A'dan N'ye



an.!
an..
an'ılar düşer avuçlarıma
kuytuya çekilir usulca hayat
tutar nefesini..

an.!
o
an
an'nem bakar çocukluğuma
akarken bedenim ruhuma..

an.!
ve
an..
an'sızın süzülür nehirler
yakar genzimi oksijen..


an.!
be
an..
an'lamını bırakır herşey
çöp bidonlarının yanı
bebek çığlıkları kokar..

an'
la
maz
kimseler..


Algı Operası


Allegrosu yüksek bir operanın merdivenlerinde gezinirken takılıp düşüverdim.. Yoksulluğu yüksek kaldırımlarla döşeli bir şehrin kalbine.. 


Gecekondular bi'tarafta, gökdelenler diğer.. Nefes almaya çalışanlarsa vurulanların hemen yanında.. Çok sesli memleket orkestrası bu gözlerimi kapatıp kulağımı herhangi bir şehrin göğsüne dayayınca duyduğum çarpık sesleşme..



Ee algı da öyle değil mi bugünlerde.? Kelimeler, kavramlar üzerine kurulan çarpık algılaşma.. Başkanlık deme cumhurbaşkanlığı de, zam deme fiyat güncellemesi de.. Daha böyle "de"lerrrr uzar gider.. Kanarız (her iki anlamda da) biz de.. Ee öyle değilmiş böyleymiş diye.. Ohal'lerden bu hallere düşerken, yol yaptılar diye övünerek.. Şimdi rahat rahat yolculuk yapın o yolun nereye vardığını görerek..

Tıka kulaklarını, kapa gözlerini, yut cümlelerini.. Maymunlar oynasın.. Çarpık kentleşmenin, yoksul cümlelerin ve 360 derece dönmenin gerçek yüzüdür; siyaset.. Çalanlar, söyleyenler, besteleyenler hep aynı.. Bakmayın siz benim çoğul ekiyle sessiz konuştuğuma.. Tek sesli memleket orkestrasıdır bu dinlediğimiz..


Sürnot : İyi seyirler, Sayın dinleyenler..

Sürnotun SürPsikolojik Notu: Algınız sizi değil, siz algılarınızı yönetin.. Hayır'ı bol geceler olsun..

Sarı Babet

 Seviyooo..Sevmiyo.. Seviyooo.. Sevmiyo.. diye salakça bir fala kilitledim ellerimi.. 
Aklımda doksan altımış doksan ölçülerine çok yakın bir kuantum fiziğiyle, durdum baktım parmaklarımdan kayıp giden papatyanın kanatlarına.. Aslında onlar sarı babetlerini göstermek için beyaz elbise giyen kadınlardan farksızdı. 

Usulca düştü sol elimin parmakları, toprağın tenine.. Tırnak aralarıma kahperenginde yalnızlıklar doldu... Yılların içimden dal gibi geçen uzantısını, tanımlanamayan bir evrende yaşarıyormuşçasına tomurcuk verdi gülüşlerim.. Aklım, Einstein’ın ötesindeki fizikle yoğrulurken, yüksek çok yüksek desibellere çıkmış üfleyip duruyordu kulağıma; ölüm..

Ne için yaratmıştı tanrı bizi..Papatya parmaklarımda, ellerim toprakta ve aklım fiziğin de ötesindeki bincelerce fizikle geberip giderken, sessizlik denen karadelik kaç desibele kadar yutardı sesleri..


Güldürüp durma beni papatya.. Kendi acını dindirmek için bulduğun o salakça intihar yöntemine kansaydım, insanların beni sevdiğine inanırdım..
O yüzden hiç gerek yok. Dursun kanatların, sarı babetlerinde..


Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi





İlk olarak Marmara Kitabevi’nden 1945 yılında yayımlanan kitap Özdemir Asaf çevirisiyle dilimize kazandırılmış. 44 sayfa olan bu kitapta Pitigrilli’nin “Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi, Ay Işığı ve Yeşil Adam” olmak üzere üç hikâyesi yer almaktadır. Basit, sade bir anlatımın yanında alaycı bir üslup hâkim.  Ben pek açık seçik ifadelere rastlamadım. Esprilerse zamanına göre değerlendirildiğinde fena sayılmaz. Pitigrilli ve Özdemir Asaf açısından bu kitabı değerlendirecek olursam; kitap elime geçtiğinde çok düşündüm, kafa yordum  doğrusu “Özdemir Asaf bunu niye çevirmiş, Pitigrilli günümüzde pek tanınmayan bir yazar..” diye diye daha bir sürü soru işaretlerine takılı kaldım.  Ve işte benim için tüm hikâye de buradan itibaren başladı.  

