ÇILGIN ÇILGIN ÇILDIRIYORUZ

Nasıl bilirdiniz?
Ucube…
Takın çelik halatı boynuna vurun kafasını o zaman, ondan sonra da tez parçalara, uzuvları ayrıla.
Bir anıta üstelik adında “insanlık” kelimesi geçmesine rağmen yapılanlar acaba bir güç gösterisi midir yoksa bazılarının inançlarına bu kadar büyüğü ters miydi? Bilinmez ama güldüm hem de acı acı...
Niye mi?
Çünkü daha dün bu zihniyet getirip koymuştu idam cezasını gündeme…  O söylemleri geçti kulaklarımdan da ondandır böyle acı acı gülmem. Hani gelmeyecekti idam bu saatten sonra, önce halatı geçirdiler boynuna ardından zamane darağacı gibiydi vinç, ayırıverdi gövdeden kafayı ve o sırada Kes- Kopyala-Yapıştır kombinasyonuna bir alternatif üretmiş oldular Kes-Parçala- Kaybet…
Ne çılgın proje amma…
Ardı arkası kesilmiyor maşallah bu çılgınlıkların…
ÖSYM’nin KPSS ile başlattığı ve ALES’e kadar getirdiği şifre çılgınlığı.
Ardından askerlerin… Akademisyenlerin… Gazetecilerin çılgınlıkları…
İşsizlerin çığlığı… Emekçilerin hıçkırığı derken bir kanal çılgınlığı tanıtıldı. Hani milletin meraktan öldüğü açıkla açıkla diye yırtındığı proje vardı ya işte o nihayet açıklandı ve rahat bir nefes aldık. Adına “Kanal İstanbul” demişler. İyi midir? Değil midir? Ne getirecek ne götürür? Beklendiği kadar çılgın mıdır değil midir? Hepsi tartışılır ama bu çılgınlık kaç çılgınlıklar doğuracaktır. Örneğin nur topu gibi bir rant çılgınlığı, ya da ekosistemi yok etme çılgınlığı… Acaba diyorum bu projede sehven şifre var mıdır?
Ne çılgınlık ama…
Sadece İstanbul’a has… Montrö’ye ters…  Seçim vaatlerinin bir numarasına kafadan oturdu…
Eee… Hani senin çiftçin, işçin, emeklin,  bu projenin neresinde… Hani insan odaklı yatırımların, projelerin…
Kentsel dönüşüm… Köysel bileşim… Betonlaştırma çalışmalarıyla mı sınırlı… Kaç milyon işsizine çare olacak bu çılgınlık… Hem hani siz bölgesel siyasete karşıydınız. Şimdi yapığınız ne oluyor.  
Ne çılgınlık ama duyunca inanamadım…
İnsanlık anıtı parça parça parçalanıyor...
Sınavlar şifre şifre şifreleniyor ve o kurumun başkanı da sıcacık koltuğunda oturuyor.
Sonra seksen tane il oturmuş bir ilin çılgınlığıyla çıldırıyor. Acaba diyorum biz mi çılgınız böyle durmadan yoksulluk sınırının altında geçinebilme projeleri üretiyoruz. Yoksa böyle proje manyağı olduğumuz için mi yoksullaşıyoruz.
   
Kaynak, Alıntı: cakmaktasi.wordpress.com
Çılgın Projeler adlı yazım.

