İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

A'dan N'ye



an.!
an..
an'ılar düşer avuçlarıma
kuytuya çekilir usulca hayat
tutar nefesini..

an.!
o
an
an'nem bakar çocukluğuma
akarken bedenim ruhuma..

an.!
ve
an..
an'sızın süzülür nehirler
yakar genzimi oksijen..


an.!
be
an..
an'lamını bırakır herşey
çöp bidonlarının yanı
bebek çığlıkları kokar..

an'
la
maz
kimseler..


Zıtlıkların Başkentiyiz




Biz senle zıtlıkların başkentiydik sevgili…

Geceler uzanır, sokulur girerdi koynumuza… Hayatmış, yaşamakmış bir sevdanın içinde duble yollarda tekil kalmakmış ha! Ne ararsan vardı bizde…

Bizden sorulurdu zıtlıklar, bizden… Aynı yatakta, ayrı düşlere uyumak, ayrı tenlere dokunur gibi birbirimize dokunmakmış.
Aynı göğün altında bakışlarımızı üst üste denk getirmekmiş… Yıldızları ufalayıp toz banyosu yapmakmış…
Aynı fotoğrafın altına İzmir trafiği kadar cümleleri sığdırmakmış… Tenlerimiz birbirine geçmişken, dudaklarımız hep sakladığımız yaralardan kana kana içiyorken;
Haaaa…! Diyorum sevgili hepsine koskoca hatta “a’sı” sonsuzluğa uzanacak kadar çok sayıda “a’(ğ)la”… Ağla sevgili ağla… Sen yüzümü gördükçe ben yaramı sana ellettikçe ağla…
Sen sustukça, ben bekledikçe ve sen beklendiğini bildiğin halde başka tenlere dokundukça ağla… Dil kurumlarına inat “A’sı büyük büyük AğlA… Hıçkırıkların yok etsin bu şehri, sen ağla yüreğim kâğıttan gemi salarım yarattığın okyanusa… 

Anla artık! Ben geceler boyu sustukça, sen gündüzler boyu susan, konuşmayan.  Ben uzanmaya çalıştıkça, sen kaçıp en inat en rezil düşlere dalan, zıtlıklardan yapılma bir başkenttik biz sevgili...  

Ağlaaa! Kaptanı olurum yarattığın yalnızlık okyanuslarının, sen ağladıkça…

Ağla sevgili ağla! İnce kaygan bir ağ olur gözyaşın, sıkı sıkıya geçer boğazıma nefesim karışır tuzuna…

Ağla! Her gözyaşına batır batır çıkar beni anca kendine gelir ruhun. Bu roman, bu kitap anca böyle yakılır… Yağmur yüklü bulutları kıskandıracak kadar ağla ki boğulsun benim ruhum da...

Gece uzanır sokulur girerdi koynumuza…  Hayatmış, yaşamakmış ha…! Bir sevdanın içinde duble yollarda çoğul yürümekmiş ha! Aynı odada şehirlerarası mesafedeyiz, hadi çek git daha fazla ağlatma beni…

Sürnot: 1) “Cem Adrian – Biz Senle “ şarkısı dinlenerek okunursa kâğıttan gemi yapımında kullanılabilir bu yazı…
2) Tablo Salvador Dali 

Deniz De Acıtır Tenini Aşk Gibi



Ben sustum... Sen haykırdın...
"Ben seni çok sevdim*" derken nasıl da telaşa kapıldı yüreğim... Görsen yeni yetme fırlama bir çocuk edasıyla elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırdım... Kulaklarım inanamıyor, dudaklarım okuyamıyordu...
Nasıl yani!
Hıı!
Nasıl olur, hadi canım! Gibi daha bir sürü şaşkın tavuk kıvamındaki ünlemlerin altında ezilen nokta oluveriyordum.
Sen konuştukça gözlerim daha bir dokunalı, ellerim yoksullaşıyordu.


Sonbahardı sevgili...

