenin koynundan sıyrılıp puslu yarınlara. Adım attıkça sönüyordu bir bir sokak lambaları. Sen gidiyor... Yol büyüyordu. Ardından ufuk çizgisi koskoca yaşantımızın üstünü çiziyordu. Sen gidiyor... Gidiyordun işte. Hiç düşünü kurmamıştım gidişinin ve hiç yaşamadığım bir andı, yüreğimin kaldırımlarında kulaklarımı sağır edecek nitelikteki ayak seslerin. Sen gidiyor... Gidiyordun işte dudaklarımdan dökülen ıslak sözleri duymazlıktan gelip valizine doldurduğun yaşantımızın ağır yüküyle, gidiyor... Gidiyordun işte, avuçlarımda bir buz parçası gibiydi zaman, her adımında biraz daha eriyip akıyordu parmaklarım arasından... Akıyordu, sen gidiyor...

Gittin sonunda, göçmen kuşlara özenip yeni doğacak baharlara. Gittin, gittin ya bir merdiven boşluğu kapladı yüreğimi, duyduğum her ayak sesi ürpertiyor biraz daha içimi. Ve sokak çocukları ısıtmıyor artık nefesleriyle ellerini. Gittin, gittin ya herkes delirmiş gibi seni soruyor bana, bilmiyorlar ki gittiğini, nasıl söylerim yıldızların bir mum şeklini alıp bakışlarımızdaki rüzgârlarla söndüğünü. Bilmiyorlar, bilmiyorlar ki yüreğimdeki merdiven boşluğunda sokak çocuklarını soğuktan nasıl koruduğumu.

Gittin, aslında hiç gelmediğin halde. Bir sokak çocuğunun düşüydü benim gördüğüm. Karnı hiçbir zaman tam doymayan, bir gelecekti aslında düşlemek istemeyip de düşlediğim. Gelmeseydi keşke o iki kelime bir araya, sokaklar çırılçıplak kalıp giyinmesiydi çocukların yaşamlarını... Gelmeseydi keşke de sadece oyun oynamak için çıksaydı çocuklar sokaklara ve yanmadan sokak lambaları hepsi dağılsaydı evlerine. Sonra oturup annelerinin dizleri dibine aydınlık düşlere uçurtma salsalardı. Keşke... Keşkeler o kadar ağır geliyor ki bana, bir anne sıcaklığını düşleyerek soğuk kaldırımda can veren çocukların yaşamları gözlerimden aktıkça...

Yoktun aslında hiç olmadın, ben de büyümemiştim zaten sokaklarda... O gördüğümüz çocuk da ben değildim... Sen öylesine uğramıştın yol üstü diye... Ben seni yatıya geldin sanıp yüreğimi örtmüştüm üstüne. Ben büyümemiştim sokaklarda... Sokaklar büyüyüp kaplamıştı çocukluğumu... Hiç soğuk kuytularım da olmamıştı aslında... O yüzden hiç ağlamamıştım terk edişinin ardından, sadece ayrılığın dumanı kaçmıştı gözüme... Ben, zaten büyümemiştim sokaklarda... Nasıl tutabilirim ki bir sevgilinin elini, çocukluğum hâlâ dolaşırken soğuk kaldırımlarda... 




NOT: Foto çeşitli internet sitelrinden alınmıştır.

Diyecekti-m (n)

Şimdi sen olacaktın
Sevginle dolacaktım.
Aşkım diye haykıracaktım
Tüm evrene seviyorum diyecektim
Seviyorum diyecektin

Aşkımı, sevgi
mi,
Sevgimizi anlatacaktım
Dağlara, taşlara, uçan kuşlara
Seviyorum diyecektim
Seviyorum diyecektin

Hani gitmeyecektin
Hani saracak, koklayacak,
Öpecektin beni,
Var gücünle haykırıp
Seviyorum diyecektin
Seviyorum diyecektim

Tüm insanlara, insanlığa
Söyleyecektin seni, beni
Sevgimizi,
Seviyorum diyecektin
Seviyorum diyecektim
Bizi,sevgimizi...




Ekim 1998

Çakmaktaşı

 

ufacık bir taşın
kendinden büyük
ateşler çıkarmasıdır;
devrim.

Genimizdeki Öpücükler



ne üçgen,
ne beşgen,
değince dudaklarımız birbirine,
oluyoruz öpüş-gen
 






06.09.2004 / 12:56 İzmir




NOT: Foto çeşitli internet sitelrinden alınmıştır.