Sehven-i Duygular

İleri demokrat cevaplar ikinci one minute vakası olarak düşerken gündeme demokrasinin ilerisiyle mi gerisiyle mi yönetildiğimiz de gösterilmiş oldu aslında dünya basınına ikinci kere…
-          Seçim barajı…
-          Size sormayacağız.
-          Siz de çok Fransız kaldınız Türkiye’ye canım.  Aç parantez, Tiye alınan bayan aslında hiç de Fransız kalmamış ülkemize, kapa parantezi.
Hem kimse bize demokrasi dersi vermeye kalkmasın bizde demokrasinin en babası var.
-          Yoo... Yanlış anladınız. Vardır Elhamdülillah ona diyecek bir şeyimiz yok da bizimkisi ders değil…
-          Yeter kes artık.
-          Peki, tamam kavga çıkmasın (Rakımı amma da yüksekmiş bu egonun böyle).
Kusura bakmayın ya öyle bir anda sehven sinirleniverip bir şeyler yazdım. Özellikle liseliler sizden çok özür…
Çünkü açıklamalardan ben de iliğime kemiğime kadar tatmin oldum. O yüzden söyleyecek tek şey kalıyor sizlere “önünüzdeki maçlara bakın.”
Dolduruşa… Dolmuşa gelmeden… İneceğiniz durakları kaçırmadan… Sokaklara inmeden… Yenilmiş yutulmuş geleceğinizi, haklarınızı aramadan…
Hep ileri… İlerideki sınavlara dikin gözlerinizi…
Tühhh… Yine sehven bir şeyler kaçtı ağzımdan. Kalemin kemiği yok ki kardeşim yazıp yazıp duruyor…
Çok çok özür…
Özellikle biz daha seçmeden, partilerin genel başkanlarının seçip bizlere seçtirteceği çoktan seçmeli demokrasimizdeki milletvekili adaylarımızdan.
O kadar sabahladılar…
Didindiler… Göz teması kurmak için camilere akın ettiler ama hepsi nafile…
Tek çizgiyi yediler…
 Ve o çizgiyi yemekten sıyrılanlar partilerinin çizecekleri yoldan hiç şaşmayarak yeni koşuya hazırlanıyorlar, “ustalığa adaylık koşusuna…
İlginç, renkli bir koşu olacağa benziyor. Lakin seçilmeyenler, kazanamayanlar üzülmesin siyaset yapmasalar da partileri için çalışmaya devam etsinler. Belli mi olur belki bir liderin dikkatini celp ederler. Ustalığa adaylık koşunu kaçırmış olsalar da başka koşulara aday olabilirler. Benden söylemesi siyasetimizde her an her şey olabilir.
Bir bakmışsınız Ergenekon sanıklarından, meclis başkanı olmuş. Dokunulmazlığın kaldırılması oturumunu yönetiyorlar…
Ya da bir bakmışsınız Meclis İnsan Hakları Komisyon Başkanı olmuşlar. Faili meçhullerin yanı sıra faili itibarsızlaştırmaları kovuşturuyorlar.
Hayyy kalemimi bal arıları soksun emi…
Gene yazdım sehven oldu. Nasıl da kızıyorum kendime bu kaçıncı sehven diye. Sonra olsun canım deyip teselliye vuruyorum kendimi,  benimkisi Nasrettin Hoca misali ya tutarsa, tutmasa da tutturasıya kadar kelimelerden cümle mayalamaya devam…
Sehven olmuş… Seven olmuş…
Şehvetli olmuş… Şerbetli olmuş ne çıkar, en fazla kalem kırıklıkları…
Lakin siz sehven anlamayın okuduğunuzu…

Sehven-i duygularla…



Kaynak, Alıntı: 
cakmaktasi.wordpress.com
"ÇIRAKLIKTAN EMEKLİ USTA - Bir Kaynakçının Hikâyesi –" yazımdan alıntı.

ÇIRAKLIKTAN EMEKLİ USTA - Bir Kaynakçının Hikâyesi –

Çok iyi bilirim kaynağı…
Baba mesleğimdir.
Nerde ayrılmış, ayrılmaya yüz tutmuş demir görsek, tutuştururduk el ele…
Yani babam aynı zamanda ustam…
O yüzden iyi bilirim usta-çırak ilişkisini (belki baba- oğul ilişkisinden de öte)ve özlerim de zaman zaman o sıcaklığı…
Yani sıradan…
Sıra çalmadan…
Sıralara kaynak yapmadan bildiğiniz usta ve çırak ilişkisi…
O iki önemli olgu.
O hayatın ta kendisinden öğrenilen saygı…

Kaynakçılık, öyle bir meslek dalı ki hem de öyle bir düşünün ki, baharları tomurcuk veren…
Kışın yapıldığında insanın içini ısıtan, yazınsa cehennemden de cehennemi yaşatan…
Bir garip…
Bir o kadar güzel…
Elektrotun¹ iki parça arasında erimesiyle ortaya çıkartılan sanat eserleri ve alından terin her daim şapır şapır aktığı bilek kıvraklığı…
Zihin çevikliği, beden zindeliği isteyen bir meslektir, kaynakçılık...

