BAŞINA TORBA GEÇİRİLMİŞ YENİ YIL

Bir torbanın içinde birçok sayı…
Birinci çinko…
İkinci çinko…
Sanmayın ki tombala oynanacak…
Yeni bir yıl daha geldi dayandı kapıya ama bu bildiğiniz, sandığınız bir oyun değil…
Ne ararsanız bir torbada…
Başbakan’ın bugün tatile çıkışını saymazsanız mecliste bazı zamanlar… Okul müdürü edasıyla milletvekillerini yoklamadan geçirip denetlemede…
Çabucak hepsi tombala yapma derdinde. Onlar elleri kaldırdıkça havaya, yasayla beraber birçok işçi çıkacak… Yutulacak… Varla yok arası bir yerlerde sıkışıp kalacaklar.
Ben hep dedim… Halen de diyorum…
Ne ister bu hükümet işçilerden… Emekçilerden…
Şimdiden bunları yazmanın ileriyi görmeyle alakası yok biliyorum çünkü bu torbadakilerin hepsi meclisten geçecek… Hiçbir yerden veto edilmeden hem de…
Eee… Hepimizin bildiği sahne bunlar. Benimkisi sadece bellek tazeleme…
Oysa ne güzel yazılar yazmak isterdim… Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirindeki gibi…
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Diye yeni yıla girerken… İstiyoruz… Diliyoruz… Ama yapamıyoruz… Hep istemekle ömrümüzü geçiriyoruz…
Oysa siyaset ne için var. İsteklere cevap, sorunlara çözüm sunmadıktan sonra…
***
Yıllardan beridir hep inanmışızdır… Yeni yılın iyi, güzel, mutlu yarınlar getireceğine. Çünkü hep o niyetle birbirimizin yeni yılını kutlamışızdır. Pesimist olmaya niyetim yok ancak ne zaman yeni bir yıl kapımızı çalsa elimiz gitmez o kapıyı açmaya… Çünkü (bizim bayramımız olmadığı için) gelenin zam olduğu bilinir. Ve bizler onca bilgimize rağmen hala tüm iyi niyetlerimizi sunuyoruz. Gelen, gelecek olan yıllara… Onlar da bize daha çok hayal kırıklığı…
Ama ne yazık ki bu gelen yıl da diğerlerinden farklı gelmiyor…
Pardon… Pardon… Unutmuşum… Çok çok özür…
Bunun diğerlerinden tek farkı… Başındaki torba yasası…

Rakamsal değişimden ibaret değil, gerçekten yeni yılların gelmesi umuduyla….

ASGARİ ÜCRETLE GEÇİNEBİLME SANATI

4 kişilik bir ailenin AÇLIK SINIRI 867,80 TL…
Aynı ailenin YOKSULLUK SINIRI 2826,70 TL…
2011 için belirlenen ASGARİ ÜCRET 629,96 TL…
Yani kabaca bir hesapla aynı ailenin dört ferdi de çalışsa hepsinin maaş toplamı(2519,84 TL) bir Yoksulluk Sınırı yapmıyor.  Bu da demek oluyor ki ne kadar çalışırsan çalış yok-sulsun…
Yani 5-6 milyon işçi aileleriyle birlikte ortalama 22 milyon civarı insan yoksullukla boğulurken, kaderidir denilip yok-luğa bırakılıyor...
Nedir Allah aşkına işçiye bu gösterilen hassasiyet…
“Ayaklar baş olursa” demeler…
“Tekel direnişine kayıtsız kalmalar…”
“Madencinin kaderi bu” demeler…
…( Bu üç nokta sizler için)  
Nedir?  Acaba bu hükümetin işçilerden isteği…
Onları böyle cezalandırırcasına gösterilen tavır ve davranışların altında yatan düşünce…
Siz değil misiniz?
Ankara’dan, İstanbul’dan Güneydoğu’nun sorunu çözülmez diyen…
Bu komisyondakiler (kimisi 1, kimisi 5 yıllık işçi maaşını 1 ayda alırken)nasıl işçinin geçinememe denklemini çözsün…  Hepsi işçilere çok yukarlardan bakarlarken…
Hem nasıl olur da Asgari Ücret Tespit Komisyonunda görevli hükümet ve işveren temsilcileri karşısında beş tane (onlar da beş ancak toplayıverirsek on)işçi temsilcisi direnebilir…
Sorarım size diyeceğim ama sormanın anlamı olmadığını anladım birden.
Neden mi?
Güneydoğu’yu bırakın da Türkiye’nin önemli, büyük (işsizlik, terör vb. gibi) sorunlarını ne kadarını çözebildiğiniz gelince aklıma…
***
Benim halkım…
Benim işçim… Emekçim… Çiftçim…
Benim… Benim… deyip ileri ego tatminleriyle söylemler yapmasını biliyorsunuz ancak nerde anayasal bir hak kullanılsa hemen;
O öğrenci mi? Ergenekon’la bağlantıları var…
O yumurta mı? Omlet yapılabilir…
O işçi mi? Ayak bağı oluyor…
O çiftçi mi? Anasını alıp gidebilir…
Ve güzel ülkemin, güzel insanlarının sömürülmeye müsait güzel duyguları her seçim döneminde yükseltilir, pohpohlanır, sevilir, sayılır, saygı duyulur… Sonra o dönem bitiverince bal kabağına dönüşen Kül Kedisi edasıyla inatla külümüzü yelleyen birileri olsa da yeniden doğsak diye sayıklar dururuz bir sonraki seçimlere kadar…
Uyur… Uyutulur… Uyurgezer bir hal içerisine düşeriz…
Ne zaman uyanığız sorunun cevabı da verilmiştir aslında…
***
Sonuç olarak yeni yılda tüm vergi ve harçlara %7,7 zam geliyorken…
Her şey ateş pahası oluyor\ olacakken… Reva mıdır bu?
Yoksa çok büyük ayıp mı?
Sus payı mı?
Sadaka mı?
Varın bu yapılanların… Siz koyun adını…