Öncelikle bir parantez açarak şunu belirtmek isterim. Özdemir Asaf, 1942 yılında liseden mezun olduktan sonra çeşitli fakültelere girer aynı zamanda da bir iki gazetede de çalışır, çeviriler yapar. Bu kitabı çevirdiğinde Asaf, 22 yaşındaydı. Ancak ilginçtir ki Özdemir Asaf’ın biyografilerinde bu kitaba hiç rastlanmaz ( ki niye çeviri hanesine yazılmadığının soru işareti hala durur) İşte buradan itibaren yani gazeteci Asaf, gözü ve görüşü ile o yıllara gidersek; 1) Pitigrilli’nin 1945 yılına kadar yazdığı kitaplar neticesinde dünyada adının duyulmaya başladığı zamanlar 2) Özdemir Asaf’ın daha o yaşlarda nasıl ileri görüşlü olduğunu ve yakın geleceği göz kırpar bir hava içerisinde soluduğunu anlarız (Bunu niye mi dedim. Birazdan bu gerçekliğe aşağıda tanık olacaksınız da ondan).

Pitigrilli’yi tanımaya başlamadan evvel son bir sürnot; Pitigrilli birçok kitap yazmıştır. Çoğu kitabı dilimizi de çevrilmiştir. Bir zamanlar dünyayı etkisi almıştır. Ancak hal böyleyken ben Pitigrilli’yi araştırırken sanki hiç yaşamamış gibi geldi. Yani onunla ilgili doğru dürüst ne Türkçe kaynak var ne de İtalyanca. Hani yer yarılmış da Pitigrilli içine düşmüştü. İşte bu bağlamda değerlendirildiğinde onunla ilgili ulaştığım her bilgi altın değerindeydi benim için.

Hadi Pitigrilli’yi tanımaya gidelim biraz..


Asıl adı Dino Segre olan Pitigrilli (Pittigrilli, Piti olarak da rastlanır adına) 09.05.1893 yılında İtalya’nın Torino kentinde doğar, 08.05.1975 yılında yine aynı kentte ölür. Gazeteci ve yazardır. Hayatına 2.Dünya Savaşı değer. Yaşadığı kenti terk ederek önce İsviçre’de, daha sonra da Paris’te yaşar bir süre. Bundan dolayı hakkında birçok şey söylenir.  Sonra savaş bittikten yıllar sonra tekrar vatanına döner.

Pitigrilli, bir Buenos Aires seyahatinde, “ La Razon” gazetesi müdüründen yazı teklifi alır. “Pitigrilli Pitigrilli’yi Anlatıyor” diye yazmaya başlar. Birçok ülkede Pitigrilli rüzgârı eser. Bu rüzgâr Milliyet gazetesini de etkisi altına almış olacak ki 12.01.1964 yılında Adnan Tahir çevirisi ile “Pitigrilli Pitigrilli’yi Anlatıyor” Milliyet’in 4. sayfa sağ üst köşesine 08.07.1964 tarihine kadar oturur.  20 dile çevrilip 27 gazetede aynı anda basılan bu tefrika daha sonra İnsel Yayınevi tarafından kitaplaştırılır. Bizim Milliyet’in o Pitigrilli aylarındaki tirajını bilmem ama La Razon gazetesinin tirajını 254 binden, yarım milyona çıkardığı söylenir (İşte burada DİKKAT!  Üst paragraflarda Özdemir Asaf’ın belki gazetecilik içgüdüsü belki şairlik-yazarlık duyusuyla geleceği gördüğünün kanıtıdır bu olay).

Birçokları Pitigrilli’nin açık saçık, ahlak dışı hatta berbat yazdığını söylemiştir. Berbat yazıp yazmadığı tartışılır ama 1920 yılında “Lüks Memeler” 1921 yılında “ Bekâret Kemeri” gibi öyküler yazmıştır. Toplumun birçok kesiminden bu yüzden tepkiler de almıştır. Bize gelince,  Pitigrilli’yi;

Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”ında da Selim’e şu cümlelerle okutmuştur ” (kütüphaneci)... ahlak bozucu olduğunu ileri sürdüğü Pitigrilli adlı bir yazarı, tatil aylarında bile öğrenciye okutmuyordu. Selim’e yalnız çocuk ansiklopedisi veriyordu. Selim’in ortaokula geçtiği yaz bu aksi memur izne çıktı ve Selim bütün Pitigrilli’leri bir solukta okudu. Memur izinden dönünce, bu meseleyi kurcalamasından korkan Selim, iki ay kütüphaneye uğramadı. “ 

Aziz Nesin’se onun için mizah yıkılacaksa bu adam olumsuz yıkıcılığın örneğidir, haincesine zeki ama olumsuzluğu yüzünden büyük mizahçı olamayan bir adamdır, Pitigrilli” demiş.

