ODTÜ’de Binlerce Fidan




Sadece şu kadar söyleyebilirim…


Yıl 1963… Aylardan Aralık…
M.Kemal Kurdaş ODTÜ' ağaç dikerken

Şöyle bir davetiyeyle, “Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin ağaç dikme gününe teşrifinizi saygı ile rica eder” binlerce kişi Ankara’nın o soğuğuna aldırış etmeden ağaç dikme törenine katılırlar…

1963’deki yerle bir gece ansızın baskın yapılarak ağaçların katledildiği yer aynı yerdir. 50 yıllık ağaçları gözlerini kırpmadan katledenler sanırım bundan sonraki süreçte betonları emerek oksijen ihtiyaçlarını karşılayacaklar… Sanki Ankara’da başka yer kalmamış gibi bunca yıllık ekosistemi talan ediverdiler.

Tesadüf müdür bilinmez ama 1963 yılındaki merasime Deniz, Yusuf, Hüseyin’de katılmışlardır. Üç fidan binlerce fidan olmuş o gün. O davetiye geçenlerde Hüseyin İnan’ın kişisel eşyaları arasından sanki ağaçların çığlığını duymuşçasına çıkıverdi gün yüzüne…  Her şeye rağmen binlerce fidan yeniden buluştu toprakla…

O yüzden ODTÜ tarihe bir saygı, geleceğe bir mirastır.
Taşıyla toprağıyla… 


Ne Anormalmişiz, İğneyle Normalleşiyoruz



Andımız kaldırıldı…
Kamuda türban serbest…
Ergenekon karara bağlandı…
Balyoz ’da(ki bu dava Ergenekon’la beraber paralel ilerleyen bir dava) Yargıtay’ın Adaletle Kalkınma ile sınavı vardı. Ki o da kazandı.
Eee normalleşiyoruz artık…

Başbakanın yaptığı konuşma da aslında da bu normalliğin verdiği güvenden kaynaklı… Aslına bakarsanız da bir o kadar da bilinçaltı yansımasının tezahürü…
Başbakan;Bu dava iğne ile kuyu kazılarak bugünlere ulaştı. Dava taşını gediğine koyana kadar mücadele edeceğiz...” dedi.
Kendi kendime dedim ne davası, ne iğnesi, ne kuyusu derken o kuyuya attığım taşın sesinden yankılananlar geldi aklıma…

Yıl 2003… “Balyoz Harekât Planı” adı altında 1. Ordu Komutanlığı’nda seminer düzenleniyor.

 O zamanlar Akp daha 1 yıllık…
Plan ne zaman açığa çıkıyor 2010 yılında… O zamanın komuta kademesi yani bugünün hükümlüleri, beceriksizleri yedi yıl boyunca darbe yapacaklar da bir türlü fırsat bulup yapamıyorlar…

Şimdi şapkanızı çıkartıp bir düşünün diyelim ki 2003 yılının Türkiye’sinde darbe yapılsaydı buna kim mani olabilirdi. Bir yıllık hükümet mi?
Ve yine düşünün, bu komutanlar diyelim ki o tarihten bu tarihlere kadar darbe yapmak için niye beklesinler? Akp güçlensin, orduyu tasfiye etsin, kamu kurum ve kuruluşlarına, polis teşkilatına, orduya, yargıya hep kendinden olanları yerleştirsinler de biz öyle darbe ya da darbe planı hazırlayalım da kendimizi kendi elimizle ömür boyu hapse mahkûm ettirelim mi dediler?