Geçinebilme umuduyla...

Akın Dursun

BÜTÇE DERSİNDEN SANAT YAPMA AKIMI

Evet.
Eski defterler açıldı. 1923’den 2023’lere kadar her şey anlatıldı.
Özellikle sabah haberlerinde gazete manşetleri okuyan spiker edasıyla kürsüden eski haberlerden derlemeler bu bütçe görüşmelerinde gerçekten çok hoşuma gitti.
Niye mi?
Çünkü kendi iktidarlarını karşılaştırdıkları tarihler 60-70’ li yıllar…
Eee…  Hani her şeyin “ileri”si bizde olacaktı. Niye şimdi sapla saman, elmayla armut, CHP-DP-AKP birbirleriyle karıştı.
Ne var bunda demeyin.  Birazcık sizlerle tarih koridorlarında dolaşırsak kapalı kapıların açılacağından eminim.

Kapı bir, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı Devletinin tüm borç yükü haliyle yenice kurulan ülkemize geçti. 22 Nisan 1933’de ise Paris Cumhuriyet Hükümeti ve diğer alacaklı devletler anlaşma imzalayarak bu alacakları ödeme planına bağladılar. Bu borçların ödenmesi 1954 yılında bitti.

Kapı iki, 1950’lilerde 270 milyon dolar olan dış borç, 1960’larda 690 milyon dolara ulaştı( Bu yıllar, dillerine pelesenk olan Adnan Menderes’in dönemine denk gelmektedir). O zamanın paritesine göre iyi para…

Kapı üç, 70’li yıllarda patlayan petrol krizi ödemeleri erteletti, dolayısıyla faiz faiz üstüne binince borç da aldı başını gitti. Yani o kriz, o tarihlerde ülkemizi teğet geçmedi.
***
Şöyle yaslanın güzelce arkanıza ve eski zamanı hayale çıkalım. O zamanın orta yaştakiTürkiye’sinde iç çatışmalar, darbeler, savaşlar, idamlar vs. gibi sorunlarla örülüyken dış borç yükünün artması ve krizlerin çıkması doğal mıdır? Değil midir?
Bütçenin raydan çıkması, kısıtlamaların, kesintilerin, olağanüstü hallerin olması tabii midir? Değil midir?
Eee… Şimdi oldu mu?
O dönemlerim sıkıntılarıyla, kendi döneminin rahatlığını karşılaştırman.
O dönemin siyasetiyle bu dönemin siyasetini karşılaştırıp “farkımız bu” demek, sizi gerçekten de farklı mı kılıyor?
Ben isterdim ki, kendi iktidarınız döneminde dış borcumuzun ne kadar olduğunu…
İşsizliğin, tarımın, hayvancılığın, üreticiliğin sizin iktidarınızda ne hal aldığını…
Türkiye’de ne kadar özelleştirme yaparak yabancılara neler sattığınızı ve bu satılanlarla kendi vatandaşlarınızı onların köleliğine sunduğunuzu…
Ve son olarak ne kadar kadrolaştığınızı anlatarak asıl farkındalığı yaratmanızı beklerdim.
Oysa laflar havada kalarak yine Kasımpaşa edebiyatıyla sataşmaları, karşılaştırmaları izledik. 
Ve evet dediğiniz gibi ülkenin nerelerden nerelere geldiğini… Kimlerin yönettiğini gördük.
Yine sayenizde iyi bir bütçe dersi aldık ve yeni yılın ilk gününden itibaren de uygulamalı olarak göreceğiz. Ve ilk defa bir dersten kaç alacağımız değil, fazladan kaç vereceğimiz görülecek.
Ve güzel ülkemin…
Güzel insanları yine bilindik ancak biraz daha farklı olacak bir sanat akımına kapılacak;
Zamlardan…
Pahalılıktan...  
Kısıtlı bütçeyle, “Geçine-bilme” sanatına…  
    