Pitigrilli’nin 1969 yılında yayınlanmaya başlayan haftalık mizah dergisi Ustura ’da üstelik Aziz Nesin ve birçok değerli yazarımız ile beraber hikâyelerine de rastlarsınız.
Yine aynı değerli yazarlarımızla beraber, Muzaffer İzgü Anafilya- Şubat 2009 sayısında gülmece dergisi Akbaba’yı anlatırken şöyle diyor;  Adnan Tahir, Pitigrilli’den çok düzeyli gülmece öyküleri çeviriyordu.”

Pitigrilli’nin ölümünden bir yıl sonra Umberto Eco onun için şöyle yazar Pitigrilli, keyifli bir yazardı, - baharatlı ve hızlı- yıldırım gibi bir gidişi oldu”

İşte beynimde Özdemir Asaf, tenimde Pitigrilli rüzgârı ile birkaç kez okuduğum “Hiç Bir Kadın Bana Hayır Demedi”nin hikâyesi beni çözümleri zamana yayılacak birçok soru işareti ile böyle bir seyahate çıkardı.


Max Jacob – Seçme Şiirler



Cemal Süreya’nın çok harika önsüzüyle karşılıyor okuyucuyu. Çeviri ise Ülkü Tamer’e ait. Ardından Andre Billy’in, Max Jacob’u anlattığı hayli uzun bir yazısı yer almaktadır.
 


Max Jacob şairliğinin yanı sıra ressamdır da aynı zamanda.1876’da doğup 1944 yılında Nazi toplama kampında akciğer kanamasından ölür. Bazı kaynaklar gaz odasında öldürüldüğünü de yazar. Buradan anlayacağınız üzere Max Yahudi’dir. Ancak İsa’yı gördüğünü ve din değiştirmek istediğini yakın çevresine söyler. Epey bir süre neredeyse papazlara yalvarır derecesinde vaftiz edilmek için ricalarda bulunur. Bu süreç tam 5 yıl sürecektir. Nihayet 1914 yılında isteğine kavuşur. 16 Aralık 1914’ de ise Notre- Dame de Sion kilisesinde vaftiz edilir. Burada hemen bir parantez açmak istiyorum. Max Jacob; Guillaume Apollinaire, Pablo Picasso ile çok yakın arkadaştır. Apollinaire, gönüllü olarak savaşa gider. Ve Max, Apollinaire ile mektuplaşırlar işte o 7 Ocak 1915 tarihli posta pulu olan mektupta Max, 20 Ocak’ta vaftiz edileceğini, vaftiz babasının da Pablo Picasso olacağını yazmıştır. Üstelik Pablo, Max’ a çiçek bahçıvanlarının koruyucusu, piri anlamına gelen Flacre adını koyacağını ama Max’ın bu ismi ikici manası olan fayton olarak algılayıp bozulduğunu anlatır.
Tam burada Max’ın diğer bir yakın arkadaşın olan Andre Billy’de bu vaftiz edilme olayını şu şekilde anlatır. 16 Aralık 1914 tarihine kadar kilise kilise koşturduğunu, papazlara yalvarıp yakardığını nihayetinde de 18 Şubat (yıl yok ama tahminim 1915) günü vaftiz edildiği ve kendi seçtiği Cyprien adını aldığını anlatır. Evet, bir vaftiz edilme olayı üç ayrı kaynaktan farklı bilgi. Artık hangisine inanırsanız.:) 


Fransız şiirinde cinas Max ve Apollinaire ile başlar. Bu ikili Yeni Espri anlayışının en önemli temsilcileri oldu. Bunu o zamanların Fransız şiirlerindeki sembolizm ve lirizm etkisinden sıyırmak istemelerinin payı büyüktür. Özellikle Jacob şiirde görüntüyü egemen kıldı. Yani dilin ahenkliğinden uzaklaşarak gündelik yaşamın sıradan ayrıntılarını birbiri ardına sıralar. Kopuk gibi görünen #şiir, bütün olarak bakıldığında yer yer dinsel motiflerle süslü, mistik bir hava verir.