Daha önce de dedim şimdi yine diyorum Akp darbelerle değil, tarihle hesaplaşıyor. İşte bunu anlatan en güzel cümleyi bugün kendi ağızlarıyla söylediler. İğneyle kuyu kazılarak bugünlere gelindi…
Post-modern darbe olarak bilinen 28 Şubat’ta bunlar daha hocalarının tabiriyle “Bizim arka bahçemizde oynayan çocuklar” dı. Yani şunu demek istiyorum. O yıllarda (1997) irticaya karşı ordu- bürokrasi merkezli gerçekleşen sürecin bugün bu arka bahçe çocukları intikamını alıyorlar. Ve ben daha önce de dedim şimdi de diyorum bunların yaptığı siyaset “intikam siyasetidir”…

Şimdi size 28 Şubat’ta Erbakan hükümetinin zamanında olan dikkat çekici bir kaç faaliyetle ardından 28 Şubatta alınan birkaç kararın, Akp’nin reform dediği, olmayan demokrasiden demokratikleşme paketlerinin çıkarıldığı, icraatları yan yana koyuyorum bakın size ne çıkıyor…

1) 6 Ekim 1996'da Ankara, 23 Şubat 1997'de İstanbul’da sakallı, cübbeli Aczmendiler, Hizbullahçılar “şeriat isteriz” diye slogan atarak yürüdüler.
-- 2010 yılında yapılan referandum neticesinde şeriat isteyenler serbest bırakıldı.  O zamanda (28 Şubat) adı anılanlar başta olmak üzere anılmayan komutanlar toplanıp içeri tıkılmaya başlandı… Hizbullahçılar ise imzaya gidiyorlar gitmiyorlar mı belli değil, nerede ne yaptıkları meçhul… Ama bugün TSK mensuplarına Balyoz kılıfı hazırlanarak yıllarca hapis cezası verilişlerinin onandığı gün… Şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur plandan öte davanın adının niye Balyoz olduğunu…
2) 28 Şubat Kararı: 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, tarikatlar kapatılmalı…
- Nur topu gibi 4+4+4 lük sistemimiz oldu. Kaldırılan imam hatipler geri geldi. Zorunlu seçmeli din dersimiz oldu. 28 Şubat’ta kapatılan bin kusur tane kuran kursu yeniden açıldı. Sonra Cumhuriyetin savcıları tarikatları soruşturuyor, dava açıyorlar diye o savcılar da özel yetkili savcılar tarafından soruşturuldu, örgüt üyesi yapılıp hapis yatırıldı. Ama o tarikatların faaliyetleri hala meçhul, ne yerler nerelerden beslenirler bilinmez…
3) 28 Şubat Kararı:  Kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli…
- İğneyle, 11 yıllık iktidarlıklarında bir gün olsun türbansız günler geçmedi… Yok, okuldu, üniversiteydi, kampüstü kamusal alandı falan derken yavaş yavaşşş yedire yedire türbanı getirdikleri son nokta ortada… Ama bir o kadar da dekolteye, ruja tayta karışıldı. Kendinden olanlar demokrasisi benimsendi. Ve yine aynı demokratikleşme paketinde TSK giden kurban derileri artık cemaat vakıf ve dershanelerine, tarikatların şeyh ve müridlerine gidebilmesinin önünü açtılar…  

İşte bugün Başbakan’ın iğneli kuyulu cümlesini kullanmasının bana göre nedeni…
Bitti mi?
Hayır?
Ne diyor takipçisi olacağız. Malumunuz taş daha gediğini de oturmadı…

Ne diyordu 28 Şubat kararlarından bir tanesi “Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı” işte bu da şimdi iğneyle belli bir yol kat etti…
Önce milli bayramlardan bir şekilde sıyrılmanın yolları bulundu ki Ata’nın huzuruna çıkılmasın. Sonra çöplerde Atatürk portreleri gördük… Sonra gezi olaylarında Türk bayrağı üzerinde kalpaklı Atatürk portresine uzanan cümleleri işittik…
Ve bugün gelinen nokta da Andımız kaldırıldı…
Durmak yok, süreç işliyor…
Atatürk ilke, inkılap ve devrimleri ders kitaplarından, kamunun yaptığı sınavlardan bir bir ayıklanıyor. Atatürk’lü statların, üniversitelerin adları bir bir değişiyor. Yakın zamanda da taş gediğine oturur, kamu kurum ve kuruluşlarından portreleri iner, büstleri kaldırılır, Atatürk devlet büyüklüğünden çıkarılıp sıradan bir gazi unvanıyla anılır… Ne dersiniz belki paradan bile resmi kaldırılır…