Akın Dursun

Kaynaklar:  1-Kenan Tanrıkulu- Türkiye’de Ekonomik Büyüme ve Dış Borç İlişkisinin Değerlendirilmesi (Uzmanlık Tezi)

İZMİR DİNLETİSİ


Ne biliyorsunuz İzmir hakkında?
Kakafoni…
Konya… Kayseri ?
Armoni…
Evet… Evet…
İşin özü ne kadar da ortaya çıkarıldı. Yani o zihniyet;
Bakın oralara gecekondu bulamazsınız…
Bakın İzmir’e gecekondu sarmış… Yani “bize oy vermediniz, vermezseniz hala olduğunuz yerde sayarsınız’ın” siyasi meali…
Nedir acaba AKP’nin İzmir planı…
Gecekonduları yıktırıp, sit alanlarını, yeşil alanlarını parklara sığdırıp apartmanlar dikmek mi?
Bu mudur İzmir’den anladığınız…  İzmir’e katacağınız…
***
Şimdi ben anlamadım… Yıllarımı geçirdiğim o güzelim şehrim sümüklü bir çocuk mu?
Yoksa dört tekere fren takılmış mı?
Yoksa kültürel zenginliğiyle Türkiye fihristi mi?
Yoksa Gavur mu?
Duyar gibiyim “hiçbiri” dediğinizi…
İzmir’i anlamak… Dinlemek… Yaşamak…  Yaşatmak gerekir… İzmir’i cümle içerisinde kullanırken…
Kolay değildir öyle bir çırpıda İzmir demek…  Mistik kokular yüklü sokaklarında gezinirken…
Bir yaşam biçimi, hayat tarzıdır aynı zamanda İzmir…
Öyle kolayca kandırılacak, kanacak bir şehir de değildir... Resmi 5000 yıllık, gayri resmi( kazı çalışmalarında bulunan burgular) 7000 yıllık bir tarihe sahip, Smyrna’dan İzmir’e kadar geçen o yolda birçok tarihi koynunda ağırlamış o güzelim şehrimi…
***
Siz ne planlarsınız bilemem ama hep oyunlar oynanır…
Hep istenen şehir olur o oyunların içinde İzmir. Dokunsanız değeceğiniz kadar yakın ama bir o kadar da ulaşılmazdır.
İzmir, orkestra şefine kalmadan kendi müziğini yaratır…  O yarattığı müzik; beğenmeyenlere kakofoni, kuru gürültü, bu da müzik mi? dedirtir…  Ancak o müziği yaşayanlar, dinleyenler o ahenkte kendilerini rengârenk düşlere yatırır. O ünlü konçertolara, senfonilere taş çıkartırcasına kalabalıkları tek yürekle diyar diyar gezdirir.
Sonuç olarak, müziği armoniden, kakofoniden ibaret sananlara İzmir her zaman ders vermiş, vermeye de hazır bir öğretmen kimliğine bürünür.

