SENİN SEVGİLİ


kelimeleri bile güldüren gözlerin var senin sevgili
umutsuz anlarda sen öğrettin umut yapmayı
kırıntılar biriktirmeyi küçük küçük
tutunup inadına hiç yakasını bırakmamayı
senden öğrendim yaşamın, koskoca bir direnmek olduğunu

senin heceleri bağırtan sesin var sevgili
şiirler gelirdi dize,
türküleri bile sende sevdim, sende
yol alırken hasrete kulağıma şöyle bir eğilip
son kez sen söyledin,
zaten hep sen söylerdin son sözü
sönmüş bir volkan gibi dudaklarındaydı
ne zaman sıkıca sarılsak ayrılık bulurdu bizi
her an patlamaya hazır saatli bomba gibi

senin ayrılığı bile ağlatan kağıttan gemilerin var sevgili
üstüne imkansız aşklar yazdığın
ve dipnot olarak seviyorum diye sözler eklediğin
sonra denize indirdiğin gemilerin var sevgili
umuda yüzdürdün
hiç ama hiç umudunu yitirmeden hem de
bense hep bu yönünü sevdim senin

öyle bir sevincin var ki senin sevgili,
gökkuşağı renginde, kavuşunca birbirimize
gökyüzü salıverirdi tüm yıldızları sevgimize
ardındansa, ay dansa kaldırırdı güneşi
kıskanırlardı inan bizi
kıskanırlardı...
işte, böyle bir sevdan vardı senin sevgili 


Saat Farkı


iki kıtası gibiyiz
bir şiirin
değiştirmez ki
aynı başlık
altında durmamız,
hiçbir şeyi
kıtalar arası
saat farkı var çünkü 


 

ZULAMDASIN -Şiir Sözlüğünde Lavinia-


Zulamdasın…
Sakladım seni yıllardır, sen dahi bilmedin…
Uykusuz gecelerimi aydınlatan mum ışığı oldun bazen. Üflesem sönecektin. Tuttum nefesimi. Bazense göğün sol yanında asılı duran, ay… Çeksem çekebilirdim perdeyi, korniş dahi takmadım pencereye…  Bazense dokunsam, uzamsam kapatacak kadar yakınımda duran baş ucu lambasıydın. Çok oldu koynumda kitapla uyuduğum ama gitmedi elim kapatmaya seni en aydınlık günlerde dahi…
Seni büyüttüm durmadan yalnızlığımla baş başa kaldığım zamanlarda, kalabalıklarda… Seni büyütüp büyütüp koydum ceketimin iç ceplerine, çantamın fermuarlı gözlerine, cüzdanımın en kuytu yerlerine…  Bazense nereye koyduğumu unutup durmadan aradığım zamanlar da yaşadım ama en soluksuz, en havasız, en çaresiz zamanlarda dahi kalp atışlarımdan daha yakındın bana…
Evet, biliyorum, argo bir tabir ama ne yapayım şu an en koyu kelime bu seni anlatabilecek; zulamdasın…  Zulamda…
Sen dahi bilmiyorsun… Tıpkı Özdemir Asaf’ın Lavinia’sı gibi… Hani diyor ya usta;
“…
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia ”

Yani öyle, öyle Lavinia…
Kimseye okuyamadığım, hatta adını bile bahsetmediğim bir şiirin başlığı altına sığınan dize görünümlü büyük kara parçası gibi duruyorsun, zulamda… Ne zaman boğulmaya yüz tutsam sana doğru yüzüyorum.  Her kulaçta bin yıllık bir aşkı ağırlayarak…

Bazen evrenin çocukluk haline bürünüp durmadan ağlaşıyoruz, bazense yüzümüzdeki onca kırışıklığa rağmen gülüşüyor… Sürreal sancılar içerisinde durmadan her geçen günden daha fazla seni çoğalttıkça çoğaltıyorum… Kimseler bilmiyor, argo tabirle zulamda, şiir lügatında Lavinia’msın…

Sana onca satırlar uzanırken, onca cümleler üç noktayla biterken “ sen kim oluyorsun oğlum kim oluyorsun” diye hayatı sorguladığım ve acımasızca en kibar tabiriyle tırnaklarına manikür yaptığım çok oldu hayatın…  Yine de her acıya rağmen söyleyemedim, sustum… Çıt bile çıkarmadım… Zulamdasın be gülüm, en acımasız halinle…

Şimdi hiçbir türkü dindiremez yokluğunun acısını hangi notadan geçerse geçsin, hangi makamdan gelirse gelsin anca pansuman niyetine sarar yaramı…  

Sen; en koyu, en argo tabirle, şu an seni anlatan ve anlatabilecek tek kelimeyle, zulamdasın… Şiir sözlüğünde ise Lavinia’m…   
Ne sen bildin, ne de ben söyledim…


Perdelerde Kaldı


kelimelerin ana diliyle seslendim sana,
hem de çıkıp yüreğimin en yüksek yerine
sense kapatıp pencereni,
çektin hem tül
hem de kalın perdeni 
 
 
 
 
 
 

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.