Tüm bunları göz önünden bulundurunca inanın bence de Akp darbelerle savaşıyor. Ama sadece 28 Şubat’la (göstermelik 12 Eylül için açılan davayı saymazsak) savaşıyor… Sonra bize empoze edilen görüntüye bakıp bakıp biz de sanıyoruz ki vayyy be ne anormalmişiz de bunca yıl iğneyle normalleşiyormuşuz imajı çiziliyor. Hani bu tıpkı şey gibi… Demokrasi olmayan yerde demokratikleşme paketi gibi ya da demokratikleşme paketinden önce doğan ileri demokrasi gibi bir şey…

Norm/alleşiyormuşuz… İğneyle kazılan kuyuya giderken…


Sağ Olsun İlhan Taşcı



 “Babam Sağ Olsun”

Babalar gibi satanların hikâyesidir…

Bu kitapta geçen olaylar tamamen gerçektir. Hayal ürünleriyle (şirketler, gemicikler, yumurtalar, fabrikalar, faturalar, vergiler gibi)karıştırılmaması gerekir.

Kitabın ilk basımı 2008 yılında, beşincisi ise 2011 yılında basılmış… Cumhuriyet Kitapları’ndan yayımlanmıştır. İlhan Taşçı’ya ait inceleme dalında bir kitap…  Aslına bakarsanız sadece kitap değil sıradan insanların nasıl varsıllaştıklarının göstergesi…  Siz kitabın kapağında incele-me dediğine bakmayın yani yazar sağlam incelemiş…
Kitabın fiziki özelliklerine gelecek olursak;

13,5x21 cm boyutlarında, ciltsiz, 184 sayfa (ki aslında sayfa sayısı bende soru işareti, neden öyle olduğuna ise ilerleyen satırlarda değineceğim)…

Klasik, bildiğiniz ilk sayfada yazar biyografisi var…  Bu kitabın içerisinde geçen babaların verdiklerini veremeyeceğinden olsa gerek ki yazar kitabı oğlu Çınar’a atfederek sonsuza dek bitmeyecek, onurlu bir miras bıraktığını bizlere daha kitabın başında tiyo veriyor.

Önsöz yok. Onun yerine muadili başlarken var. Kitap içeriği bakımından yazar daha okuyucu karşılar karşılamaz burada kitabın ruhunun inceliklerini aktarıyor. Yalnız bir uyarı eksik +18… Durunnnn hemen müstehcen şeylerin var olabileceği çıkarsımınlar yapmayın. Çünkü daha reşit olmadan raşit olabilen, bıyıkları terlememiş genç oğlanların, üniversite okurken evlenen, öğrenci olan bayanların yani tabiri caizse eskilerin deyimi ile daha kısa donla dolaşacak çağda olanların (ki burada bizim uzun donla dolaşmamızın bir anlamı kalmıyor) şirket şirket üstüne kurmalarından tutun da daha otuzuna gelmeden armatörlüğe kadar yükselişlerini güzelce anlattığı için bizim işsizler ordusu üniversiteli genç çocuklarımızda kısa süreli düş bozukluğuna, sitemlere, biz de yaşıyor muymuşuz, bizimki de hayat mı vb. gibi serzenişlere yol açabilir. Bu tepkilerden dolayı ebeveynler zor duruma düşebilirler o yüzden bu ihtimal düşünülerek  +18 ibaresi konulabilirdi (Tabi bu işin şakası)…

İçindekiler’i var. Ki buradan biraz dikkatli okuyucuysanız aşağıda yer alan ve bence yazarın hiç de tesadüfü olarak yapmadığı şu isim dizilimlerine(yukarıdan aşağıya silsile yolu mu desem başka bir yol mu desem bilemedim) ulaşıyorsunuz.
“Abdullah Gül…
Recep Tayyip Erdoğan…
Kemal Unakıtan…
Binali Yıldırım…
Osman Pepe…
Murat Başesgioğlu…
Faruk Nafız Özak”  Ve tüm bu isimlerin aileleri, kısa öyküleri ve çocuklarının kısa zamanda uzunca yükselişleri yer alıyor.