YUMURTALI TEBESSÜMLE İZLENEN BÜTÇE GÖRÜŞMELERİ

13.12.2010
TBMM’de bütçe görüş-meleri…
Nerelerden nerelere geldiğimizin izleri…
Tezler… Antitezler…  Çakmalar… Çakışmalar… derken, Gülmeler…
Hem de ağlanacak halimize, iktidarıyla… Muhalefetiyle…
***
Aslında o konuşmadan çok satırbaşları çıkar…  O altmış dakikaya sığmayan…
Yani “polisimi ezdirmem…” den tutun da “bir iddianın savunmasını yaparken koyduğu son nokta- yine çaktın-“ a kadar…
Ama benim asıl dikkatimi çeken konu o konuşma da, yapılan ayrımcılığın uç noktalara vardığı anlardı…
Yabancı değildik aslında bu ileri demokrasi örneklerine…
Yani öğrenciler -başımızın gözümüzün üstüne- diyorlar ama Molotof, yumurta vs. atanlar değil diye de ekleniyordu.
İşte bu cümle saf haliyle bu zihniyetlerin nerelere vardığını gösteriyordu...  Yani…
Bir, Molotof atanlarla yumurta atan üniversite öğrencileri aynı kefede…   Bu demek oluyor ki dünyanın yumurtalı eylemleri şiddetten saymadığı(pişmişi hariç), masum içerikli eylem addettiği bir çağda bu zihniyet hem şiddetten sayıyor hem de saydığı yetmiyor gibi ha Molotof ha yumurta demeye getiriyor.
İki, daha düne kadar üniversitede türban özgürlüğü, kılık kıyafete takılmayın gibi vs. söylemler yapanlar, bugün eylem yapan o öğrencilerin kılık kıyafetleriyle yargıladılar. Tırnak içinde hepsi aynı tip parke giymiş… kapa tırnağı.
Üç, kendi gibi olanları, düşünenleri, yaşayanların yanında oldular. Öyle olmasa senin belediyen benim belediyem kavgasını yapmazlar, sosyal devlet gereğini yaparlardı.
Dört, -ben polisimi ezdirmem- zihniyetiyle, öğrenci ezmesi yapılırken o ezilen öğrenciler onların öğrencisi değildi. Çünkü onların öğrencileri eylem yaptığında polis beş metre öteden fazla yanaşmaz mı demek doğrudur yanaşamaz mı onun da mütalaasını siz yapın…
Beş, bu da TBMM’ de bulunan 549 vekile gelsin,  kendilerine kürsüden en ufacık bir saldırı sezdiklerinde Meclis Başkan’ından söz isterler… Kendi egolarının tatmini için de ayrıca bir özür…  Ama o öğrencileri, yaptıkları yumurtalı eylemlerinden ötürü terörist sınıfına sokan zihniyetlere karşı bir tanesi de kalkıp siz ne yapıyorsunuz, yumurta nerede… Şiddet içerikli eylemlerin simgesi haline gelmiş Molotof nerede… demedi. Diyemediler… Belki de bilemeyiz dedirtmediler… Ve o yumurta atan öğrencilerin adları TBMM kâtiplerince zabıtlara, şiddetle yan yana yazıldı.
Sonuç olarak, yumurtayla Molotof’un farkını iyi bilmek gerek…
Biri karizmayı çizer…  Diğeri karizmayı cayır cayır yakar…
Birinin pişmişi, rafadanı, çiği olur. Diğerinin sadece tutuşamayanı… Hıı, bir de elinde patlayanı…
Birini bakkaldan peynir ekmek ister gibi isteriz acaba hangisini?
Birisi insan eli ile yapılır…  Diğerini ise tavuk yapar…
Şimdi sorarım size…
Hangisinin yaptığı suç?

Yumurtalı tebessümle…

NOT: Yeni yılın ilk gününde varlığını hissettirecek bütçemiz hayırlı uğurlu olsun…

 Akın Dursun

ON BİR ARALIKTA SIZAN AŞK

Bir Aralık dedim…
Sen on birin de geldin,
Hoş geldin…
Yüreği yenice terlemiş bir delikanlının gözleriyle bakınca hayat denen o çok bilinmeyenli denkleme, bölen de bölünen de hep biz olurduk… Aşk durmadan çarparak çoğaltırken bizi… Sağlama yapacak bir şey yoktu… Sonuç hep aşka çıkıyor… Onda tıkanıyor… Onda biçimsizleşiyor… Ona akıyordu…
Kelimeler ne zaman bitse, kendilerini anlatacak takat bulamasalar, bir bakış yetiyordu cümleler kurmaya… 
Iımm...Şeyy… Şimdi ne desem, ne söylesem gibi iç geçirmeler, çıkmaz sokağa saplanıyordu.

Ben bir dedim…
Sen on birinde çıkageldin…
İyi de ettin aslında… Dışarısı zemheriydi…  İçerisi günlük güneşlik oluverdi…  Uzun zamandır hayalini kurduğu oyuncağa kavuşan çocuk sevinçleri, çığlıkları tenimi sarmayalı verdi…
Yani o zamanki koşullarda aşkı nasıl anlatabilirdi diye düşününce insan, günümüz Türkçesiyle… Çok Yeşilçam kalıyormuşuz demek yalan değil, yalın bir anlatım biçimi olurdu.
İhtiraslar… Entrikalar… Kıskançlıklar… Pek yoktu demek aşka haksızlık olacağı gibi o Yeşilçam filmlerine de haksızlık olur. Eee, biz de yaşadık yaşamasına… Yaşanması gereken ne varsa…  Hatta yaşanmaması gerekenleri de…  Ben biraz önce yalın mı demiştim?

Ben bir derken…
Sen de avuçlarında nicedir ısıttığın birle çıkageldin… Ve el ele tutuşmamız da… Bakışlarımız da o birlerin yan yana oturmasıyla alevlendi… Seninleyken saat yürümüyor koşuyordu âdete ama ikimiz de var gücümüzle çelmeler takıyorduk ona…  Düşürdüğümüz... Kolunu bacağını yaraladığımız çok oldu zamanın… Kim isterdi ki sevgilinin üşümüş ellerini, elleriyle ya da cebine sokarak değil yüreğiyle ısıtılan zamanların geçmesini…  Ki onca zamanın geçmesine rağmen geçmedi de… Ve geçmeyecek de… O, zaman dediğimiz kaygan ve akıcı yarınlar, bizi virgüle benzetmeye çalışsa dahi…

Ben bir Aralık’tan…
Sen bir Aralık’la…  Sıza sıza çıkardık bu büyüdükçe büyüyen yangını, doksan altı Aralığın on birinde…
Zaman, söndürmek için rakamlardan yaptığı itfaiyecileri üzerimize salıyorken, aşk alabildiğine zamansızlaşıyor… Yüreği yenice terlemiş delikanlı edasıyla kafa tutuyordu… Geçmiş, gelecek fark etmeden geniş zamanların maviliklerine kendini bırakıyordu.

