PES Doğrusu Bir BES Kalmıştı


Bireysel emeklilik sigortası, kısa adı BES…
Artık bireysel olarak bu sistemle vergi indiriminden yani geri dönüşümünden faydalanan çalışanlar bu ödemeleri her ay maaşlarında bulamayacak…
Sebep…
İnsan gençliğini kalıcı sanıp bu geliri biriktirmiyor harcıyor. Biz bu gençliğin yaşlılığı da olduğunu bunu ileriki dönemlerde bu yaşlara geldiklerinde kullanabilmelerini sağlamak amacıyla devlet kasasına aktarıyoruz diyor ilgili bakan…
PES doğrusu… 
Adı üstünde yahu BİREYSEL…
Vatandaş bu BES ödemesini istediği gibi istediği yerde ve yaşta kullanabilme de özgür olmalı.
Parası olana teşvik verirken bu gibi gelir (gelecek) kaynaklarını hesap edip de mi veriyorsunuz acaba… Ki eğer öyleyse bu bir başlangıç gibi görünüyor bunun arka planındaki kaynak yaratma kalemleri gelir. Gelir de başkalarına gelir olan bizim geleceğimizden çıkartılır.
Eee, zaten olan biz işçilere oluyor. Ölse de suçlu ölmese de… 
Bakınız, Erzurum da hayatını kaybeden işçilere…
Üstelik bir de olay yerine bakan gidiyor. Matem yerinde davullu zurnalı kortej… Bütün bu saygısızlık yetmezmiş gibi bir de takla atma mevzuu…
Hadi atamadın bari oyna… Bu da rezilliğin son perdesi… 
Sanki orada beş işçi ölmemiş de alelade bir açılışa katılıyormuş havası var yüzlerde.
Eee, zaten siz işçilere değer verseydiniz ayaklar baş olmaz, onların kaderi vs. gibi söylemleri yapmazdınız. Doğal olarak baş böyle derse, bakanı da böyle yapar.
İşin asıl ilginç yanı o malum amcamızı cambaz olarak tanıtmışlar da ondan demişler takla at…
Daha ne diyeyim bilmiyorum ki…
Ya o amca takla atmaya kalsaydı ya da oynarken düşüp bir taraflarını kırsaydı.
Ne olurdu!

Siz, çobanı cambaz yapın.
Çalışanlardan dünyanın vergisini alın, sonra hastaneye gittiğinde muayene parası isteyin o da yetmezmiş gibi reçete parası alın.
Daha da yetmezmiş gibi ilaç katkı payı alın.
Daha daha yetmezmiş gibi BES ödemelerine el koyun.
Sonra beş kişiye mezar olan yerde davulla zurnayla vatandaşa takla attırın, oynattırın...
Böyle bir manzara ancak bu kadar güzel yakışırdı sizlere…

PES doğrusu!
Bir BES kalmıştı…
Bir de takla…


AŞK, KENDİ POTKALINI HAZIRLAR


Her aşk kendi potkalını hazırlar…

Aylardan eylüldü. Daha yenice soyunmaya başlamıştı ağaçlar. Hiç hesapta kitapta olmayan bir yerden çıkagelmişti ayrılık.  Sudan çıkmış balık gibiydik… Durmadan birbirimizde ıslanıyor sonra kurulanıyorduk…
Ardından o şiirin sokaklarında;
“ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun”
üniversiteli âşıklar gibi sarmaş dolaş bağıra çağıra yürüyorduk. Sadece İstanbul şehrinin yerine sen başka ben başka şehirler koyarak koşturuyorduk… Soluğumuz uzanırken kaldırımlara, ıslanıyordu dudaklarımız…

Biliyorduk elbet bir şiirden geçmenin zorluğunu.  O yüzden kaldırımlarından değil tam ortasından yürüyorduk caddelerin… Hani diyorduk madem düştük biz bu yangının orta yerine yanacaksak da dik yanalım… Zayıf ve cılız bir ateşle yanacağımıza güçlü ve gür olsun. Belki bir gün meydanlara dikilir o aşk ateşimiz…