 Bu bağlamda gerçeküstücülüğe yakın seyrettiği de görülür ama tam anlamıyla gerçeküstücü denemez.
 

Max Jacob’un Seçme Şiirler kitabında şiirlerinin yanı sıra #Apollinaire ile mektuplaşmaları, Genç Şaire Öğütler kitabından da alıntılar yer almaktadır. 

Sürnot: Attila İlhan Kaptan şiiri serisinde de Max Jacob adına rastlarsınız..




Oksiaşk


iliklerine kadar boşalmış


bir sonbaharın, sigarasını yaktığı
çakmağın taşıydım.
içimde biriken binlerce yalnızlık,
buluşunca oksijenle
tüm sevişmelerimi o sigaraya
bağışladım..

Kendi Gözyaşlarımla


 Mendil mendil sildim ayrılığı.. Dilimi aşktan men ettim..Aldırmak için seni içimden denizin mavisine değil tuzuna yatırdım tenimi..

Ahh benim; aşk deyince kabına sığmayan sürreal bakışlarım..
Ahh benim; devrik hükümdarlar gibi halkın içinde tekmelenerek can veren cümlelerim ..

Ahhh benim; sosyalist saçlarına dokundukça tamirci çırağına bürünen yağlı paslı ellerim..
İçim cayır cayır yanarken, mendil mendil ayrılığı silerken, dilimi kaybettim.. Ezilen üzümler gibi doldu gözyaşlarım bilmem kaç 70'lik şişelere..

Seni bilmem ama nicedir sarhoşum kendi gözyaşlarımla ..

Turuncu Acı


Hangi aydınlık sallanır sol yanımda..


Ahhh benim; ürkek, çekingen, yaralı yarınım, acıdan başka hiçbir şey yok bu yürekte, ne verebilir ki sana..
Sadece Acı..
Acıııı..
Hep büyük harfle başlayan imla kurallarını dahi alt üst eden, morna'lardan, coladera'lardan ve hatta hiç bilmediğim dillerden akan ıpıslak bir Acı dökülürken yanaklarımdan, dizlerimdeki turuncu denizlere..

Ne verebilir sana bu turuncu Acı..

Gönül Yarası




  Uçsuz bucaksız koridorların amansız boşluğuydum... Hatta öyle bir boşluk ki doldukça daha da yalnızlığa boşalan...
Öyle bir boşluk ki gözü korkardı doluluğun...

Öyle bir boşluktu ki düşünce tenime meteor yağmuru gibi kalbim, elim, dilim , cümlelerim etten bir organ gibi dağıldı hece hece...
Ruhumda geçmeyen bir yara olarak kaldı;gönül...
Hadi ! Düş parmak uçlarımdan da gömül...


Sürnot: 🎶🎶Hüsnü Arkan ile Cem Adrian - Gönül Yarası🎶🎶 dinlenerek bir yaranın kabuğu kaldırılabilir.









Bir Düşüyor, Bir Üşüyor, Bir Düşünüyorum


Nasıldı o kahrolası şarkının sözleri..

Düşüyorum.. Düşünüyorum.. Bir düşüp bir düşünmekten Rodin’in heykeline dönüyorum. Çok da benzeriz birbirimize hani. O hey ben kel.. Yani toplasan ikimizden yarım yamalak bir adam eder. Nerden geldi konu buraya, cancağzım.. Düşünüyorum. Düşüyorum, diyordum ki o şarkıyı..

Evrekaaa!

Evet, evet “Düşüyorum” diyordu soul tınılara binip aklımdan yüreğime paldır kültür* düşen o New York’lu şarkıcı.. Tamam doğruyu söylemek gerekirse feel miydi, feed miydi, fight mıydı neydi diye bayağı bir kurcaladım belleğimi.. Düştüm kalktım, maviye boyandım ama bak sonunda iyi hissediyorum kendimi.

“I keep on fallin’
In and out of love
With you
Sometimes I love you
Sometimes you make me blue
Sometimes I feel good”


Bazen yükseklerden çok yükseklerden düşmesi gerekir insanın yahut büyük resimde *kosküçücük bir fırça darbesi olması gerekir. Aşkın içinden dışına bakmak içinse dışında durmak gerekir, içini görmek için..