Ne zaman elim, elinin limanına yanaşsa içimde haylaz çocuklar kıpırdanır… Düş varsılı tenim avuçlarına sevi notlarıyla süslü kâğıttan gemiler bırakır…

Hoş geldin!

Ne iyi ettin de on bir aralıkta sızıverdin.


A.Dursun

CİVCİV TESİRLİ YUMURTA KABUĞUNA YAZILANLAR

Sayın Bağış’ın yaptığı açıklama, tüm görüntüleri hiçe sayarcasına bomba gibi düştü…
Öğrenci değil polis şiddete uğramış…
Sonra kendisi yumurta yediği için olsa gerek ki “ Keratalar, yumurtaları atmasalardı da bende sucuk getirip beraber oturup yeseydik…” dedi ve ben de o yumurtaların civciv tesirli etki yaptığı kanısına vardım.
İnsanı paramparça etmiyor ama öğrencilerden şikâyetçi oluna biliniyor ve o öğrencileri de sokakta top oynarken komşu evin penceresini kıran çocuklar kadar sevimli ve haylaz gösterebiliyor.
Sonra tabi bir de sucuk mevzuu var…
Şimdi onu da size sorarım Allah aşkına Egemen Bağış’ta sucuk getirecek göz var mı?
***
Herkes bitti… de sıra öğrencilere mi geldi…
Hem nedir bu iktidarın öğrencilerden istedikleri…
On sekiz yaşını doldurmuş gençlerin evlerine (ailelerine diyeceğim ama sadece babalara hitaben yazılmış) mektuplar göndermeler…   Çocuğunuza sahip çıkın diye.
Yaka paça uzaklaştırılıp atılmalar…
Davalar… Tutuklamalar… Gözaltılar… Dayaklar…
En son örneğini daha geçenlerde yine yaşadık… Sapasağlam gözaltına alınan öğrenci tabiri caizse makyajlanmış… Yepyeni bir görünüme kavuşmuş…  Bu tarz göz altılardan ülkemizin yetiştirdiği çok kıymetli yapımcılar neden “Baştan Yarat Tanrım Beni” tarzı programlar yapmazlar, şaşarım…
Böyle tarihi açıklamalara imza atan zihniyetler empati yaparak kendilerini o yumurta atan öğrenciler yerine birazcık koysalar da akşam yemeklerini aç kalma pahasına attırabilecek düşüncenin ne olduğunun formülünü çözebilirler… Parasız eğitim artı parasız ulaşım eşittir, yumurtayla sucuk aynı tavada öğrenci sofrasında. Ben şuna da inanıyorum ki bir hafta aç kalmayı göze alıp bundan sonraki gösterilere sucuğu da getirir bu öğrenciler…  Atıp atmayacaklarını bilemem ama…
***
Paradoksların hamağında sallanıyorum şimdi. Acaba bu öğrenciler mi üniversiteden, üniversite mi onlardan…
Civciv tesirli yumurta mı siyasetten, siyaset mi ondan…
İktidar mı bizden yoksa biz sucuklu yumurtadan… Derken,
Hangimiz maydanoz niyetine sucuk olduk, işsizlikle boğuşan işçilerin… Öğrencilerin…  Çiftçilerin… yoksul sofralarına…
Sakın yanlış anlamayın... Yaptığım sucuk edebiyatı falan değil,  patladıktan sonra tenime saplanan civciv tesirli yumurta kabuklarını göstermek…