Hava da öyle âşık olacak bihava değildi hani... Ayrılık kokusu kol geziyordu... Ama sen avazın ve yüreğin yettiğince bağırıyordun "seni seviyorum, seniii seviyorummm" diye... Üstelik sesine de git gide hınzır kuşlar konmuşçasına öyle güzel söylüyordun ki ben küçülüp küçülüp patlamaya hazır bir atomun çekirdeği oluyordum...

Sonra anladım... Sordukça sordum kendime ne bulur benim gibi bir adamda diye… Belki sen de gördün âşık olunacak biadam olmadığımı... Ne bileyim! Öyle aksi, öyle kırıntılardan doğan biadam ne verebilirdi sana... Eee zaten senin de turuncu, mavi, mor acılardan geçecek gücün yoktu... Hoş olsa da ne olurdu…

Kısaydı sevgili, kısa…
Göğsünde uçuşan kelebeklerin ömrümden de çok kısa sürdü "seni seviyorum' un "bitmesi... Oysa az beklemedim seni o köşe başında… Sen gelmedikçe inatla, ben bekledim… Bekledim… Ölür mü dedim insan beklemekle, bekle oğlum bekle! Yoksul işçilerin bayat ekmek kuyruğunda beklediği gibi dedim… Hoş ne oldu dedim de…  

Şimdi dimağımda bir avuç dolusu hayal kırıklığı, cebimde tükenmiş kelimeler, zulamda kurumuş aşk kırıntılarıyla besledim güvercinleri, Saat Kulesi’nin etekleri altına sığınarak…
Ne yalan söyleyeyim. Kirpiklerimden dizlerime doğru akan turuncu yaşlar da döküldü Ege denizine...
Artık sevgili! Bundan gayri yüzmek için dahi girsen acıtacak bu sular tenini, tuzu değil kırıntılarım yakacak gözlerini…



Sürnot: 1) Cem Adrian- Ben Seni Çok Sevdim şarkısı dinlenirken…
       2) Tablo Salvador Dali…


Çocuk

Ahh be çocuk !
Aşktan da önce gelirsin sen bende... 
Buralarda işin ne... 
Çık git ! 

Unuttum nefes almayı... 
Seni böyle  boyundan büyük bir cihazın yanında, oyun kokuları genizine dolacağı çağlarda, ilaç kokuları sinmiş odanda  uzanırken görünce utandım, söküp vermek istedim bedenimi, bedenine...
Giydirmek istedim en güzel düşleri, düşlerine. ..

Ahh be çocuk !
Ahhh...!
Bibilsen ne çok içtim.... 
Uyuştu bedenim... Ellerim dokunup okşadıkça o peluş oyuncağı, dudaklarımda hıçkırıktan gemiler yürüdü... Demir attım avuçlarına çocuk... Hadi bigayret sık beni! 
Öldür!
Senin olsun bedenim...

Ahh çocuk.... 
Ahhh bee... 
Bildiğim ne kadar küfür varsa savurdum yüzüne yaşamın... 
Ne çok hiç oldum... Sen öyle gülmek için kıpırdatmaya çalışırken dudaklarını... 
Bibilsen çocuk ben ne çok hiç oldum!
Ne işi var ecelin senin etrafında... 

Ahhh be çocuk ahhh! 
Daha boynuna İzmir dolanacak... Genzini deniz  kokusu saracak, sen de benim gibi az dalga geçmeyecektin Saat Kulesi'yle " ihtiyarladın artık ne zaman saati sorsam sana yetişemiyorsun hızıma" diye ...
Dur çocuk! Sokaklara çıkıp mızıka çalmadan, nereye böyle ağır ağır....


Sürnot :  1) Bir çocuğun hayatını, düşlerini kurtarabilirsiniz hadi vakit kaybetmeden bağışlayın organlarınızı, kanınızı, iliğinizi...
2)Ağır hastalıkları, küçük bedenlere yakıştıramayanlara selam niteliğinde olsun bu yazı... 