Madem birbirimize “sen yoksun” diyorduk, yan yanayken o zaman baraj kapakları gibi açılalım da yetmesin göz kapaklarımız durdurmaya o suları…  
Maden diyorduk aylardan ayrılık, parçalanan yüreğimizden akan şiirlerde boğulalım, tepeden tırnağa şiir olup yine şiirlere dökülelim…
Madem diyorduk, düşünme… Düşünme diye teselliler vererek başka bir şiirin dünyasına uydu oluyorduk ya;
“Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...”
Diyorduk fakat bizdeki şarkılar da sesler de hiç bu şiirin ruhuna yakışacak cinsten değildi. Şiir mavi biz gece… Şiir en güzel tınılarını takmış takıştırmış, bizse ufacık bir kâğıda koca koca puntolarla “ayrılık” yazıp bırakıyorduk kırmızı gecelerden geçen şişelerin içine… Tabi nerden bilelim bir gün o şişelerin lazım olacağını…

En kalabalık şehirlerde bile yaşasak yan yana olmayınca ıssız adada yaşamaktan farkı yoktu bizim için… Belki de sırf o yüzden başka bir şiire çeviriyorduk rotamızı…
keşfedilmeyi bekleyen
bir ada yalnızlığı yaşıyorum
varsın kimseler sormasın
ben sensizliği su diye içiyorum
kimseler bilmesin, var/sın
sensizliği, onlardan bile sakınıyorum “  
Sakınıp saklıyorduk elbet içimizde rotasız yüzen şiirlerin nereye çıkacağını… O potkalı ne zaman, nasıl bırakacağımızı… Sen susuyor, ben konuşuyor… Sen konuşuyor, ben yutkunuyordum… Bir ara sıkıp yumruğumu ses tellerimi parçalarcasına geçmek geldi bir şiirin sokaklarından;
“Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar”

Ve nitekim geçtik de o yıkıntıların, terk edilmişliğin, ıssızlığın kol gezdiği sokaklardan… Zulamızdaydı potkal… Kimse bulmasa da olurdu. Sen bana, ben sana mektup gibi bir posta güvercinin ayağına iliştirilmiş not gibi ya da Kızılderililerin dumanla haberleştiği gibi sadece birbirimiz arasında yüzüp gelse yeterliydi o ayrılığa yazılmış aşk tümceleri...

Yüzyıllar oldu yüzünü görmeyeli, dokunup okşarken kelimelerini ne çok istedim bu yaşantının bir rüya olmasını… Uyanınca yanımda bitivermeni, yanağıma konan ıslaklığın sabahın serinliğiyle buluşmasını… Ne kadar çok isterdim, bilirim sen de isterdin bütün bunların sabah uyandığımızda hatırlamakta zorlanacağımız bir rüyadan ibaret olmasını ve birlikte çıkıp o malum şiirin en yüksek yerinden hayata haykırmayı…
   “Rüya, bütün çektiğimiz.
   Rüya kahrım, rüya zindan.
   Nasıl da yılları buldu,
   Bir mısra boyu maceram...
   Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
   Bilmezler nasıl sevdik,
   İki yitik hasret,
   İki parça can.
   Çatladı yüreği çakmaktaşının,
   Sus, kimseler duymasın,
   Duymasın, ölürüm ha.
   Aymışam yarı gece,
   Seni bulmuşam sonra.
   Seni, kaburgamın altın parçası.
   Seni, dişlerinde elma kokusu.
   Bir daha hangi ana doğurur bizi?”