Şimdilerde babam emekli ama yüreği hala tutar kaynak pensesini.
Ve gözleri…
Ve kulakları, mesleğinin bıraktığı izlerle yüklü…
Ama yine de sever o kaynaşmayı…
Ve ben de kaynak yapmanın yüzümde bıraktığı utangaç çocuk kızarıklığını…
Gözlerimi (bazı zamanlar bilerek)  kaynağa aldırırdım² ya işte onun verdiği acıyla karışık “bugün sıyırdık okuldan” cümlesinin yarattığı hazzı bir arada yaşamayı, az özlemedim doğrusu… 

İşte bu gün de öyle yer yer sağanak yağışlı, anı yüklü bulutların tenime uğradığı günlerden biriydi ki  “kaynak” kelimesini duyar duymaz tartışmanın gündeme nasıl iliştirildiğini oturup dinledim.
Bir yanımda ustam diğer yanımda çıraklıktan emekli bir benle…

Kalfalıktan ustalığa talip olanlar, önceleri kaynağın kaynağını sorarlarken şimdiler de biz sizden fazlasını verdik diyorlar.
Nasıl verdiler de acaba biz göremedik…
Özelleştirmelerle mi?
İhalelerle mi? 
Yoksa bilumum kuru bakliyat, beyaz eşya, odun – kömür vs. dağıtmalarla mı?
D, hiç biriyse açıklasınlar o zaman ne verdiklerini, kime nasıl verdiklerini bilelim öğrenelim…
Hem hani kaynak yoktu…
Eee…
Ne demiş atalarımız, “büyük lokma ye ama büyük laf etme, aç parantez özellikle siyasetçiysen kapa parantezi” döner dolaşır siyaset arenasında, miting alanlarında karşı tarafın diline pelesenk olur.  Sonra da durum acayip bir hal alır. Gülsek mi ağlasak mı? Gülünecek halimize ağla… yoo ağlanacak halimize gülsek mi? İşte öyle bir durumun öncesi;
-       Aile sigortasıyla 600 TL her aileye…
-       Nerden bulunuyorsun bu kaynağı
-       Bu ülkenin kaynağı var.
-       Kaynak Kemal, kaynakk Kemal…
Ve şimdi de sonrası;
-       600 TL ile olsaydı…
-       E hani kaynak yoktu.
-       Biz sizden de fazla verdik.
-       Yapma yaa. Demek bizim bulduğumuz kaynaktan daha fazlasını buldunuz.
-       Eee ne yaparsın Kes- Kopyala- Yapıştırrr…
Sonra bir ara dürttüm yanımda oturan ustamı;  nasıl dedim usta kaynakçı olur mu bunlardan?
-       Zor.
-       Ya kaynak bulurlar mı?
-       Cıkkk. Bulmalarına gerek yok. Her tarafımız kaynak.
-       Nasıl yani?
-       Görmesini, yapmasını bilene…
-       Helal be usta, konuşturdun gene demirleri üstelik elinde değilken kaynak pensesi…
Derken diğer yanımda oturan çıraklıktan emekli kaynakçıya döndüm yüzümü…
Eee çırak sen ne diyorsun bu işe.
-       Zor be abi.
-       Ne zor.
-       Ustalık abi. Bak bana hayat erkenden ayırdı emekliye oysa ne ustalık hayalleriyle doğrulturdum demirleri örsün üzerinde çekiçle…
-       Demek zor diyorsun, çırak.
-       Öyle be abi her baba yiğidin harcı değil ustalık.
Ve koyuldum konuşmaları kaldığı yerden dinlemeye…
Konuşuyorlar ben duymuyor…
Bağrışıyorlar, hiç oralı olmuyorum sanki uzaklaşan bir sesle gittikçe kayboluyorlardı ve o kayboluş hızıyla aynı oranda öğretmeninden birkaç puanla teşekkür nameyi kaçırıyormuş da onun için kanaat notu isteyen bir öğrencinin sesi yaklaşıyordu sanki.
Ve ses yaklaştıkça… İçimdeki çıraklıktan emekli usta da; ustalık öyle senin benim isteyeceği bir şey değil, öyle talip olmakla da ustalık olmaz…
Eğer gerçekten istiyorsa insan; böyle daha kalfayken ustalık taslamaz.