Beraber Okuyalım Biz Bu Günlerde



"Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda…"

İsim bende ilk olarak Ak kardeşler korosunun şarkısından esinlenildiğinin imajını verdi ki öyle de ama bir fark var biz yürüyelim istemedik zoraki bir yoldu ayrıca da biz diye kastedilenler biz olmuyorduk… İkinci olarak ise genel bakış perspektifiyle Tuncay Mollaveisoğlu’nun “Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda” kitabının mantalitesiyle kurgulanmış geldi bana… Çünkü Mollaveisoğlu da kitabından Ak yürüyenlerin nerelerden nerelere geldiklerini belgeleriyle çok güzel anlatıyor. Ne tesadüftür ki o kitapta 352 sayfa. Bu ufacık ön nottan sonra tekrar dönelim konumuza…

9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşunda raflarda yerini aldı. Ön siparişle verdim. Tam tarihinde elimde oldu. Dokuzunda…

Kitabının tamamında bahsettiği tesadüf gibi görünen olayların aslında tesadüf olmadığını ilmek ilmek işlendiğini anlattığı gibi elbette, onunda kitabının çıkış tarihi o anlattığı tesadüflere benziyordu.
İzmir’in Kurtuluş Günü…
Atatürk’ün dokuz rakamlarında attığı Cumhuriyet adımları gibi…
Tamamen tesadüf 9 Eylül…

Kitaba gelecek olursak.
Zarar uğrattığı patronunu kâra geçirme güdüsüyle, diğer iki kitabının da yayımcısı olan Doğan Kitaptan çıktı…

Ciltsiz… 14 x 23 cm boyutlarında… Kapağın beyaz oluşu Ak’lı dönemi, U dönüşü yasak tabelası da “kurallar yas’aklıların çiğnemesi içindir” in mantığıyla konulmuş olmalı… Çünkü Ak göründüğü kadar hiç de ak değil ve kitabın kapağına kanıp alanlar okudukça mumla aradığınız günleri göreceksiniz. Ayrıca bence U dönüşünün bir manası daha var o da tükürürken ortalığı velveleye verip miting miting gezip muhalifleri topa tutuyorlar yani tabiri caizse tükürükle ava çıkıyorlar. Sonra o tükürüğü yalarken de kimseye hissettirmemeye çalışıp kendi içlerinde bi yanarlı dönerli ne idüğü belirsiz anlatım biçimi kullanıyorlar. Yani aslında tükürdüklerini bile yarım yamalak yalıyorlar’ın görsele dökülmüş hali.

Yukarıda dediğim gibi 352 sayfa… 3 kasım 2002’den başlayıp Mısır darbesinin yapıldığı 3 Temmuz 2013’ e kadar yaşanan tam tamına 10 yıl 9 aylık süreç. Ne tesadüf dokuz burada da karşımıza çıktı.

Her yıl ölenler yâd edilmiş, şehitler yâd edilmiş. AKP’nin artan oyları gibi şehit sayıları her yıl artmış.  Kitap okurken, kendime göre önemli bulduğum noktalara post-it yapıştırırım. Bu kitapta da aynısını yaptım. Sonra verdiğimiz şehit sayıları dikkatimi çekmeye başlayınca o sayfalara da yapıştırdım. Kitap şu an resimde gördüğünüz hali aldı. Şehit sayılarını saymaya yeltendi aklım sonra vazgeçtim. Şehit kelle değil ki ne yapıyorsun oğlum sen dedim ve bıraktım öylece…

Kendi deyimiyle önsözü var. Evet, doğru var ama önsözün başlığı yok. Bir anda dalıveriyorsunuz kitaba… Yazarın hayatıydı, otobiyografisi, yayabiyografisiydi uğraşmıyorsunuz.

İçindekileri de yok. Kendinizi kaybettiğiniz sayfalarda, gittiniz. Bulamıyorsunuz bir daha kendinizi… O yüzden sayfa sayılarına sıkıca tutunuyorsunuz.