Sucuklu yumurtayla…

A.Dursun

ŞÜKRAN MORAL PENCERESİNDEN BAKABİLMEK

Şükran Moral…
Aykırı bir kişilik…  Marjinallikte az kalır… Yetmez hatta yaptığı sanatın yanında…
Yaptığı işlere bakınca ( geçmişindeki yaşantısı kendi deyimiyle psikologları ilgilendirdiği için beni de sadece yaptığı sanat ve sergilediği performansları ilgilendirecek)  birazdan ne demek istediğimi siz kendinizce şekillendirin ve sanatın paradoksal durumu içerisinde kendinizle cebelleşin…
 Yani sanat, sanat için mi? Yoksa sanat toplum için mi? Ya da sanatçı gözüyle sanat, izleyici gözüyle san-at gözüyle mi?  Yoksa Şükran Moral sanatı mı? Bildiğimiz sanat mı?
1994 yılında Artist, sahnede…
Ee… Ne var bunda demeyin. Bu oto portrede üzeri çıplak bir şekilde çarmıha gerilmiş İsa oluveriyor. Hem de dünyada bir ilk; ilkin de ilki aslında hem kadın, hem Müslüman olarak bu gösteride yaratıcılığı simgeliyor. İtalya’da sadece bir kez gösterildi ve Katolikler bu durumdan hoşlanmadığı için de bir daha sergilenemedi. Aradan geçen onca zamandan sonra feminist gösterilerde, kampanyalarda bu eser başı çekti. 
1996 yılında Speculum, sahnede bu kez.
Yani sanatçının kendi deyimiyle konuşan vajina… Ne mi anlatmak istiyor sanatçı bir jinekolog masasına uzanıp bacak arasına koyduğu ekrandan akan çeşitli karelerle…
(Laf aramızda çok kızan… Çok küfreden de olmuş…  Çok… Çok… )
Aslında anlatmak istediği, kadına şu günlerde bile (14 yıl geçmesine rağmen) gösterilen üç çocuk doğurma görevi verilme zihniyetinin geleceği… Eee… böyle bir performanstan sonra gerisini siz düşünün…
Derken 1997’de, Hamam…
Şükran Moral ve kameramanı (o da kadın) dalıveriyorlar çat kapı hamama…
Kadın değil yalnız, erkekler hamamına…
Ve olağanca güçleri… Kötü bakışlar… Farklı düşler eşliğinde…
Hamam gerçekliğini gösteriyorlar tüm dünyaya…
Sonra bir genelev macerası geliyor… Ki burada da bir ilke imza atıyor kendileri…  Yani o kadar kadının içeride olmasına rağmen, orada performans sergilemek için birçok bürokratik engeli aşıyor… Üstelik fotoğrafçısı da Hamam’da olduğu gibi burada da kadın… Ve o performansında beni yaralayan, derinlerime kadar işleyen, hatta şu an yazarken bile… Bir olay vardır ki o da iki göğsü kanser yüzünden alınan kadının, ona özel müşterilerinin olması…
Evet, erkek doğası gereği cinsel dürtülerinin peşinden gidebilir… Ondan öncekilerinin ayak izlerini takip edebilir… Ancak erkek aynı zamanda erkekliğinden çok öte diyarlarda bir insandır da…  Ve erkek; erkek kimliğini bir kenarda bırakıp insanlığıyla, kimliksiz, cinsiyetsiz, yargısız yaklaştığı sürece böyle yaralarımızın da ciddi bir iyileşme göstereceği görüşündeyim. Çünkü her erkek anne karnında potansiyel bir kadındır…
Böyle marjinal bir sanatçıya haksızlık etmemek ve yazımda onun aykırılığını yakalamak adına kronolojik sıralamayı boş verip dimağıma yer eden gösterileriyle devam ediyorum. Delilik… Üç Kişilik Evlilik, Transistanbul, Leyla ile Mecnun, Kıyamet, Terni, Karanlık Aile…(Arada atladığım sayamadığım, unuttuğum varsa af ola).
Derken Suçlu Vajina çıkıyor ortaya ama 117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu hem de TCK’nın müstehcen neşriyatla ilgili yaptırımları sebebiyle bu proje yayınlanamıyor. Sanatçının kendi deyimiyle “her şeyin suçlusu”, alabildiğine açıyorum kadını ve etrafındaki kanla ise kızlık zarına verilen önemi, regliyle duyulan tiksinti ve tecavüzü” eleştiriyorum diyor.
Şükran Moral kimliğini, geçmiş yaşantılarıyla bütünleştirip onu farklı bakış açılarıyla günümüz Türkiye’sini bırakın, dünyasına anlatmaya çalışmış,  anlatmış, anlatıyor… Daha uzun yıllar anlatacak olan da düşsel gerçekliği barındırıyor…
Son gösterisi “Amemus(Sevişme) adlı performansını Casa Dell Arte’de gerçekleştirdi. Ses getirdi mi? Bence getirdi…
Kimilerine göre lezbiyen sevişme…
Kimilerine göre iğrenç ötesi…
Kimileri cesurca buldu…
Kimileriyse gösterinin üstüne sigara içme gereği duydu…
Ama bilinmeyen bir şey vardı? O da Şükran Morali anlayamamak… Azıcık tanısak, diyebilirdik ki bu kadın yapar abicim… Hem de sağlam yapar… Pornoyla erotizmin arasındaki o ince çizgiyi sanatla bütünleştirip öyle bir performans sergiler ki Türkiye’deki tabuları yıkmaya yeltenir… Hem ona yakışır… gibi söylemleri yapabilirdik. Çünkü onun sergilediği son performans pornografiden önce, çağdaş sanatın ötesinde bir yerlerde konuşlanıyordu.  
Şükran Moral bunun gibi farklı tarzlarda aile içi şiddet, cinsiyet ayrımcılığı, kadının toplumdaki yeri ve önemine vurgulayarak, biz sanatın daha ne için olduğunu bulamayanlara, sanatın ne için olduğunu kanıtlarcasına yapıyordu. Gösteriye katılan sınırlı sayıdaki izleyiciyi röntgencilik deneyimi yaşatmak adına, bilinen ancak bugünlere kadar saklanan sınırların da ötesine sızma, sızdırma… İçsel eşcinsel erotizmin yükseklerinde gezdirip sonra gerçekliğin ortasına bırakıyordu… Seyircinin tüm mahrem düşlerine dokunarak kimisini heyecanlandırdı, kimisinin de salonu terk etmesine sebep oldu. Sonuçta ne tür bir duyguyla izlenmiş olursa olsun (kepazelikle, tiksintiyle, vb. duygularla) olaya sadece cinsel dürtülerle bakmanın ve öyle düşünmenin sanattan değil yatak odasından geçeceği düşünülmez mi ki… Neden bizde toplum olarak empati gelişemiyor sorusunun da cevabıdır aynı zamanda bu. 
Sonuçta birçok aykırı sanatçımızın olduğu gibi (söylenemeyenleri, yapılanamayanları yıllar öncesinden söylemiş ve yapmış) Şükran Moral’i de onlardan biri olarak görmek ve bağrımıza basmak bizden ne götürür. Kaldı ki sanatçı adı, sanı, yaşı, cinsel kimliği olmaksızın sanatının doğurganlığıyla beslenir. O yüzden;
Ayıptır…
Şükran Moral’ i Amemus performansından ötürü tehditler yağdırarak ülkesine küstürtmek… Onu sanatından ötelere itip yaptıklarını aşağılarcasına manşetler yağdırmak.
Onun değil asıl sizin yaptığınız çok çok AYIP!