Öyle ki ufacık sermayelerle kurulan şirketler çok zaman geçmeden ha bire sermeye artırımlarıyla şirketçik oluveriyor.  Ortalarda doğru dürüst canlı canlı kımıl kımıl para yok, hangi banka ne tür faizle kaç milyon dolarcık kredi verip gemicikler alınıyor belli değil… Biz sadece su üstünde gidenleri biliyoruz bir de sualtının rengârenk dünyası var işte yazar bize o kapıyı aralıyor…

Yazarın anlatımı, üslubuna gelecek olursak diyecek yok. Rahat, kendinden emin ee zaten her anlattığının resmi kayıtlarını sunuyor. Bu da okuyucuda yazara güven duygusunu daha da arttırıyor. Ancak yukarıdaki isimlerin izledikleri yollardan mı, bilemedim kulağı direk tutmak varken önce el bi bele gidiyor oradan sırt bölgesini geçip kulağa varacakken hemen yön değiştirip biraz kafayı kaşıyarak oyalanılıyor sonra o direk tutulabilecek kulak tutuluyor.  Sanırım kitabın kahramanları arka sokakları tercih etmiş hep ondan biraz dolaşmaya çıkılmış. Bu arada siz dönen bir işi çözmeye başlarken bir bakıyorsunuz başını unutmuşsunuz…

Yazar sanırım bir tek kurguda zorluk çekmemiştir.  Çünkü olaylar hazır kurulu sadece ipin ucunu doğru yerden yakaladın mı alıp başını gidiyorsun… Bir bakıyorsun temizlik görevlisinin hesabına binlerce dolar yatırmalar, birileriyle gidip onu çekmesi falan derken kendinizi bir ara Uzan’ların yolsuzlukla mücadele serüveninde sanıyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz vergi affı çıkmış, ya kanun değişmiş ve genelge filizlenmiş yani çok ufacık bir şeyler oluvermiş.  Sonra benim gibi unutkan bir adamın aklına listenin iki numaralı adamının Uzan’lar hakkında yıllar yıllar evvel yaptığı o çarpıcı açıklama geliveriyor. “Bir bakıyorsunuz çaycı, genel müdür…”

Bana göre yazarın başarılı olduğu diğer bir konu ise, (hııh şimdi geldik sayfa mevzuuna) bu kadar yıllara yayılan olayları bu kadarcık sayfaya sığdırmasına… Ya bazı olayları özet geçti, ya sıradan okuyucular için işin fazla teknik detaylarına girmedi, ya da gerçekten kahramanların başlarından geçen olaylar bu kadar… Hâlbuki bana kalsa sıradan bir okuyucu ve gündem takipçisi biri olarak bu 11 yıllık iktidarın ailecek yükseliş hikâyelerinden külliyat çıkar…

Kitabın sonsözü var ama hiç söylenmeyecek sanırım. Çünkü yazar sonsöze görev sürüyor demiş ve bu takibin okuyucuya müjdesini veriyor.

“Babam Sağ Olsun”
Milletten çatır çatır vergi toplayanların,  nasıl katma değersiz yaşadıklarının öyküsü…

“Babam Sağ Olsun”
Vergi vermeyenlerin, zekât verip vermediklerini düşündüren, sorgulatan bir kitap…

Sağ olsun İlhan Taşcı…

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.