Belki de usta, olayların tamamen içinde olduğumuz için içindekiler’i koymaya gerek duymadı, belki de çok dışındaydık olayların iyice içinde kalalım diye koymadı. Bilemeyiz.
İndeksi, fihristi, kaynakçayı falan da aramaya kalkarak işgüzarlık yapmayın çünkü onlar da yok. Dizin diyebileceğimiz yılların altlarında yazan o yılın kritik gündemlerinin ipuçlarını veren manşetler var. Bunları okudukça eğer gündemi yakından takip eden biriyseniz hemen kafanızda şimşekler çakıyor. Paratoneri olan hemen o şimşeği elektrik enerjine çevirebiliyor, olmayan ise toprağa doğru sönümlüyor.  Ve sadece 30 Temmuz 2013’de Hürriyet’teki köşesine yazdığı yazıdan şunu anlıyoruz. Beş gazeteyi 460 bin sayfadan 1,5 yılda taramış. Bu da matematiği zayıf olan benim için kabaca bir hesap yapmak gerekirse, bir gazeteye 3 ay 6 gününü vermiş, gazete başına 92 bin sayfa taramış oluyor. Bu da günde 958,3 sayfa eder ki bi ara sabah-öğle-akşam kahvaltı yapmak, yemek yemek yerine gazetelerle beslendiğini kanıtlıyor. (Şayet hesaplamada bir yanlışlık varsa matematiğin değil benim yanlışımdır) Sonra hangi gazeteleri taramış isimleri ne, hangi kriterlere göre seçildi, niye beş gazete daha fazlası değil vb. gibi soruların cevabını şimdilik bilemiyoruz. Şunu anlıyoruz ama bu iktidar başımızda olduğu sürece bu kitabın kaynağı kurumaz. Özdil Larousse olur.

Bir de bir şey dikkatimi çekti. Bilerek mi yapıldı bilmiyorum ama benim gibi sayfalara ufacık notlar yazıp yapıştıranlar için yazıları kapatmayacak şekilde hep boşluklar verilerek olaylara geçiş yapılmış. Bu güzel…

Kitaptaki anlatım ve dile gelecek olursak… Bildiğimiz, pazartesileri, kafa izinleri hariç her gün okuduğumuz Öz’dil-le yazılmış… Anlatıma ak’ıcı demek istemezdim ama affedin, Ak kardeşlerin yaptıkları mimariyi anlatan bir kitabın anlatımına ne denir ki… Sonra eğer sizde benim gibi bu beş gazete olayına kafayı taktıysanız kitabı okurken beş gazeteden birinin konti garanti hemen hangisi olduğunu bulabiliyorsunuz. Cümleler, olayların anlatılış biçimleri ele veriyor. Ben mesela yer yer kitabı okurken bu sayıyı beşte altı bile tutturduğum oldu.

Final bölümü, sonuç, netice gibi eş anlamlı zıt anlamlı bir şeyler arayan da varsa bu kitapta onun hiç olmadığı kesin… Eee zaten yazarın kendisi de başlıksız anlattığı önsözünde son sözün olmadığını söylüyor. Bir anda içinde oluverdiğiniz kitaptan, bir solukta geçip gidiveriyorsunuz. Ne yapmışlar, aa bu da vardı, hıı bunu hatırladım gibi cümleleri içinizden söylediğinize şahit olacaksınız ancak kitap bitince Ak’lı günlerin bittiğini sanmayın. Daha şahit olacağınız birçok olaylar seçim süresine kadar peşinizi bırakmayacak. Eee bu da kitabın içeresindekilerin tamamen hayal ürünü olmadığının kanıtı.


Ancak kendi ruh sağlığınıza dikkat edin çünkü paranoyak olma ihtimaliniz var. Anlatımdan mı badem zihniyetlilerin ilmek ilmek olayları örüşünden midir bilinmez ama her şeyin dört tarafında bir şeyler arayabiliyorsunuz. Her şeye belli bir süre kuşkuyla yaklaşabilirsiniz. Hatta gelip geçici PES’e (Potansiyel Ergenekon Sendromu) bile tutulabilirsiniz.

Son olarak okuyucu tavsiyesi çeşitli internet sitelerinden kitabı indirimli fiyat etiketiyle bulabilirsiniz, alabilirsiniz hatta yakın Türkiye siyasi tarihinde gezintiye çıkabilirsiniz. 

Popüler Yayınlar

Yasal Uyarı

Yayınlanan yazılar ve şiirler özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazı ve şiirler aktif link verilerek kullanılabilir.