NE MÜBAREK YÜRÜYÜŞ

Yurdumda son sekiz yıldır geleneksel hale gelen sokağa dökülme hareketleri yeniden başladı.
Bu yılın ilk sokak hareketi her zaman olduğu gibi İşçiler… Emekçiler… Memurlar…
-Eee. Konu neydi de böyle sokaktalar…
-Torba…
-Hani şu şapka doğuran… O da yetmezmiş gibi besili tavşan doğuran* şapkadan çıkan; torba…
-Ne diyor da bu yasada böyle sokağa dökülüyor işçiler… Emekçiler…
-Sizi isteğimiz saatten istediğimiz saate, hatta hafta sonları o da yetmezse gecelere kadar çalıştırabiliriz.
-Yok canım.
- Sonra bir de sicil sistemini kaldırırız.
-Eee… Yerine ne gelecek o zaman
Uzun bir suskunluğun ardından tek kelime,
- Bilmem. Kim ne getirirse artık… Ayrıca özel sektörden yönetici de atanabilecek.
- Gerçekten mi?
- Daha dur bakalım. Bitmedi.
-Ne kaldı.
- İhtiyaç fazlası memuru başka yerlere gönderebiliriz.
- İyi de referandum da bu vaat edilmemişti ama dediğinizi duyar gibiyim.

Siyasetin yap-bozlu yollarında bir hamle yapmak için önce ondan öncekinin zeminini hazırlamak şarttır. Yani 12 Eylül referandumu bu yap-bozun bir parçası idi. Tamamlandı. Yerine kondu. Şimdi bu torbayla diğer parçalar oturtuluyor tek tek… Peki, bitince bu yap-boz ne çıkacak karşımıza; AKP’den şaheser. 
İleri demokrasinin hüküm sürdüğü… Laikliğin L’sinin kalmadığı. Kadrolaşmanın tam anlamıyla oturtulduğu... 3 Y’ nin tek elde tutulduğu… Şah-eser…

En garibi de ne aslında biliyor musunuz?   Kendi halkına kulağını tıkayan zihniyetin Mübarek’e “halkın sesine kulak verin” diye vaaz vermesi. Daha kendileri, Ankara’nın soğuğuna aldırmayan, polisin gösterdiği şiddetle ayakta kalmaya çalışan işçilerin… Emekçilerin… Memurların sesini duyamıyor. Belki de bu rahatsızlığı Mübarek sendromudur.
Toplu yürüyüşlerde…
Yumurtalı eylemlerde…
İşçileri…
Öğrencileri…
Memurları…
Emekçileri… Bu denli polisi hep ön planda kullanarak, yolda tutma çabalarının gerekçesi bu sendromdan kaynaklanıyor olmasın sakın.

Yine geleneksel…
Yine Ankara…
Yine işçiler…
Yine emekçiler…
Yine memurlar, sokaklarda… Meydanlarda…
Bu kez eski değil yepyeni sloganlarla;
 “Tayyip sonun Mübarek olsun…”


Eee... Torba değil ki halkın ağzı büzesin.



* “TORBADAN ÇIKAN ŞAPKA BESİLİ TAVŞAN DOĞURDU” yazımdan.

 
 
 
NOT: Foto çeşitli internet sitelrinden alınmıştır.

Dağ ve Ay


1.
şu karşıdaki dağ
sevdalanmış da aya
kimsenin haberi yok
buluşurlar her gece
tenhada



2.
bir ben bilirim,
sevdasından
gözleri
dağ/lanmış ayı

3.
dağ,
biraz yüz verse güneşe
hemen kıskanırdı ay,
tahammül edemezdi çünkü
o kendini beğenmiş
sarışına






NOT: Foto çeşitli internet sitelrinden alınmıştır.

 

Cımbız

Anlasam ki
sakalımın bir kılı
ortak sırrıma,
tutup koparırım onu
cımbızla.

Borçlu

bozdurdum öykümü
satır satır
kelime kelime
sayıp hepsini rüzgarın avuçlarına
ödedim borcumu
yaşama.





NOT: Foto çeşitli internet sitelrinden alınmıştır.

 

Bağlayan Çizgi

I.

eşdeğerdi
kısacık bir çizgiyle
upuzun bir ömür

II.

durmadan anlatıyordu
yaşanan yılları,
kısa çizgi

III.

bak şu haylaza
koşuşturuyor durmadan
en güzel yıllarda

IV.

kanmayın kısacık boyuna
köprü kurar
doğumla ölüm yılına

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.