Ve susuyor ayrılık…
Sen suskun…
Ben suskun…
Kelimeler suskun…
Elimizde kırmızı gecelerden geçen şişelerden dökülen, dudaklarımız…


YALNIZLIĞA SONE -Anahtar Soğukluğu-

İlk iki kıta iyiydi…
Kavga dövüş çıksa da sonuçta eşleşebiliyorlardı kendi aralarında… Dans edebiliyor, sinemaya gidebiliyor çok uyumlu çift olabiliyorlardı. Hatta biri yemek yaparken öbürü bulaşıkları yıkayabiliyordu…
Ya son iki kıtaya ne demeli…

Üç… Üç…
Ne yapabilirdi tek kalan dize…
Deseniz ki tek kalanlar da kendi aralarında eşleşebilir. Ona da geçit vermiyordu kıtalararası saat farkı…
Deseniz ki dönüşümlü eşleşsinler, o zaman da sürekli eksik olmuyordu kavga…
Yani anlayacağınız daima yalnızdı son iki kıtadan birer dize…

İşte biz de o sonenin ilk iki kıtasından birlikte aktık... Dans ettik, sinemaya gittik, acılara beraber göğüs gerdik. Hatta sen yemek yaparken az kızmadın, sofrayı hazırlamaya yardım etmediğim zamanlar. Sonra hayat bizi o noktadan ansızın çekince, bulduk kendimizi sonenin yalnız kalan son iki kıtasındaki dizelerde… İnanmadık şaştık kaldık… Tutunmaya çalıştık birbirimize lakin yine engeldi kıtalararası saat farkı…

Ve başladı yaşam yeni baştan… Saat farkını silmeye çalışsak da silinmiyordu yalnızlık… Her sabah yanağımda hissediyordum dudak ıslaklığını ama akşamları sol elim gidince anahtarı çıkarmak için cebime işte orada film kopuyordu. En usta makinisti getir, bana mısın demiyor sahne geçmek bilmiyordu. Belki toplasanız takılı kalan o sahne on-on beş saniyedir ama bıraktığı iz… O iz… Zamanla kıyaslanamıyordu...  Zaman ona işlemiyor, zamansız gelip gelip gidiyordu…

Uzun yıllar unutunca insan kapının anahtarla nasıl açılacağını zorlanıyordu elbet... Hatta zaman zaman dalıyor, kapının zili çalınarak açılması bekleniyordu. Bekleme de sürürken kendi kendine söylentiler alıp başını gidiyordu.
- Niye açılmıyor.
- Hiç böyle uzun sürmezdi.
- Niye böyle gecikti.
- Ni…ye derken, paraşütün ipini kesip hızlıca düşüşe geçen jeton sayesinde anahtar arama telaşı başlıyordu. Tabi bu arada yalnızlıkta devleşip ufak ufak, saniye saniye tadını çıkara çıkara yemeye başlıyordu insanı…

Alışır mı insan… Alışır mı yürek… Alışır mı bu can…
Alışır mı? Diye diye sorgular sürerken, merdiven basamakları yalnızlığın ritmine uygun bir şekilde piyano tuşlarında gezinen parmak edasıyla çıkılıyordu. Her şey durmuş o ünlü yalnızlık senfonileri çalmaya başlıyordu ki bir zamanlar allegroların çaldığı o yollarda…  

Nelere alışmıyordu ki insan… Alışırdı elbet o anahtarın soğukluğuna da…  Evet, yalnızlığın sesi uzaktan kalabalık gelebilirdi… Lakin her yalnız kendini ısıtmasını en azından kendinin sokak lambası olmasını becerebilirdi.
Çünkü yalnızlık babadan oğula geçmese de bazen kalabalıktan…
Bazen çok uzaklardan…
Bazen çok yakınından…
Sık sık anahtar soğukluğundan…
Tanıdık bilindik bir şiirden…
İlk defa dinlenen şarkıdan ve sevgilinin parmaklarından akıp da gelebilirdi…

Ne diyordu o ünlü 66.sone; 
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.”

Yani gidenin de gelenin de payına bir yalnızlık düşüyordu. Aşkın sona ermediği, yalnızlığın son/e ile buluştuğu tek yerdi parmak uçlarından ilerleyen o anahtar soğukluğu…

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.