Akın Dursun


Kaynaklar:
http://www.main-board.eu/kultur-ve-sanat-etkinlikleri/205220-sukran-moral-ask-ve-siddet.html
http://www.turkiyemax.com/Dunya/1888/HAMAM-SEFASI-haberi.html
http://www.internethaber.com/yuzlerce-kisinin-onunde-seks-rezaleti-312590h.htm
http://www.internethaber.com/herkesin-onunde-sevismeyi-boyle-savundu-312788h.htm
http://www.fotografya.gen.tr/cnd/index.php?id=525,0,0,1,0,0
ve daha yazamadığım birçok yerler…

KALİFORNİYALI BAKTERİNİN UZAYLI ENDAMI

Bütün gözler Türkiye saatiyle 21.00’e kitlenmiş NASA’dan gelecek açıklamayı bekliyordu. Beklerken de çocukluğumuza gidip gidip geliyorduk.  O yıllardaki uzay filmleri düştü aklımıza, bir de şimdikiler… Nerden nereye geldik dedik içli içli…
Kesin bu sefer NASA, uzaylılar var…
Ufolar gerçekten de dünyamıza turistik gezintiler düzenliyor…
Dünyamız haricinde başka gezegenlerde yaşayan varlıklar var diyecekler, diye kendimizi iyiden iyiye hazırlamıştık.
Heyecanlıydık…
Umutluyduk…
Ki
Kaliforniya’da bir gölde farklı bir bakteri türü bulunduğu açıklaması geldi.
Gemimiz su alıp battı.
Dünya medyasının da elinde bomba patlamış oldu. Çünkü bizi öyle bir hazırlamışlardı ki sanki birazdan bir uzay gemisi evimizin salona inip bizi selamlayacakmışçasına…
Bu olayı abartan medyaları sonradan gördüm ki bu açıklamaya yer vermemişler. Kesin önemsiz gördüklerinden...
Ne yani bakteri… Ne var şimdi bunda dermişçesine…
Ne?
Sizde mi yoksa öyle düşünenlerdensiniz? Yoksa beklentiler karşılanmadığı için umutsuzluğa kapılanlardan mı?
Tüh gördün mü bak… Koca kâinatta bir uzaylı bulamadılar gene diyenlerden mi?
Sizi bilmem ama bulunan bu tür için, bugüne kadar bilinen düzeni bozmuş diyorlar. Yani anarşik… Yaşam için fosfor yerine arseniği kullanan bir bakteri…
Gözle görülmese de…
Hayalimizdekileri süslemese de…
Bize yıllardır dayatılan uzaylı profiliyle yakından uzaktan ilgisi olmasa da…
O bulunan tür farklı bir yaşam formuna sahipti ve eğer biz onun gözünde uzaylıysak o bir insandı… Yani ileri demokrasiyle yönetilip, GSMH uzaylı başına bilmem kaç uzaylı doları olmuş ama meteliği lazerle delen aynı biz, bize benzeyen birilerinin bulunacağını umuyorduk ki bak-teri çıkageldi… 
Ona göre bu yaşam koşullarında biz uzaylı… Bize göreyse o, zehrin içinde sürgüne gönderilmiş bakteri…
Hem de dünya basını için ufak, NASA için büyük bir yaşam…  Çünkü bu güne kadar hep uzaylılar fosforun içinde arandı. Artık herhangi bir elementle çevrili başka diyarlar sorgulanabilecek.
Yaa! Hemen öyle umutsuzluğa kapılmamak lazım…
Hem Darwin’in evrim teorisini hatırlayalım…
Belki de o bulunan tür, ilkel bir uzaylıdır.
Çeşitli çağlardan geçecek… Darbe, İhtilal, Ekonomik Kriz, Referandum, Ergenekon, Silivri, Wikileaks…
Sonra büyür, kültür etkileşimleri, küreselleşme derken fosforla arsenik ortak bir yaşam formunda kavuşur…
Kim bilir belki de evlenip üç çocuk bile yapabilirler…
Eee olamaz mı? Bence olur…
Hep uzaylıları bizden üstünmüş gibi görmekten, onların da açlık ve yoksulluk sınırları altında maaşla üç çocuk yapabileceklerini…
En pahalı benzini kullanabileceklerini… ve daha bunlara benzer durumları yaşayabileceklerini nasıl görmezden gelebiliyoruz.
Yoksa biz uzay çağında onlar dünya mı yaşıyorlar?