Yine ne oldu cancağızım.. Geometriye gitti kafa.. He valla neydi aşkın iç acılarının toplamı?

Neyse uzun hikaye bunlar “I feel good” diyelim gelmişine geçmişine de salalım uçurtmanın ipini o acıların içine..

Sürnot :* Yazıda geçen deyim ve pekiştirme çok bilinçsiz bir zamanda bilinçli olarak yazılmıştır.


Şarkı : Alicia keys - Fallin'


Sensiz Bunca Yıl Nasıl Ölmemişim Ben




İçimde ağaçlara yaslanan binlerce gecekonduyla, kumsalda şezlonga uzanır gibi uzanmışım, raylara... Trenleniyorum...


Kulaklarımda ince bir ses, parmaklarım ha uçtu uçacak serçe tedirginliğinde...Dağdan bozma çakıltaşları batıyor tenime, aldırmıyorum... Film şeridi gibi değil ama plağın iğneğe bıraktığı cızıltılı bir edayla emekliyor hayatım, rayı sıkı sıkıya tutan civatanın dişlerinde...

Kulaklarımdaki o ince ses gitgide gürleşirken sen beliriyorsun birden plak susuyor, trenle raylar arasında dağılıyor notalarım ve gözlerindeki denizde yıkanıyorum... Uçuşuyor içimdeki gecekondular uğur böcekleri gibi...

Böyle işte... Böyle bir rüyada düşündüm de sensiz onca yıl nasıl ölmemişim ben...


SÜRNOT: 🎶🎶 Hüsnü Arkan ile Birsen Tezer - Öyle Bir Rüya 🎶 şarkısında gezinirken...

Salvador Dali – Büyük Mastürbatör


Kitap; Varlık Yayınları’ndan 1997 yılında basılıp yayımlanmış. Bendeki de bu yıla ait 1.basım. Türkçe ’ye kazandıran ise Gürhan Tümer. Onun hakkında da kısa bir bilgi vermeden geçemeyeceğim.


Gürhan Tümer; İzmir’li, mimarlık alanında Prof. Dr. Uzun yıllar Ege Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversite’sinde akademik yaşam sürdü. Aynı zamanda İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV)’in kurucu üyesi olan Tümer, Eylül 2013’de aramızdan ayrıldı. Ancak bıraktığı güzel eserlerle hep yaşıyor ve yaşayacak da..


Gelelim Salvador Dali – Büyük Mastürbatör’e. Giriş yazısında Tümer, kitabın nasıl oluştuğuna dair ipucu veriyor.

İzmir Alsancak Fransız Kültür’ün dış kapısı önündeki masaya atılmış, alınıp bir daha geri verilmemesi ayrıca da resmi kayıtlardan düşümü yapılmış Dali’nin bu şiir kitabıyla karşılaşıyor. Ve hikâye başlıyor.

Doğruyu söylemek gerekirse Dali’nin şiir yazdığını biliyordum ama böyle bir kitabı olduğundan bihaberdim. Sevgili Gürhan Tümer bu kitap için öyle güzel, öyle güzel bir giriş yazısı yazmış ki birkaç sefer okudum.

Dali ile ilgili bilmediğim bilgilere rastladım. Mesela Dali’nin kaka sapığı ve sanatçısı olduğunu, etrafındakilere kaka öyküleri anlattığını, çocukluğunda altına bilerek işeyip çişinin bacakları arasından akmasından hoşlandığını, uzaya gidiş geliş çalışmalarında astronotların kaka çiş olaylarını( bu mevzuyu ayrıntılı anlatmayacağım zira mideniz kalkabilir) , Babil Kulesinden etkilenerek Ölümsüzlük Kuleleri olacak burada herhangi bir katta oturan bir alt kattakinin ağzına doğrudan yapacak ve hiçbir şekilde çalışmadan vb. bi’şeyler yapmadan beslenme sorununu çözebileceğini taaa ki bir tıp öğrencisinin kaka mineral ve protein bakımdan sıfırdır açıklamasını Dali’ye yapana kadar hep bu şekilde ölümsüz bir yaşam tezini savunduğunu. Bugüne kadar böyle ayrıntılı bir şekilde bilmiyordum.

Okudukça yer yer iğrendim, tiksindim ama ne demiş Dali; “İğrenme en çok arzu edilen şeylere açılan kapının çok yakınında bulunan bir nöbetçidir” Ben geçtim bu kitapla o nöbetçiyi zor da olsa.