Alıntı, Kaynak:)
1)     Elektrot: Kaynaklı birleştirmenin en önemli elemanından birisi olan kendileri aynı zamanda kaynakçıyla demir arasında “aşkından erimek” deyimini gerçek anlamıyla yaşayarak o aşk uğruna evrime uğrayan ince ve fedakâr bir malzeme.
2)     Gözünü kaynak almak:  Bir kaynakçılık deyimidir. Kaynak yaparken çıkan ışığa bakılması sonucu (her ne kadar korunmak için maske kullanılsa da) gözlerin geçici olarak gün ışığına karşı duyduğu hassasiyet. Yani insanın kendini yer yer Âşık Veysel hissetmesi. Tabi bu durumda kimileri patates, kimileri limon vs. gibi şeylerle gözlerin acısını azaltmaya çalışsa da bu yöntemlerin pek etkili olduğu söylenemez. O acı öyle ya da böyle bir şekilde çekilir.

Bu S


Bu S 
İsminin baş harfi
Sevgimin simgesidir.
Bu S ile
Seni seviyorum dedim
İlk defa…
Bu S
Uzayan giden gecelerimin
Suskunluğunu bozan
S’ sidir.
Bu S Öykümün soluk alıp verişi
Bir aşığın sana seslenişinin
S’ sidir
Hadi sevgili ne bekliyorsun daha
Böyle S’ siz, sessiz…
Sal S’ sini S ’sime.

Biyografi


doğduğuma en çok babam sevinmiş,
oğlum diye diye 
demirleri tutuşturup el ele
merdiven dayamış güneşe…
altı yaşımda okumaya başladım.
yedimde, ilk dayağımı solağım diye yedim.
sekizimde ise aşık oldum
ikinci dayağımı da on yaşımda
aşık oldum diye
ilkokul öğretmenimden yedim
neymiş efendim!
küçük diye yaşım, aşık olamazmışım
ilkokulu bitirdiğimde,
koparmak istediler, beni okuldan
“bu çocuk okumaz” diye
ilk ve tek direnen annem oldu
gözünde yaş, ayağında terlik
koşa koşa yazdırdı beni okula
uzunca bir aradan sonra
tekrar aşık olmuştum
on üçümdeydim…
ama korkup kimseye bir şey diyemedim
yine dayak yerim diye
sevgimi söyleyemedim…
liseyi bitirdikten hemen sonra
bir işte çalışmaya başladım
ilk işimdi,
para kazanıp büyüdüğümü gösterecektim herkese
sonradan anladım
annemle babamın sevmedikleri şeyleri
niye kazanmaya çalıştıklarını…
on altım akarken yavaş yavaş on yediye
ilk şiirimi yazdım
aşık olduğum bir kıza
adının ilk harflerinden oluşmuyor diye şiir
terk etti beni
sonraki şiirlerimse bu gidişin ardından oldu
ve ilk harfleri hep ayrılığı anlattı
on yedime girdiğimdeyse ayrılığın acısı
yaşıma iyice yaş kattı
arkama dönüp baktığımdaysa
babamın güneşe dayadığı merdivenin
yirmi yedinci basamağındaydım
çok kızı sevdim…
çok iş değiştirdim…
çok da işsiz kaldım…
parayı değil ama
insanları kazandım…
şimdiyse;
hâlâ solağım…
aşığım…
okuyorum…
ve kazanmaya devam ediyorum…

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.