Akın Dursun
02.12.2010

Yumurtalı Ya Da Yumurtasız, Wikileaks


Sabır…
Sabır…
Ya Sabır… Edemediler…
Haydarpaşa’dan yükselen dumanların tarihi kundakladığı gibi Wikileaks’den yükselen cümleler de Türkiye’yi sarıyordu.
Daha dökülemeden eteklerdeki taşlar…
Bir tek Allah kuruşu para yoktu İsviçre bankalarında açıklaması geldi. Konuşmadan da belliydi ki kızmışlar…  Köpürmüşler… Kükrüyorlar… 
Aslında kendileri de çok iyi biliyorlar ki İsviçre bankaları dünyada hiçbir örneği görülmemiş derecede hesapları gizli tutar. Yoksa rahatlıkla söylenebilir mi o cümleler ki siz düşünün artık ne kadar gizli tutulduğunu hesapların…
Dedikoduydu, asparagastı, ciddiyetsizdi bilinmez ama o konuşmada tepeden tırnağa herkes sırayla alçaldı… Yükselsin diye bazıları…
Sonra Silivri işaret edildi… Ergenekon hatırlatıldı…
“Erdoğan’ın 1 milyar doları var diyen kişi şimdi Ergenekon davasının zanlısı olarak içerde” dedi.
Aslında kısa Türkiye tarihinin özeti gibiydi bu cümle… Herkesin söylediği gibi “bakın siz de derseniz gideceğiniz yer belli,” vs. gibi söylemler değil dikkat çekmek istediğim.
Asıl Başbakan’ın bilinçaltındakiler kendini göstermişti bu cümleyle… Yani taa belediye başkanlığı yaptığı dönemden Ergenekon davasının su yüzüne çıkana kadar geçen sürede birileri, birçok kişileri fişlediler…
Bu cümleden;
AKP’ye karşı olanların her an Ergenekon davasının zanlısı haline gelebileceği ima ediliyor.
Darbe ya da herhangi bir girişimin değil de Cumhuriyetçilerin, aydınların, yazarların, çizerlerin AKP karşıtı söylemlerinden içeri atıldığı net bir ifadeyle farkında olmadan söyleniyordu.
Bugün Wikileaks’de yayınlanan belgelere sabır gösteremeyerek hiddetlenenler, Ergenekon davasının sürecini sabırla izliyorlar.
Sabır…
Sabır…
Ya sabır…  da nereye kadar…
***
Biliniyor ama söylenemiyor ki AKP zihniyetinin eleştiriye(yumurtalı ya da yumurtasız) tahammülü yok. Hemen paylayıveriyorlar(seçim zamanları hariç).
Ee şimdi kolay değil. ABD’den hesap sormak…
Karşındaki ne ana muhalefet, ne öğrenci, ne çiftçi, ne de işçi…
Gerçi özürlerini beyan etmiş ABD ama yetmez. Gerisi gelmesi gerekir.
Yoksa sabır…
Sabır…
Ya sabır taşı olsak çat diye çatlayıveririz ortadan ikiye.
***
Bu açıklamadan sonra artık ne kadar yer alır yazılı ya da görsel medya da Wikileaks belgeleri, tartışılır.
Çünkü çok alçaldık yükselmemiz lazım…
İleri demokrasi bunu gerektirir
Birileri kızıp köpürünce susmak, yazmamak o demokrasinin bir geleneğidir.


A.Dursun

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.