Sonra efendim o zamanlar Gerçeküstücü şair Paul Eluard’ın karısı olan Gala’ya delicesine âşık olup Eluard’tan arakladığını, Hitler’i kadın olarak düşündüğü fantezisi, tablolarındaki cinsellikler falan bunları biliyordum da sekse Gürhan Tümer’in anlattığı kadar o derece düşkün olduğunu bilmiyordum. Amanın neler neler. Yazılmaz, anlatılmaz..:)

Aslında bir süredir ressam olup şiir yazanlar ile şair olup resim yapan sanatçılara göz gezdiriyordum. Bu kitaptan da böylelikle haberim oldu zaten. Benim için çok kıymetlidir, Dali’nin en ünlü tablosundan da bu yazdığı şiir yahut Nazım Hikmet’in, Max Jacob’un şiirlerinden öte çizdiği tablolar. Çok değerlidir. Kıymetlidir ve ayrı bir yeri vardır benim için.. Sanatçının ustalaştığı işin arkasında, kendine sakladığı ve yine kendine çıktığı nefes alma tünelleridir o yapıtlar. Çok ustaca olmasalar da çok samimi yapıtlardır. O yüzden daha bi’başka tanırsınız sanatçıları o yönleriyle karşılaşınca. Neyse lafı fazla uzatmadan gelelim Dali’nin Büyük Mastürbatör şiirine..

Bu arada az daha unutuyordum. Sevgili Gürhan Tümer sayesinde Michelangelo’nun da şiir yazdığını öğrenmiş ve iki adet şiirini okumuş olmaktan aldığım hazzı anlatamam.

Yukarıda da belirttiğim gibi şiire söyleyecek sözüm yok. Niye öyle demiş, niye burada bunu kullanmış diyerek irdelemek Dali’ye haksızlık olur. Ancak söyleyebileceğim şunlar. Tek ve uzunca bir şiir. Dali’ye yakışır tarzda hatta üç gömlek de fazla Dali’ce.. Sürrealist, lirik, romantik yer yer bazı bölgelerde çok sık ve gür bir şekilde iğrenç mide bulandırıcı (Çiş, kaka vb. öğeleri bolca kullanmış mesela) benzetmelerle bezenmiş. Ancak onca iğrenç yanına rağmen iğrenmiyorsunuz okurken ayrı dünyalara gidip geliyorsunuz. Güzel değişik pencereler açıyor zihinde..


Son olarak Dali’nin bu şiiri ile aynı adlı bir tablosu da vardır, içine girmeden şöyle dışarıdan bir göz gezdirin derim.. :)

Ve işte bir parça Büyük Mastürbatör;

“ Bakışları doluyordu
soğuk kalabalığıyla
imgelerin
ölümün ilkesine
bağlanmış
ve ta çocukluktan beri
bilinçaltı
imgelerinin
dalgalarına
çakılmış
ünlü
çeşmelere
benzeyen.” 





Bırak Batayım Yalnızlığın Tenine




Bırak tuzlu tenini dalgalı parmaklarıma bu gece sende alabora olmam lazım...

Bırak bu gece kelimelerini seni benden daha güzel yazacak kalemler yaratmam lazım...

Bırak saten bir gecelik giymiş gibi ilerleyen saatleri seni sana bırakmayacak zamanlara soyunmam lazım...

Hadi durma, durma gerçekten bırak sen de uzun topuklu ayrılığın ardından kurak mevsimlere aksın dudak ıslaklığım ...


Bırakkkk nasıl bulmadıysan yüreğimi öyle…




Yarabaz Bi'Adamım




Nakarat gülüm! Bu aşkın ötesi berisi gibi hayat hep aynı nakarat...
Üstelik işin tuhaf yanı, aynı hece harekatıyla yüreğimizi kuşatıyorken, biz yorulmak bilmeden aynı notalara basıp basıp farklı seslerin çıkmasını bekliyorduk...
Oysa mucizevi bir şarkı değil ki aşk ... Olsa olsa ayrılık şarkılarının girizgahından başka hiçbir halta yaramayan, heyecanlı üç beş perküsyon darbesi...

Dedim ya bu hayat, hep aynı nakarat... Sen çiz üstümü, sadaka niyetine bağışla güneşe... Bunu demek istemezdim ama "BEN BÖYLEYİM*" bu nakaratta yara/maz bi'adamım, yara/baz...

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.